Mayıs 1987 · s. 17 · 3 dakikalık okuma
Ebedi Kıvılcım

Düşünce, zalim kazma, Beynim maden ocağı,
Çözülmeyen muamma: Vurunca diner sancı...
Düşünce, sancı çeken bir beynin sevimli yavrusudur. Descartes: "Düşünüyorum, Öyle ise varım." derken, hayatın gaye ve hedefini, varolmanın hikmet ve sebebini vecizelendirmiş oluyordu..
Bir düşüncenin bizden evvel düşünülmüş olması, bizim düşünmemize mani olmadığı gibi; bizim düşünmemiz de bizden sonrakilerin aynı şeyi düşünmesine mani değildir. Ancak hiçbirimiz aynı düşünceyi aynı üslûbla ifade edemeyiz. Üslûp bir ifade tarzıdır ve sadece kendisinin aynıdır. Diğer benzemelerin hepsi eksik ve yarım kalır. Yarım üslûp ise, hiçbir zaman, bütünlüğü şart olan bir düşünceyi ifade edemez.. Ve onlara "Düşünce" denmez.
Yazıp söylediklerimiz, bilinenin tekrarından ziyade, bilinenin, bilinmeyen yönlerini keşfedip bulmaya yönelik olmalıdır. Şüphesiz bu da daima kendisini yenileyen bir dikkat ve sabırla mümkün olur. Zaten "Kabiliyet"e başka bir isim vermek icap etseydi, "Sabır" dememiz gerekirdi...
Tefekkürün mahrem odasında, sessiz fakat hummalı bir çalışmanın verdiği yorgunluktan sonra ve ilhamı coşturacak fikirlerin sökün edip kapımıza üşüştüğü anda; muhayyilemiz aklın önüne geçmez; ve mantığımız hayalin kanat çırpınışlarını engellemezse; fikir denen ebedî kıvılcım tutuşmuş demektir. Böyle fikirler ise, bütün bir insanlık için eskimeyen servettir.
Tek başına bir âlem olabilecek nice fikirler, cahilin elinde sönmüş birer yıldıza döner. Ancak, hissi med ve cezirden zevk alabilen nadir ruhlardır ki, düşüncelerinde erittikleri mücerred mânâlara şekil verir ve onları tebessüm eden birer yıldız haline getirirler.
Düşünmek bir meziyet, düşünceye şekil vermek ise bir maharettir, "Varlık kendiliğinden sırlarını ortaya koymaz, onları biz, düşünce yollarından geçtikten sonra buluruz. " İnsan, düşüncenin kanunlarını yine düşünceyle keşfeder. Sebeb ve netice bütünlüğü, sadece düşüncenin seçkin vasfıdır; başka hiçbir güzel vasıfta bu haslet bulunmaz.
Bailey: "En çok yasayan kimse; en çok düşünen kimsedir. " der. Esasen bu mânâ, İki Cihan Serveri'nin "Bir saat tefekkür, bin sene nafile ibadetten hayırlıdır." ifadesinde kendini bulur. Bu ifadenin yanında tatsızlaşmakla beraber, James Ailen söyle der: "Hareket, düşüncenin tomurcuklanması; neş'e veya keder onun meyvasıdır. Ve insan böyle kendi eseri olan acı, tatlı meyvalarla yasar."
Ebedi kıvılcım, asil bir sükûtun altın mahfazasında gizli, en beliğ, en fasih, en veciz ve en tesirli fikirlerdir. Kelimelerin dar kalıplarına sığmayan bu fikir ve düşünceler, her devrin hafızasında ayrı bir sekil alarak, mahiyet ve ehemmiyetinden bir şey eksilmeden zamanın bütün parçalarında fonksiyonunu eda eder. Tarih, bunun binlerce misaliyle doludur.
Sokrates.. Onun hayatının meyvesi, fikir ve düşünceleriydi. Bunların mahrem olan kıymetlerini koruyabilmek için ölümü göze almış ve kendisine takdim edilen öldürücü zehiri, susuz bir çöl adamının, bulduğu bir bardak soğuk suyu sevinç dolu bir hazla içişi gibi içivermişti.
Bir müddet dolaştıktan sonra upuzun yattı. Ölümü bütün güzelliği ile göreceği son anını bekliyordu. Huzur içindeydi. Basucunda duran talebelerinin hıçkırıkları sayha haline gelince gözlerini açtı:
— Ne yapıyorsunuz, dostlar? Sakin ve metin olun! İnsan ölürken tatlı hatıralarla Ölmelidir, dedi.
Biraz sonra da vefat etti. Hayatta iken dudağından eksik olmayan tebessüm, şimdi kopmaya hazır bir kahkaha gibi duruyordu..
Büyük filozof Epiktetos, asırlar sonra, bu asil sükûttaki ebedi kıvılcımı şöyle değerlendiriyordu;
"Sokrates'in kendisini kurtarmayı düşünmeyerek ve adalet uğrunda Ölerek söylediği ve yaptığı; kurtulduktan sonra söyliyeçeği ve yapacağı islerden çok daha faydalıdır?
Hayatı pahasına, Medine'deki Dostun ayağına bir dikenin batmasına dahi gönlünün razı olmıyacağını söyleyen Büyük Ruh, aradan bunca zaman geçmesine rağmen, aksiyon ve hamle adına vicdanımızdaki tesiriyle gönül mahbesimizde hâlâ yasıyorsa; bu asi! bir sükûtun, başka hiçbir ifade tarzında olmayan muhteşem tesi-rindendir. Bu ise sevap kadar tatlı bir ibadettir.
Onu vicdanında duyabilenlere ne mutlu...!
Şemseddin NURİ