Mayıs 1990 · s. 176 · 7 dakikalık okuma
Dirilişe Çağıran Kitaplar


İnsan, özünü dil ile belirler. Dil öğretilmeyen insan yavrusu, hayvan seviyesinde kalır, insan olma şartını yitirir. Her dil, bir dünya görüşünün, bir inanç sisteminin ifadesidir. Bir kültürü temsil eder, yansıtır. Dilin de yapı taşı kavramlardır. Bir ailenin kültürü, dünya görüşü, inancı bozulup yıkılmak istenirse, onun dili bozulsun yeter. Dil de kavramlar vasıtasıyla hastalık kapar, bozulur. Toplum fertlerince ortak kabullerin ifadesi olan kavramlarla oynanır, özleri değiştirilir, onlara yabancı anlamlar aşılanır, yüklenirse toplum fertleri arasında anlaşmazlıklar, bunalımlar, sapma ve çözülmeler, inkârlar baş gösterir.
Dil, toplumun geçmişine ve geleceğine ayna tutar. Toplum böyle bir aynada kendini görerek yaşadığı zamana tutunur ve geleceğe doğru daha emin, daha sağlam ve daha umutlu adımlar atar. Dil aynası kırılan veya paslanan bir toplum zaman körlüğüne yakalanmış demektir. Ne geçmişini ne de geleceğini göremez. Hayvan seviyesinde bir zaman tutsağı olup kalır. Milletimiz, yüz, yüzelli yıldır böyle bir körlüğün içine itildi, düşürüldü. Hele son elli, altmış yılda bu körlük daha da arttı. Elinden kimler tutup, nereye sürüklerse onlarla sürüklenip gidiyor. Bu körlüğü teşhis ve tedavi edici, bu sürüklenip gidişi durdurup asıl ve asil hedefine döndürücü bir kitap serisi var elimizde: ÇAG ve NESİL.
ÇAĞ ve NESİL, milletimizin inancı, kültürü üzerinde düşünmeye, kafa ve kalb yormaya çağırıyor okuyucuyu. Kültürümüzün temel kavramlarını gerçek özlerine inerek açıklıyor. Olan anlamlarıyla, olması gereken anlamlan üzerinde düşündürüyor.
Yahya Kemâl, sohbetlerinden birinde, okuma konusunda çok tekasül (tembellik) gösteren bir millet olmaya başladığımızı söylüyordu. Bunu, bir kitabı bir defa okuyup attıktan sonra, bir daha okuma gereği duymadığımız anlamında söylüyordu. Çünkü, bir kitap farklı zaman ve şartlarda okunursa farklı seviyelerde anlaşılır ve faydası da o nisbette büyük olur.
ÇAĞ ve NESİL, daha önce dergilerde okuduğumuz - yazılardan oluşuyor; ama bir kitap halinde karşınıza gelince çok daha farklı bir hüviyet kazanıyor, yazılar. Anlam ufku daha da değişiyor, genişliyor. Zaten aralarında konu ve düşünce birliği bulunan yazıları bir arada bulma sizi külli bir bakış katma çıkarıyor.
Yazar, zengin kültürü ve zengin hayat tecrübesiyle okuyucuyu geçmiş—hal—gelecek ufuklarında gezdirip, hüzün ve sevinç kutuplarında tutarak düşündürüyor. Daha önce âşinâ olduğunuzu sandığınız kavramlarınızı, yepyeni özleriyle ö-nünüze koyuyor, kendi gönül şualarını o kavramların prizmasında yansıtarak sizi asıl ve asil inanç dünya niza götürüyor. Siz, “Ay bu böyle miymiş, ben bunu daha önce böyle bilmiyordum!...” diyor, şaşkınlığınızı gizleyemiyorsunuz. Olmanız gereken kimliğin size takdim edildiğini görüyor, umutlanıyor, güçleniyorsunuz.
Kitabı okuduktan sonra Yahya Kemâl’e bir daha hak veriyorsunuz, kitabı bir daha okuma arzusu sizi kucaklayıveriyor. “ümit” diyorsunuz, tekrar. Kitaba bir daha bakıyorsunuz ve size cevap veriliyor: “Ümit, herşeyden önce bir inanç işidir. İnanan insan ümitlidir ve ümidi inancı nisbetindedir. İnsan, inanacağı şeyi iyi seçebilmiş ve ona gönül vermişse, artık onun ruh dünyasında, ümitsizlik, karamsarlık ve bedbinlikten asla söz edilemez. Fert, ümitle varlığa erer, toplum onunla dirilir. Ümit, insanın kendi ruhunu keşfetmesi ve ondaki iktidarı sezmesinden ibarettir. Bu sezişle insan, kâinatlar ötesi Kudret’i Sonsuz’la münasebete geçer ve onunla herşeye yetebilecek bir güç ve kuvvete ulaşır. Bu sayede, zerre güneş, damla derya, parça bütün ve ruh kâinatın bir soluğu haline gelir. Her ümit kahramanı, aynı zamanda Hak katının azizi, halkın da bayrağı olmuştur.”
Ümide sarılıyor, bir de “Zafer” diye soruyor ve tekrar kitaba dönüyorsunuz: “Zafer, himmetlerin, yüce gayretlerin, emeğin, cehdin, ızdırap ve sancının petekleşdiği noktadır. Kâinatlar sırlı bir zevkle, canlılar kendi insiyakları ölçüsünde, insanlar da kendi iradeleriyle hep zafere tırmanmaktadırlar. Yüce duygu ve yüksek idealleri gönlünde abideleştirme-yenler, şahsi istek ve arzularına karşı koyamıyanlar, Hakka saygı ve hakka esaretteki zevki idrak edemiyenler, bir baştan bir başa bütün cihanı fethetseler dahi
asla zafere ermiş sayılamazlar.” cevabını alıyorsunuz. Zaferin ardından, “Huzur” diyorsunuz, kitap size cevap veriyor: “İman ve ümit huzurun ilk şartıdır. Vicdanı yüceliğe erememiş, orada kendi cennetini kuramamış kimselerin huzurlu olacağı düşünülemez. İnananlar ve gerçeğin yolunda olanlar için, mutlak huzursuzluk asla bahis mevzuu o-lamaz.Huzur, evvelâ fertte başlar, ailede küçük bir içtimâi bütünleşmeye ulaşır ve nihayet toplumun bütün kesimlerine hükmedecek hâle gelir.”
Huzursuzluk içinde kıvranan toplumu düşünüyor, kendinize bakıyor, “Günâh” diyorsunuz, “Tevbe” diyorsunuz, kitap size fısıldıyor: “Günah, bir iç çöküntü, bir terslik ve fıtratla zıtlaşmadır. Günaha giren kimse, kendini, vicdani azaplara ve kalbi sıkıntılara bırakmış bir talihsiz ve bütün ruhi meleke ve kabiliyetlerini şeytana teslim etmiş bir zavallı ve talihsizdir. Günâh, insana bahşedilen bilumum istidat ve yüce duyguları söndüren, bir fırtına ve kalbi hayatı çepeçevre saran zehirli bir dumandır. Nesilleri, inançtan, düşünceden, hak ölçüsünden ve istikametten mahrum birer yeniçeri yığını hâline getirip, milletin nefsine, nesline, dinine ve malına saldırtmak büyük günahtır. Sonra bu azgınlaşmış ruha ceza veriyorum diye, kazanlarda yeniçeri ve bektaşi kellesi kaynatmak da, en az onun kadar günahtır. Günahtır, nesilleri ihmal etmek. Günahtır, onların kalblerini, ruhlarını inançsız ve itminansız bırakmak. Günahtır, onları geçmişine ve köküne düşman kılmak. Günahtır, onu yabancı şaraplarla sarhoş etmek. Ve, günahtır, onu mânevi ve mukaddes dayanaklarından mahrum bırakmak. Günahtır, günâhtır!...”
Tevbeye koşuyor, onu soruyorsunuz. Sizi kucaklıyor kitap ve konuşuyor:
“Tevbe, kişinin kendini yenilemesi ve bir iç-onarımdır. Saptırıcı düşünce ve davranışlarla bozulan kalbi muvazeneyi, yeniden düzene koyma uğrunda, ferdin, Hak’dan Hakk’a kaçması, daha doğrusu, O’nun azabından lütfuna, hesabından rahmet ve inayetine sığınmasıdır. Nefsin, hayatı sorumsuzca sevk ve idaresine karşı, benlik ve iradenin, yüce dağlar gibi, günahın karşısına dikilip ona geçit vermemesidir, tevbe. Günah mu-vazenesizce bir çukura yuvarlanıp gitmekse; tevbe, usulüne göre bir hamlede hoylayıp oradan dışarıya çıkmaktır. Diğer bir ifadeyle günah, vicdanın muvakkat bir murakabesizliğinden, ruhun aldığı yara ise; tevbe, kalbin, sürekli bir ızdıraba düşmesi ve çok ciddi olarak kendi kendini kontrole koyulması ve böylece insani duyguların yeniden fer ve kuvvet kazanmasıdır. Birbirine düşmüş ve dolayısıyle içtimâi ufku ihtilaflarla kararmış bir milletin de toptan tevbe etmesi lâzımdır. Böyle bir tevbe de, sevgide, afda, müsamahada “Ruhullahın” bağışlayıcılığına vefalı bir havari olmaya vabestedir. Yani, yolu ve yönü hak olduktan sonra, herkese ve her düşünceye arka vermek, her hamleyi alkışlamak ve her fedâkârlığa temenna durmakla mümkündür. Bana öyle geliyor ki, asırlık yaralarımızın sarılmasında, bundan daha mücerreb bir ilaç ve daha objektif bir usûl bulmak da, bugün için hemen hemen imkânsız gibidir.
Kafanızda müsamaha, sabır, çile, mutluluk, fazilet, vefa, irade, varolma, hürriyet, sevgi, ilim, maarif, muallim, mürşid vb. nice kavramlara cevap arıyorsanız;
Geleceğin Mimarları ve Neslin Beklediği Kurtarıcı El’i soruyor; Hasretini Çektiğimiz İnsan, Neredesin, Sen, Gel diyorsanız, ÇAĞ ve NESİL’i tekrar tekrar okumalısınız. Ve şu müsamaha ufkuna yönelerek güzelce bakmalısınız. “Bu büyük iş ve dâvayı belli bir zümreye inhisar ettirmek isteyenler, ne kadar yanılıyorlar!... Evet, bütün bir ma’şeri vicdanın uğruna baş koyacağı bu dâva, hiç bir zümrenin tekelinde kemâlini bulamayacağı gibi, âlemşümul hüviyetini de koruyamıyacaktır. Mizaçların, meşreblerin oluşturduğu alaylar, taburlar, bölükler, kendilerine has hüviyet, hava ve kabiliyetleri ile, define misal bu hamuleye omuz verip göğüsledikleri zaman, rahmetle münasebet kurulmuş olacaktır. Mânâsı doğru olduktan sonra zaaf isnaddan ne çıkar. Söz Sultanı: “Ümmetimin ihtilafı rahmettir” buyurmuyor mu? Bu hazinenin taşınması isteniyorsa, taşımak için uzanacak ellerin samimiyetine bakmak gerekir. Hizmet bizde başlasın, bizde bitsin düşüncesinde, şeytanın desisesi olması İhtimali vardır. Hakk’a hizmet eden her el öpülür. Her düşünce saygı ile karşılanır. Hakkın inayet ve ihsanı, bizim hendesemize göre cereyan etmeyecektir. Ey ebed yolunun yolcuları! Namütenahi bir zaman içinde beraber olacağınız kimselere karşı, davranışlarınızı ayarlarken, dünya ile biten kin ve nefretlere, hodgamlık ve hasedlere göre değil, buradan intikalle başlayan ebedi alemlere göre ayarlayınız! ayarlayınız da, şu dirilişimizi zorlaştırmayınız!.. Ve katiyyen biliniz ki, bu büyük kavgada mücadelenizin hakiki hedefini tayin etmedikçe, gerçek hasımlarınızın önünde oyuncak olmaktan kurtulamıyacak ve muvaffakiyet ümit ettiğiniz her yerde hüsrana maruz kalacaksınız!..”
ÇAĞ ve NESİL, baştanbaşa diriltici soluklarla dolu yazılardan oluşuyor. İkinci kitabının adı, “BUHRANLAR ANAFORUNDA İNSAN”, üçüncü kitabı ise “YİTİRİLMİŞ CENNETE DOĞRU” adını taşıyor. Fikir ve duygu yoğunluğu alabildiğine ağır bu eserleri tanıtmak çok zor. Kitap, okuyucuyu yer yer şiir iklimlerine de çekip götürüyor. Üçüncü kitabın 50. sahifesindeki “Mutlu Yarınlar” ile 53. sahifedeki “Mutlu Nesiller” yazıları birer şiir.
Fert, aile, toplum ve milllet unsurlarını asıl hakikatlarına uygun bir medeniyet iklimi içerisinde ele alıp muhakeme ve muhasebesini yapan yazar, “Tekyenin muhasebe ve soyluluğu, mektebin mantık ve muhakemesi, kışlanın disiplin ve itaati” yeniden kazanılmadan milletimiz için, medeniyetimiz için, insanlık için diriliş yolunun açı- lamıyacağını, diriliş umudunun duyulamıyacağını ibret dolu ifade ve izahlarla gözler önüne seriyor.
Duyuran, düşündüren, inandıran ve istikamette davranışa çağıran yazılarla süslü üç kitap, bir diriliş laboratuvarıdır sanki. Dil, orada hayat buluyor.
(*) M. Abdülfeettârı Şahin, Çağ ve Nesil—1—İzmir,985 Buhranlar Anaforunda İnsan —2, İzmir, Yitirilmiş Cennete Doğru (2), İzmir, 198S T.Ö.V. Yayınları.