Ekim 2000 · s. 448 · 3 dakikalık okuma
Dünya
Tolstoy, İnsan Neyle Yaşar? isimli kitabında, başka roman kahramanlarının ilginç hikayelerinin yanısıra, bir Rus köylüsünün dünya hırsı ile yaşadıklarını ve hazin sonunu enfes bir edebi üslupla bize aktarır. Roman kahramanı Rus, zengin olma arzusu ile memleketinden ayrılır ve isteyene istediği kadar arazi bağışlanan başka bir diyara gelir. Burada kendisine, gün doğumundan gün batımına kadar etrafını dolaşabildiği araziye sahip olabileceği söylenir.
Rus köylü, önce bir süre batıya, sonra güneye, sonra doğuya, kuzeye ve tekrar batıya giderek gün batımına kadar çevirebildiği kadar büyük bir alanı yürümeyi planlar. Güneşin ilk ışıkları ile beraber hakem heyetinin önünde imtihan başlar, Rus planladığı gibi başlar ama biraz daha, biraz daha gideyim derken başladığı noktaya gün batımından önce gelemeden, belki metreler kala deyim yerindeyse çatlayarak ölür.
Evet, onca hırsına rağmen bu Rus köylüsüne yar olmayan; "Sultan Süleyman'a bile kalmayan bu dünya" bize kalır mı dersiniz? Herkes cevabı biliyor aslında: Kalmayacak. Peki nedir o zaman bizlerin bu dünyaya gösterdiği bu akıl almaz teveccüh ve dilimizin "öte dünyaya inandık" demesine rağmen, kalbimizin ona cinnet derecesinde bağlılığı? Nedir ona hiç bırakmayacakmışız gibi sıkı sıkıya sarılışımız; aklımız iki kere iki dört eder katiyetinde ayrılığın kesin olduğunu bildiği halde, nefsimizin bunu adeta inkar edercesine dünyaya olan aşkı. Nedir bu "şirin" dünyaya Ferhat'ınkinden daha şiddetli muhabbet? Kerem bile Aslı'sını bu kadar sevmedi belki de. Mecnun dahi sonunda "Leyla'sından geçme faslına" geldi. Arayıp buldu sonunda hakiki kaynağını sevginin, harcasa da bütün ömrünü belki bu yolda.
Muhabbetimizi, teveccühümüzü kısa vadeli hedeflere mi yöneltiyoruz dersiniz? Uzun vadedeki hedefimizi unuttuk mu? Yoksa daha kötüsü, kalbimiz farkında mı değil varacağımız noktadan, dilimiz aksini söyleyip dururken? İçimizdeki sevgiyi, muhabbeti kendimizden mi zannediyoruz yoksa; unuttuk mu asıl kaynağını bunların? Unutturdu mu bize dünyanın şusu-busu, malı-mülkü, eğlencesi, zevk u sefası, muhabbetimizi onu aldığımız kaynağa, rahmet pınarına yöneltmemiz gerektiğini?
Her ne kadar ruhumuzun ölümsüzlük arzusuna cevap veremese de, insanın maddi pek çok arzu ve ihtiyaçlarını karşılayacak, ona çeşitli haz ve lezzetleri tattıracak nitelikte donatılmış bu dünyanın oyuncağı mı olduk farkında olmadan? Yoksa o mu bizim oyuncağımız? Evet, ne dersiniz? Dünya mı bize nimet olarak bahşedildi, yoksa biz mi dünyaya? Kim kimi kullanıyor dersiniz?
İyi ve kötünün bütün dalga boylarının potansiyel olarak içinde bulunduğu bu dünya mı bizi önüne katmış istediği yöne sürüklüyor, yoksa biz mi sahip olduğumuz moral değerlerimizle, mefkuremizle ve inancımızı yansıtması gereken duruş biçimimizle (bir anlamda inancımızın pratiğiyle) onu kullanıyoruz? Sizi bilemem ama bu satırların yazarı cevap vermekte çok zorlanıyor.
Eğer dünyanın suni gündemlerine takılıp onlarla yatıp kalkıyorsak, sohbetlerimizin konusu hep başkalarının yaptıkları ise, "nasılsın?" sorusuna "ne olsun, koşuşturup gidiyoruz işte" cevabını veriyor ama nereye koşturduğumuzu düşünebilme kabiliyetimizi kaybetmişsek, dünya bizi; duygu, düşünce ve mefkuremiz (fikir hayatımız, ideallerimiz) evrensel boyutlar taşıyorsa, kişi ve toplumların çok üstünde bütün insanlığı içine alan değerlendirmelere sahipsek ve aklımızdan geçenler olup biten gündelik meseleler değil de, bizim yapmak istediklerimiz ise; biz dünyayı kullanıyoruz demektir.
Sabun köpüğü gündemlerin kıvılcımvari aktörlerince dikte edilen doğru-yanlış fikirler ve sonuçlar, olayları yorumlama kriterleri olarak aynen aklımızda yer ediyorsa dünya bizi, olayları sağduyu süzgecinde filtreleyip elde ettiğimiz kendimize ait sonuçları değerlendirmelerimize ana kriter yapıyorsak biz dünyayı kullanıyoruz demektir.
Yemek için yaşıyorsak kullanılıyoruz, ama yaşamak için yiyorsak kullanıyoruz demektir.
İdealimiz ev-araba, mal-mülk sahibi olmaksa kuklayız; sahip olduğumuz ya da olacaklarımızı ideallerimiz için kullanmaksa gayemiz, dünya bizim oyuncağımız.
Evet, hayatımızı dünya şablonunda kendimize bir yer aramakla geçirmek yerine, dünyaya ve özelde kendi dünyamıza idealimize göre şekil vermeye çalışarak geçirmek, düşünen tek canlı olan insan için çok daha onurlu bir hayat tarzıdır. Yoksa şablona uymayı insandan gayrı bütün canlılar otomatik olarak yapıyor zaten. Filozof, "var mıyım-yok muyum?" tartışmasında "düşünüyorum, o halde varım" diyor ya, biz de tersinden söyleyecek olursak "varım (madem bir de beyin taşıyorum) o halde düşünmem lazım" demeliyiz. Düşünmeyi başardığımız takdirde de düşünemeyen dünyanın dizginlerini biz ele alırız mutlaka. Aklımızı askıya aldığımız takdirde ise kesin ve kaçınılmaz son, dünya selinde sürüklenen bir dal parçası olmaktan öteye gidemez.
Ruhumuzun gıdası evrensel mesaj sürekli olarak bizlere düşünmeyi, akletmeyi öğütlemiyor mu, bizlere düşünmeyen, beyinsiz toplulukların hazin sonlarından haber vermiyor mu? Evrensel mesajın baş tebliğcisi de bize "dünyanın, ahiretin tarlası olduğunu" haber vermiyor mu? Öyleyse gelin ömrümüz kışa girmeden bu dünyaya vahyin ışığı altında akıl, mantık ve sevgi ekelim, ötelerde de rahmet biçelim.