Sızıntı Arşivi

Ocak 1998 · s. 562 · 4 dakikalık okuma

Devran Gülleri

Mehmet Erdoğan · Edebiyat

Kokuları çok uzaktan geliyordu... Doğum sancılarını yansıtıyordu güller. Diriliş rengi aksetmişti yapraklarına... Kırmızı bir şafak duası gibi açıyordu tomurcuklar... Doğu gülleriydi adları... Açılıyorlardı sanki bahara. Dikenlerinin üstündeki seher aydınlığını göz ve gönüllere sunmak için, hahişkâr bir şekilde atılıyorlardı dallardan göğe doğru...

Onların soluşu pek yamandır!” diyenler oluyordu. Onları hor görenler bulunuyordu... Başka dünyaların buruk kokulu çiçeklerini koklayanlar, bu güllenin rayihasına bir türlü alışamıyorlardı...

Doğu gülleri, yapraklarında şebnem ile sabaha uyanırlardı... Çiy tanelerinden uzakta geçen bir ömre, yaşanmış demezlerdi. Çiydeki derinlik, çiçeğin özündeki derinlikle atbaşı bir seyir takip etmekteydi onlar için... Doğu gülleri râyihalarını aynı kökten almışlardı. Bütün dünyaya yayılsalar da özlerindeki koku ve nektar aynı idi, Doğu güllerinin... Aşk ve vuslat hasreti de aynı idi, soymuk borularında dolaşan... Aynı yönden geliyordu nevbahar yağmuru ve onlara can veriyordu... Yûnus gibi bir nefes, Bayezid-i Bistami gibi bir nefha onlara, köklerinden aldıkları ab-ı hayatı takdim ediyordu... Doğu gülleri Hallac’ı da tanırdı, İmam-ı Gazâli’yi de... Bütün çilekeşler onların bazen özünde öz, bazen de dalında şafak misali bir göz olurdu...

Doğu güllerinin nâzik ve hassas olduğunu da söylemeliyim... Öyle hunhar ve sadist ellere pek tahammülleri yoktur bu güllerin. Hür açmak ve etrafa râyiha saçmak ve bahar solumak yaratıldıklarından, onları kaosa sokmak ve zincire vurmak gayet zordur... Solarlar belki, ama yapraklarına, çiçeklerine, köklerine ve damarlarına kement attırmazlar, pranga geçirtmezler... Zorluklar karşısında ve engeller önünde, ölümü esarete tercih eder bu güller...

Doğu gülleri bazen görülür bazen görülmez... Fakat dikkatli bakan bir göz onların daima yediveren güller gibi cihan sathında var olageldiğini ve soylarını devam ettirdiklerini fark eder... Yalnız, bir sütre arkasında hayatlarını devam ettirirler bazen... Böyle uygun görüldüğü için hemen çıkmazlar ortaya... Aşinalarına tebessüm ederler önce.. . Nâdanlara sırlarını ifşa etmezler... Belki solmuş görünürler veya nesli tükenmiş intibaını verirler.

Doğu gülleri, bir zamanlar Asya coğrafyasından tohum tohum taşınmış, dünyanın dört bir yanına... Gittikleri yerlere gül medeniyeti götürmüş bu yolcular... Asil köklerinden, ab-ı kevser yudumladıkları kaynak sularından, duymuş oldukları melodiyi ve mesajı götürmüşler, kendi potalarında eritip... Gittikleri her bucağa gülün türküsünü taşımışlar... Gülün şarkısını bestelemişler deniz aşırı ülkelerde... Zamanla çoğalmış bu bestenin anlayanları, dünyanın dört bir yerinde...

Tek gayeleri, Gül Devri’ni haber vermek ve Saadet Asrı’ndan bir muştu sunmak olmuş bu çiçeklerin... Bahan hatırlatmak veya baharın tohumlarını kalplere ve. gönüllere ekmekti tek düşünceleri. Osman Gazi’nin damarlarında yürümüş bu nesil Anadolu içlerine, sonra bu damarlarda gezen alev İstanbul surlarına güllesini savunmuş ve ateşin bir beste gibi yankılanmış bu sayha, bu çağrı, bu hoşâmedi, dört bir yanında dünyanın...

Doğu gülleri, Batı’nın acımtrak ve yürek burkucu kokularından öte bir sevgi ve hoşgörü kokusu yaymak için dağılmışlar cihâna... Vazifelerinin yüce ve kutsi olduğunu bildiklerinden: gece çiyleri yapraklarında olarak. hüzün insanının izinden giderek. sevgi kılavuzunun nurlu çizgisini takip ederek, diyar diyar dolaşarak varmışlar menzillerine...

Sonra bir kasırga bir tufan olmuş... Cihanın dört bir tarafı sam yelleriyle sarılıvermiş... Güllerin dalları kırılmış, yapraklan dökülmüş, kokuları kesilmiş ve renkleri solmuş...

Güller yine Asya’nın ötesine sürülmek istenmiş. Kovulmuşlar cihânın dört bir yanından… Râyihanın hasından anlamayanlar, güzide kokunun ne olduğunu bilmeyenler tarafından itilmişler çölün bağrına... Ama bu korkunç saldırı ve yok ediş taktiği hükmünü icra edememiş... Gül ordusu belki hazan vurmuş dallar gibi, kavrulmuş ve solmuş, yokluğun bağrına itilmek istenmiş, ama ayak diremiş, tohum tohum inlemiş, çekirdek sancısı ve bahar çilesi çekmiş, sonra Anadolu’nun bağrına, en kuytu köşelerine çekilip vakt-i merhununu beklemeye koyulmuş... Baldıran otlarının, ısırganların, eğrelti otlarının hükmünü cihandan silmek için, Anadolu’da gül mayasının oluşması yolunda sabırla tezgâhını kurup, gizli gizli gül bestesi, gül motifi, gül deseni dokumuş ve örmüş... Gülden pazarlar kurulmuş, gül alınıp, gül satılmış; gülden terazi tutulmuş ve nihayetinde gül alanları ve satanları gülleştirmişler... Böylece yıllar geçmiş, bir kısım gül tohumları, doğunun ücra köşelerinde, bir kısım gül tohumları, güneyde, kuzeyde hep bu bestenin dokunması için, tekrar cihanın dört bir yanında gülgün şafağı açtırmak ve söktürmek için gayret göstermişler. Tufanların ardından, sam yellerinin gerisinden, tayfun ve fırtınaların, kış ve güzlerin peşinden böyle bir fetih gözlenmiş durmuş. Sabırla işlenmiş ve yüreklere perçinlenmiş... İşte şimdi yeniden gül şafağı, gül seheri için ve “gül ba’sü bade’l-mevti” uğrunda neşideler söylenmeye, yeniden türküler yakılmaya başlanmış,.. Ve vakt-i saat gelmeye durmuş... Bir muştu üveyki gibi sesi ve sazıyla geçtiği yerlere gül muştusunu duyurmuş tekrar, gül sevdalıları... “Kökü mâzide olan âti”lerin destanı, tekrar satır satır yazılmaya durmuş, fermanları dört cihete gönderilir ve râyihaları steplerden, deniz aşırı ülkelere ve beldelere ulaşır olmuş... Çin’den. Maçin’den tâ Moskova’ya, oradan Makedonya’ya ve Avrupa içlerine kadar bir gül akını tekrar başlamış. Afrika’nın ormanlarında yaşayan vahşi kavimlere kadar bu türkünün besteleri sunulmuş... Kâseleri, fağfurları bu şarab-ı ezel ile dolmuş, gül mecnunlarının ve hasret ile bahara teşne bulunanların.,, Sazı vuran iyi vurmuş, akort edip kuran iyi kurmuş... “Kırık bir mızrap” değmiş saza... İnlemiş dört bir bucak bu nağmeden... Ve gül bestesi çağıl çağıl çağlamış dünyanın dört bir yönünden tekrar...

Şölenler kurulmuş, şarkılar söylenmiş...

Bazıları yorulmuş, biraz dinlenmiş ama yılmamışlar, ric’at etmemişler. Çile onları korkutmamış. Izdırap kalplerine ürküntü vermemiş... Acılar gönüllerine ümitsizlik mayası çalamamış...

Şimdi aynı türkünün besteleri, rengi ve kokusu, penceresini açıp başını dışarı çıkaran kimseler tarafından duyulur olmuş... Ancak gönül penceresini açıp basiret gözüyle bu bahar tablosuna bakmak ve diriliş türküsüne tâ derinden kulak vermek şartıyla bu tablo görülebilir, duyulabilir, anlaşılabilir ve idrak edilebilir...