Sızıntı Arşivi

Mayıs 1990 · s. 176 · 7 dakikalık okuma

Dirilişe Çağıran Kitaplar

Mehmet Tahiroğlu · Kitaplar

İnsan, özünü dil ile be­lirler. Dil öğretilmeyen in­san yavrusu, hayvan seviye­sinde kalır, insan olma şartı­nı yitirir. Her dil, bir dünya görüşünün, bir inanç siste­minin ifadesidir. Bir kültürü temsil eder, yansıtır. Dilin de yapı taşı kavramlardır. Bir ailenin kültürü, dünya görüşü, inancı bozulup yı­kılmak istenirse, onun dili bozulsun yeter. Dil de kav­ramlar vasıtasıyla hastalık kapar, bozulur. Toplum fertlerince ortak kabullerin ifadesi olan kavramlarla oy­nanır, özleri değiştirilir, on­lara yabancı anlamlar aşıla­nır, yüklenirse toplum fert­leri arasında anlaşmazlıklar, bunalımlar, sapma ve çö­zülmeler, inkârlar baş gös­terir.

Dil, toplumun geçmi­şine ve geleceğine ayna tu­tar. Toplum böyle bir ayna­da kendini görerek yaşadığı zamana tutunur ve geleceğe doğru daha emin, daha sağ­lam ve daha umutlu adımlar atar. Dil aynası kırılan veya paslanan bir toplum zaman körlüğüne yakalanmış de­mektir. Ne geçmişini ne de geleceğini göremez. Hayvan seviyesinde bir zaman tutsa­ğı olup kalır. Milletimiz, yüz, yüzelli yıldır böyle bir körlüğün içine itildi, düşü­rüldü. Hele son elli, altmış yılda bu körlük daha da arttı. Elinden kimler tutup, nereye sürüklerse onlarla sü­rüklenip gidiyor. Bu körlüğü teşhis ve tedavi edici, bu sü­rüklenip gidişi durdurup asıl ve asil hedefine döndürücü bir kitap serisi var elimizde: ÇAG ve NESİL.

ÇAĞ ve NESİL, mille­timizin inancı, kültürü üze­rinde düşünmeye, kafa ve kalb yormaya çağırıyor okuyucuyu. Kültürümüzün temel kavramlarını gerçek özlerine inerek açıklıyor. O­lan anlamlarıyla, olması ge­reken anlamlan üzerinde dü­şündürüyor.

Yahya Kemâl, sohbet­lerinden birinde, okuma ko­nusunda çok tekasül (tem­bellik) gösteren bir millet olmaya başladığımızı söylü­yordu. Bunu, bir kitabı bir defa okuyup attıktan sonra, bir daha okuma gereği duy­madığımız anlamında söy­lüyordu. Çünkü, bir kitap farklı zaman ve şartlarda okunursa farklı seviyelerde anlaşılır ve faydası da o nisbette büyük olur.

ÇAĞ ve NESİL, daha önce dergilerde okuduğu­muz - yazılardan oluşuyor; ama bir kitap halinde karşı­nıza gelince çok daha farklı bir hüviyet kazanıyor, yazı­lar. Anlam ufku daha da değişiyor, genişliyor. Zaten aralarında konu ve düşünce birliği bulunan yazıları bir arada bulma sizi külli bir bakış katma çıkarıyor.

Yazar, zengin kültürü ve zengin hayat tecrübesiyle okuyucuyu geçmiş—hal—ge­lecek ufuklarında gezdirip, hüzün ve sevinç kutupların­da tutarak düşündürüyor. Daha önce âşinâ olduğu­nuzu sandığınız kavramla­rınızı, yepyeni özleriyle ö-nünüze koyuyor, kendi gö­nül şualarını o kavramla­rın prizmasında yansıtarak sizi asıl ve asil inanç dün­ya niza götürüyor. Siz, “Ay bu böyle miymiş, ben bunu daha önce böyle bilmiyor­dum!...” diyor, şaşkınlığını­zı gizleyemiyorsunuz. Olmanız gereken kimliğin size takdim edildiğini görüyor, umutlanıyor, güçleniyorsu­nuz.

Kitabı okuduktan sonra Yahya Kemâl’e bir daha hak veriyorsunuz, kitabı bir da­ha okuma arzusu sizi kucaklayıveriyor. “ümit” diyorsu­nuz, tekrar. Kitaba bir daha bakıyorsunuz ve size cevap veriliyor: “Ümit, herşeyden önce bir inanç işidir. İna­nan insan ümitlidir ve ümidi inancı nisbetindedir. İnsan, inanacağı şeyi iyi seçebil­miş ve ona gönül vermişse, artık onun ruh dünyasında, ümitsizlik, karamsarlık ve bedbinlikten asla söz edile­mez. Fert, ümitle varlığa erer, toplum onunla dirilir. Ümit, insanın kendi ruhunu keşfetmesi ve ondaki ik­tidarı sezmesinden ibaret­tir. Bu sezişle insan, kâi­natlar ötesi Kudret’i Sonsuz’la münasebete geçer ve onunla herşeye yetebilecek bir güç ve kuvvete ulaşır. Bu sayede, zerre güneş, damla derya, parça bütün ve ruh kâinatın bir soluğu haline gelir. Her ümit kah­ramanı, aynı zamanda Hak katının azizi, halkın da bay­rağı olmuştur.”

Ümide sarılıyor, bir de “Zafer” diye soruyor ve tekrar kitaba dönüyorsunuz: “Zafer, himmetlerin, yüce gayretlerin, emeğin, cehdin, ızdırap ve sancının petekleşdiği noktadır. Kâinatlar sırlı bir zevkle, canlılar kendi insiyakları ölçüsünde, insan­lar da kendi iradeleriyle hep zafere tırmanmaktadırlar. Yüce duygu ve yüksek ideal­leri gönlünde abideleştirme-yenler, şahsi istek ve arzu­larına karşı koyamıyanlar, Hakka saygı ve hakka esaret­teki zevki idrak edemiyenler, bir baştan bir başa bü­tün cihanı fethetseler dahi

asla zafere ermiş sayılamaz­lar.” cevabını alıyorsunuz. Zaferin ardından, “Huzur” diyorsunuz, kitap size cevap veriyor: “İman ve ümit huzurun ilk şartıdır. Vicdanı yüceliğe erememiş, orada kendi cennetini kura­mamış kimselerin huzurlu olacağı düşünülemez. İnanan­lar ve gerçeğin yolunda olanlar için, mutlak huzur­suzluk asla bahis mevzuu o-lamaz.Huzur, evvelâ fertte başlar, ailede küçük bir iç­timâi bütünleşmeye ulaşır ve nihayet toplumun bütün kesimlerine hükmedecek hâ­le gelir.”

Huzursuzluk içinde kıv­ranan toplumu düşünüyor, kendinize bakıyor, “Günâh” diyorsunuz, “Tevbe” diyor­sunuz, kitap size fısıldıyor: “Günah, bir iç çöküntü, bir terslik ve fıtratla zıtlaşma­dır. Günaha giren kimse, kendini, vicdani azaplara ve kalbi sıkıntılara bırakmış bir talihsiz ve bütün ruhi meleke ve kabiliyetlerini şeytana teslim etmiş bir zavallı ve ta­lihsizdir. Günâh, insana bah­şedilen bilumum istidat ve yüce duyguları söndüren, bir fırtına ve kalbi hayatı çepe­çevre saran zehirli bir du­mandır. Nesilleri, inançtan, düşünceden, hak ölçüsünden ve istikametten mahrum bi­rer yeniçeri yığını hâline ge­tirip, milletin nefsine, nes­line, dinine ve malına saldırtmak büyük günahtır. Sonra bu azgınlaşmış ruha ceza veriyorum diye, ka­zanlarda yeniçeri ve bektaşi kellesi kaynatmak da, en az onun kadar günahtır. Gü­nahtır, nesilleri ihmal et­mek. Günahtır, onların kalblerini, ruhlarını inançsız ve itminansız bırakmak. Gü­nahtır, onları geçmişine ve köküne düşman kılmak. Gü­nahtır, onu yabancı şarap­larla sarhoş etmek. Ve, günahtır, onu mânevi ve mukaddes dayanaklarından mahrum bırakmak. Günah­tır, günâhtır!...”

Tevbeye koşuyor, onu soruyorsunuz. Sizi kucaklı­yor kitap ve konuşuyor:

“Tevbe, kişinin kendini yenilemesi ve bir iç-onarımdır. Saptırıcı düşünce ve davranışlarla bozulan kalbi muvazeneyi, yeniden düzene koyma uğrunda, ferdin, Hak’dan Hakk’a kaçması, daha doğrusu, O’nun aza­bından lütfuna, hesabından rahmet ve inayetine sığın­masıdır. Nefsin, hayatı so­rumsuzca sevk ve idaresine karşı, benlik ve iradenin, yü­ce dağlar gibi, günahın karşı­sına dikilip ona geçit ver­memesidir, tevbe. Günah mu-vazenesizce bir çukura yu­varlanıp gitmekse; tevbe, usulüne göre bir hamlede hoylayıp oradan dışarıya çık­maktır. Diğer bir ifadeyle günah, vicdanın muvakkat bir murakabesizliğinden, ru­hun aldığı yara ise; tevbe, kalbin, sürekli bir ızdıraba düşmesi ve çok ciddi olarak kendi kendini kontrole ko­yulması ve böylece insani duyguların yeniden fer ve kuvvet kazanmasıdır. Birbi­rine düşmüş ve dolayısıyle içtimâi ufku ihtilaflarla ka­rarmış bir milletin de top­tan tevbe etmesi lâzımdır. Böyle bir tevbe de, sevgide, afda, müsamahada “Ruhullahın” bağışlayıcılığına ve­falı bir havari olmaya va­bestedir. Yani, yolu ve yönü hak olduktan sonra, herkese ve her düşünceye arka ver­mek, her hamleyi alkışla­mak ve her fedâkârlığa te­menna durmakla mümkün­dür. Bana öyle geliyor ki, asırlık yaralarımızın sarılma­sında, bundan daha mücerreb bir ilaç ve daha objek­tif bir usûl bulmak da, bugün için hemen hemen imkânsız gibidir.

Kafanızda müsamaha, sabır, çile, mutluluk, fazilet, vefa, irade, varolma, hürriyet, sevgi, ilim, maarif, mu­allim, mürşid vb. nice kavramlara cevap arıyorsanız;

Geleceğin Mimarları ve Nes­lin Beklediği Kurtarıcı El’i soruyor; Hasretini Çektiği­miz İnsan, Neredesin, Sen, Gel diyorsanız, ÇAĞ ve NESİL’i tekrar tekrar okuma­lısınız. Ve şu müsamaha uf­kuna yönelerek güzelce bak­malısınız. “Bu büyük iş ve dâvayı belli bir zümreye inhisar ettirmek isteyenler, ne kadar yanılıyorlar!... Evet, bütün bir ma’şeri vic­danın uğruna baş koyacağı bu dâva, hiç bir zümrenin tekelinde kemâlini bulama­yacağı gibi, âlemşümul hü­viyetini de koruyamıyacaktır. Mizaçların, meşreblerin oluşturduğu alaylar, tabur­lar, bölükler, kendilerine has hüviyet, hava ve kabili­yetleri ile, define misal bu hamuleye omuz verip göğüsledikleri zaman, rahmet­le münasebet kurulmuş ola­caktır. Mânâsı doğru olduk­tan sonra zaaf isnaddan ne çıkar. Söz Sultanı: “Ümme­timin ihtilafı rahmettir” buyurmuyor mu? Bu hazine­nin taşınması isteniyorsa, taşımak için uzanacak elle­rin samimiyetine bakmak gerekir. Hizmet bizde başla­sın, bizde bitsin düşüncesin­de, şeytanın desisesi olması İhtimali vardır. Hakk’a hiz­met eden her el öpülür. Her düşünce saygı ile karşılanır. Hakkın inayet ve ihsanı, bi­zim hendesemize göre cere­yan etmeyecektir. Ey ebed yolunun yolcuları! Namüte­nahi bir zaman içinde bera­ber olacağınız kimselere kar­şı, davranışlarınızı ayarlar­ken, dünya ile biten kin ve nefretlere, hodgamlık ve hasedlere göre değil, buradan intikalle başlayan ebedi alemlere göre ayarlayınız! ayarlayınız da, şu dirilişimizi zorlaştırmayınız!.. Ve katiyyen biliniz ki, bu büyük kav­gada mücadelenizin hakiki hedefini tayin etmedikçe, gerçek hasımlarınızın önün­de oyuncak olmaktan kurtulamıyacak ve muvaffaki­yet ümit ettiğiniz her yer­de hüsrana maruz kalacak­sınız!..”

ÇAĞ ve NESİL, baştanbaşa diriltici soluklarla dolu yazılardan oluşuyor. İkinci kitabının adı, “BUHRAN­LAR ANAFORUNDA İN­SAN”, üçüncü kitabı ise “Yİ­TİRİLMİŞ CENNETE DOĞ­RU” adını taşıyor. Fikir ve duygu yoğunluğu alabildi­ğine ağır bu eserleri tanıt­mak çok zor. Kitap, oku­yucuyu yer yer şiir ik­limlerine de çekip götürü­yor. Üçüncü kitabın 50. sahifesindeki “Mutlu Yarın­lar” ile 53. sahifedeki “Mut­lu Nesiller” yazıları birer şiir.

Fert, aile, toplum ve milllet unsurlarını asıl hakikatlarına uygun bir mede­niyet iklimi içerisinde ele alıp muhakeme ve muhase­besini yapan yazar, “Tekyenin muhasebe ve soylu­luğu, mektebin mantık ve muhakemesi, kışlanın disip­lin ve itaati” yeniden kaza­nılmadan milletimiz için, medeniyetimiz için, insan­lık için diriliş yolunun açı- lamıyacağını, diriliş umu­dunun duyulamıyacağını ib­ret dolu ifade ve izahlarla gözler önüne seriyor.

Duyuran, düşündüren, inandıran ve istikamette davranışa çağıran yazılarla süslü üç kitap, bir diriliş laboratuvarıdır sanki. Dil, orada hayat buluyor.

(*) M. Abdülfeettârı Şahin, Çağ ve Nesil—1—İzmir,985 Buhranlar Anaforunda İnsan —2, İzmir, Yitirilmiş Cennete Doğru (2), İzmir, 198S T.Ö.V. Yayınları.