Sızıntı Arşivi

Şubat 2001 · s. 46 · 4 dakikalık okuma

Diyalog Köşesi

· Edebiyat


Nasıl güzel yazabilirim?
İnsan, kendine has bir hayatı yaşamak için ne yapmalı? Bu soruyu durmadan soruyorum kendime. Acaba, ruhumla bütünleşebileceğim zamanlar gelecek mi, diyorum. İç itminan olmayınca, hayat ne kadar anlamsızlaşıyor. İnsan, içinde özgür olmayınca, isteklerine ulaşamayınca hayatı sevmez oluyor.
Çabalıyorum, hayatı sevmek için. Çünkü kendimin farkındayım, kendimi keşfedebiliyorum. Ve beni hayata karşı dirençli kılan zorluklara gülümseyebiliyorum. Şiire, estetiğe yani insan kalbine sığan her güzel şeye sevgi duyuyorum. Sekiz yıl önce, küçük bir deftere günlük yazmakla başladım. Hergün, olan biten ne varsa yazıyordum. Somut olayları yani. Zamanla yazdıklarımın yön değiştirdiğini farkettim. Buna gelişmek mi denir bilemiyorum. Yazmayı seviyordum. Bu alana ilgimin olduğunu keşfettim sonra. Geliştirmeliyim, büyütmeliyim içimdeki filizi dedim. Aradan geçen birkaç yıldan sonra, geriye dönüp, eski yazdıklarıma bakınca gülüyordum. Herkesin yaptığı gibi... Ama zamanla onlara 'saçma' dememeye karar verdim. Çünkü, yazdıklarım benden birer parçaydılar. Lise yıllarında biraz daha içe dönük, duygusal yazılar yazmaya başladım. Sanırım birer denemeydiler. Ara sıra şiir de yazıyordum. Hiç bıkmadan yazıyordum. Hayatımın en büyük zevki haline geldi yazmak. İçimde çoğalan duygu selini, bu şekilde döküyordum kağıda. Kendimi yetiştirmek istiyordum. Durmadan şiir kitapları alıyor, onları okuyordum. Denemelerden oluşmuş kitaplarda kendimi buluyordum. Sonra üniversiteyi kazandım; mesleğimin ötesinde hep edebiyatla ilgili oldum. Yeni çıkan şiir ve deneme kitapları... ne varsa hep takip ediyordum. Dergiler ve onların edebiyat köşeleri benim ayrı bir dünyam olmuştu. Sadece ruhumu tatmin ediyordu yazmak. İçimi döküyordum ajanda sayfalarına. Ancak üniversitede geçen zaman süresince, yaşadığım hadiselerden dolayı yazamaz hale geldim. Bazen insan, duygularının en doruk noktasında dilsiz oluyor galiba. Hiçbir şey ifade edemiyordum. İstediğim gibi yazamıyordum. Beğenmiyordum yazdıklarımı. Sanırım körelmeye başladım, diyordum, kendi kendime. Sadece kağıtlara içimi döküyordum, basit ifadelerle duygularımı yazıyordum. Yazdıklarımda, hiçbir edebi değer bulamıyordum. Bu arada şiir yazmakla da bütün bağlarım kopmuştu. Sadece okuyordum. Duygularımı, başkalarının yazdıklarında buluyordum. Mezun olduktan sonra, bir yıl lise öğrencileriyle birlikte oldum. Aramızda öyle güzel diyaloglar kurulmuştu ki, arkadaş gibiydik. Onları dinliyor ve duygularını anlamaya çalışıyordum. Ve durmadan yazmalarını tavsiye ediyordum. Yazın, kendinizi ifade edin, diyordum. Yeteneklerinizi keşfedin, sonra hiç vakit kaybetmeden onlar için yollar açın kendi kendinize. Mutlaka bir yerlere varın. Belki bu, içimde kalan ukdenin tezahürüydü. Bazı şeylerin zamanının geçtiğini düşünüyordum. Bu yüzden onlara ışık tutarak, kendi yapamadıklarımı onların yapmasını istiyordum. Kişisel benliklerini kazanmaları ve kendileriyle barışık olmaları için... Evet, nasıl güzel yazabilirim, hala düşünmekteyim. Bunun yolu nedir öğrenmek istiyorum. Dahası yardımınıza ihtiyacım var.
Safiye Cingöz

Ey yüreğim! Sen olmayınca ben de olmuyorum
Kulağımda hasretini çektiğim bir ney sesi var kaç zamandır. Ağlatıyor bu ney sesi beni, sızlatıyor yüreğimi. Coşkudan, aşktan, düşlerden... Bembeyaz bir perde inmiş gözlerimin önüne. Perdenin arkasında bir şey varmışta görmek istermiş gibi gözlerim, bir şeyler arıyor, arıyor da ne? Düşler kuruyor aklım, gönlümü eğlendiriyor, sonu hüsranla bitecek bir oyun oynuyor sanki gönlümle. Kulağımdaki o ney sesi aklımla işbirliği yapmış gibi. Kapılıyorum ikisinin de oyununa, ayaklarım yerden kesiliyor birden. Ne yazık ki uçuramıyor düşlerim ve ney sesi beni, ancak bir an bulutları gözlerime daha yakın hissettiriyorlar ama o kadar, o kadar işte... Kandırıyorlar beni, o kadar çok sevdiğim ney sesi ve güvendiğim, kaybetmeyeyim diye Rabb'ime yakardı-ğım aklım. Beni sevmiyor, kandırıyorlar. Oyuncak oluyorum onların elinde. İstedikleri zaman benimle oynayabiliyorlar, neden izin veriyorum, bilmiyorum, direnemiyorum. Elim kolum bağlı, kala kalıyorum öylece karşılarında. Hatta, ya bir gün benimle oynamayı da bırakırlarsa, terk ederlerse beni, ne yaparım diye bir korku kaplıyor gönlümü.
Sesi soluğu çıkmayan yüreğime sesleniyorum!... 'Ah benim ezilmiş yüreğim! Bu gidişle biz daha çok eziliriz gibi geliyor, direnmiyorsun çünkü, destek olmuyorsun bana. Sen olmayınca ben de olmuyorum; tükeniyorum, yok oluyorum işte. Ey gönlüm! Sesin çıksın ne olur! Haykır seni üzen ne varsa, haykır da öyle öleyim. Kulağımdaki bu ney sesiyle, göz yaşlarımla birlikte, yanaklarımdan süzülüp giden hayallerimle birlikte, seninle birlikte... Ölsem de, sağ kalsam da, beni bırakma!...' diyorum. Nafile, gönlümden yine ses çıkmıyor, yürek atışlarımın ritmi bile ne sessiz Ya Rabbi! Yüreğimdeki sessizlik aklımda olsa ne olurdu? Düşüncelerini durduramadıkları için delirirmiş insanlar, öyle duymuştum ve bunu ben de yapamıyorum, yoksa ben de mi? Ben de mi, deliriyorum diye düşünürken, birden hatırlıyorum, bugün cuma... Öyleyse düşünülecek en güzel şey dua etmek olabilir. Sıyrılıyorum bir an düşüncelerimden, ezanı duyan kulaklarım duymuyor artık o ney sesini ve sonunda dua ediyorum: Ey büyüklük ve yücelik zatına mahsus yüce Rabbim! Senden tevbe eden bir dil ve tev-belerime sadık olacak bir yürek dilerim...
MÜRVET, RABİA, NERGİZ, MEHTAP, ÜLFET, HATİCE, MUAZZEZ, İBRAHİM...