Nisan 1995 · s. 116 · 5 dakikalık okuma
Değişimden Değiştirmeye

Son iki yüz yıllık Batı düşüncesi, ‘değişim’ temeli üzerine oturmaktadır. Buna göre, herşey, insandan bağımsız bir ‘değişim’ içindedir ve insana düşen de, bu değişmeye tabi olmaktır.
Batı’da hemen hemen bütün içtimaî ve felsefî akımlar, değişmeyi esas kabul etmiştir. Auguste Comte, meşhur ‘üç dönem’ teorisinde insanlık tarihini ‘din, metafizik ve bilim dönemleri’ olarak üçe ayırır. Buna göre, insanlık artık ‘bilim ve akıl’ dönemine girmiştir ve artık geriye dönüş olamaz. Darwin’in meşhur evrim teorisinin ve Marks’ın, artık bugün geçerliliğini kaybetmiş bulunan diyalektik materyalizminin de altında hep ileriye doğru bir değişme düşüncesi vardır. Buna ‘tabii seleksiyon’ da eklenince, insan için artık zamana uymaktan başka bir alternatif kalmamakta ve ‘tabiî bir seleksiyonla’(!) yok olup gitmemek için, ne yapıp yapıp ‘asrileşmek’ düşmektedir. Bilhassa ülkemizde yıllardır söylenegelen ve kitleleri yönlendirmede mühim bir yeri bulunan ‘zaman sana uymazsa, sen zamana uy’ ifadesi bilhassa bir zamanlar halkımız arasında, ahlâksızlaşma, açılıp saçılmayla eş mânâda kullanılan ‘asrileşmek’ kelimesi, bu anlayışın bir mahsulüdür.
Batı, her şey tabiî bir değişim içinde olduğundan, hayatı devam ettirmek için, değişiklikleri kabul edip, toplumu da modernizasyona tabi kılma gerektiği fikrini, bilhassa İslâm ülkelerinde çok mahirane işlemiştir. Bunun neticesinde, dayandığımız bütün dinî, millî ve tarihî değerler şüpheyle karşılanır olmuş ve zamanla Batı’nın istediği ölçüde bir değişime gerek fert, gerekse toplum plânında kapılıp gitmişizdir. Yani Batı, ‘değişme fikrini, değiştirme’ yolunda istimal etmiş ve değiştiğini sanan kitleler, değiştirildiklerinin farkına varamamışlardır.
‘Değişim’ düşüncesinin yanlışlığı, çokları tarafından ifade edilmiş ve bu hususta gerekli tenkitlerde bulunulmuştur. Bir defa, her şeyin değişime tâbi olduğu, olsa olsa bir efsane olabilir. Her şeyden önce, şu zıtlıklar dünyasında, bir şeyin varlığı zıddının varlığına bağlıdır ki, ‘değişmezlik’ olmadan değişmenin olması ve anlaşılması mümkün değildir. Öyleyse, hayatta asıl temel, değişme değil, ‘değişmemezlik’tir ve değişen sadece görüntülerdir.
Mesela,
insan unsurlar âleminden anne karnına düşer; orada belli merhalelerden geçtikten
sonra dünyaya gelir ve belli bir büyüme sürecine girer. Bunların her birini bir
değişme kabul edebiliriz. Fakat, bütün bu değişmelerin altında değişmez esaslar
vardır. Neşv ü nema kanunu vardır; her insan için geçerli olan biyolojik
kanunlar vardır. Batı düşüncesi, bir yandan değişmeyi esas alırken, bir
yandan da tabiat kanunlarına ‘asliyet ve yaratıcılık’ vermekle, kendi
kendisiyle tenakuza düştüğünün belki farkında bile değildir. İkinci
olarak, insan, aslıyla ve fıtratıyla ilk insandan bu yana hiç değişmemiştir. O
hep iki ayaklıdır, iki gözlüdür.. Her zaman yeme, içme, uyuma..
ihtiyacı duymuştur. Her zaman, soğukta üşümüş, sıcakta yanmıştır.
Bütün bunların ötesinde onun her zaman Ben neyim? Nereden geliyorum? Nereye
gidiyorum? Bu yolculuğumda rehberim kimdir? Hayat nedir? Dünya nedir?
Varlık nedir?” sorularını asırlardır sorup durduğuna en büyük şahid,
yaşayıp gitmiş yüzbinlerce filozof, yüzlerce felsefî akım, yüz yirmi dört
bin peygamber ve milyonla evliya ve asfiyadır. Demek ki, insan hiç
değişmemiştir. Hayatın tanziminde ve kâinatın işleyişinde geçerli olan ana
kanunların bu şekilde değişmemiş olması, insan için değişmez prensip ve
değerlerin varlığını da gerekli kılmıştır. Mesela, hırsızlık, kumar,
soygun, haksız yere adam öldürme, aldatma, hile, entrika.. hiçbir zaman,
insanlık tarihinin hiçbir diliminde meşru addedilmemiş ve fazilet olarak
kabul edilmemiştir. Bunun yanı sıra, doğruluk, güvenilirlilik, cömertlik,
yardım severlik.. gibi faziletler de, en dejenere toplumlarda bile bir
fazilet olarak alkışlanmıştır. Her yerde ve her zaman bütün insanlığın kabul
ettiği bu temel prensipler, beşerî hukuk sistemlerinde bile temel olma
fonksiyonu görmüştür. Sonra, insan daima inanma ve ibadet etme, üstün bir
varlığa dayanma ihtiyacı içinde olmuş, inanç ve ibadet, ilk günden bu yana
hayatının en temel yanları olarak kalmıştır. Şu halde, haberleşme ve ulaşım
vasıtalarının değişmesi, yiyecek ve giyecek madde çeşitlerinin kısmen
artması, teknolojide kaydedilen gelişmeler ve değişir gördüğümüz daha başka
şeyler, hiçbir zaman hayatta ‘değişme’nin esas olduğunu göstermez. Kaldı
ki, insan, irade sahibidir ve ‘değişme’ gibi olmayan kanunlara tâbi olamaz.
Değişmeyi esas kabul edenlere sorulması gereken en güzel soru, niye her
şeyi kendi haline bırakmayıp, insanları ve toplumları değiştirmeye
çalıştıklarıdır. Demek ki, ‘değişme’ Batı’nın başka milletleri istismar
gayesiyle değiştirme istikametinde kullandığı bir efsaneden başka bir şey
değildir. 
Meselenin bir başka yönü de var ki, buna da temas etmemiz yerinde olacaktır. İnsan, bilhassa ülfet gibi faktörlerle fikren ve ruhen bir pörsüme, bir yosun tutma içine girebilir. Hâlbuki insana düşen, her zaman canlı ve dinamik olmadır. Aksi, tehlikeli bir ‘entropi’dir ki, insanın hem manen kıyametine, hem de maddeten kıyametine yol açar. “Atalet, adem hesabına işlemektir.” Hem, maddî, hem mânevî, hem de sağlık yönünden böyledir bu. Dolayısıyla insan, bedenini, zihnî fakültelerini ve mânevî letaifini sürekli sulamak, tefekkür, tezekkür, ibadet, okuma ve çalışma gibi faaliyetlerle devamlı surette bir tekamül ve yenileşme içinde olmak zorundadır. Ayrıca, bunun tersi yönde bir gidiş de bir tereddidir, bir sükuttur. İşte fert ve toplum plânında bu şekilde tekâmül ve tereddi çizgisinde gidip gelmeler ve bu mânâda değişmeler, fert ve toplumlar hakkındaki İlâhî kader kaleminin yazdığı veya yazacağı yazının mahiyetini tayinde önemli bir yere sahiptir. “Bir millet, kendini değiştirmedikçe, Allah da onların durumunu değiştirmez” ve “Umulur ki, Rabbiniz size rahmet eder, ama, dönerseniz, Biz de döneriz” ayetleri, bu hakikate parmak basmaktadır. Bu mânâda Müslüman ve İslâm toplumu, hiçbir zaman atıl ve yosun bağlamış değildir ve olamaz. Dolayısıyla, Müslüman daima bir yenilenme ve tekâmülü yaşayan insandır, fakat bu, hiçbir zaman, Batı’nın zihinlerimize zerketmeğe çalıştığı mânâda bir değişme değildir; ilmen, manen bir tekamüldür, sürekli yenilenmedir.
Bu mevzuda, Müslümanlar sık sık, ‘ilerlemeğe’ karşı ve İslâm da ilme ve ilmî teknolojik gelişmelere muhalif gibi gösterilmeğe çalışılmıştır. Bu ise, apaçık bir göz boyamadır. Bu hususta, gerekli cevaplar verilmiş ve söylenmesi gerekenler söylenmiştir. Kur’an-ı Kerim, sürekli tefekkürden, araştırmadan bahseder. Ayrıca, ilimlerin asıl kurucularının da müslümanlar olduğu, bugün artık inkârı mümkün olmayan tarihî bir vakıadır. Müslümanın mânevi tekamülü, zihnî yenilenmesi, sürekli olarak, Allah’ın ayetlerinin meşheri ve isimlerinin tecelli sahası olan tabiat ve hâdiseler üzerinde tefekkürle çok yakından bağlantılıdır ve bu, tahkiki bir imana sahip olmanın da vazgeçilmez şartlarındandır.
Ne var ki, bütün bunlar, Batı’nın anladığı ve takdim ettiği mânâda bir değişimi ifade etmediği gibi, yukarıda arzetmeğe çalışıldığı üzere, insan ve toplumlar için tereddi de söz konusudur. Nasıl, tarihin geriye çevrilemezliği ve hep ileriye doğru bir değişme temeline dayanan Marksizm iflas etmiştir; aynı şekilde, dünyaya istedikleri şekli vermek için ileri sürülen değişim fikri de, Batı medeniyetinin yakın bir gelecekte iflasını ilanıyla tarihe karışacaktır. Neticede, yüz yirmi dört bin peygamberin tebliğ ettiği, değişmez gerçeklere dayanan ve insanı bu gerçekler çerçevesinde maddî-mânevî tekamüle çağıran Allah’ın dini, yani İslâm, yine son sözü söyleyecek ve her şeyin hakikati bir defa daha insanlık çapında ortaya çıkacaktır.