Sızıntı Arşivi

Ocak 2004 · s. 616 · 8 dakikalık okuma

Damlalar

Damlalar · Edebiyat

Simurg

Mahmut Kaplan

Doğudan gelen yolcu
Yüreğinde dayanılmaz esrarı
Ötesine doğru adım adım
Işığın gümüş aydınlığında
Yunus ve Hallaç
Şey-i vahid belki
Muhakkak
Kopar bağrındaki yumruları
Belki belki belkileri
Fırlat at
Şey-i mutlak mutlak
Sen ben arada duvar
Uzat ellerini Şems
Ya Hazreti Mevlana
Kimya bir gizli dünya
Aşk 'ah mine’l-aşk'
Ağır aksak
Gözlerinin tuzağında bülbül
Ayaklar özgür
Ağır bir yük mü taşır
Kalb ülkesi
Hayret içinde
Suretler suretler aynalarda
Kaşların önünde set
Mihrab bir özge liman
Hıçkır
Güneşe bak bütün aynaları
Kır
Rahle iki kanat uç
Duvarların ötesi ışık
Diz dize Muhyiddin Cüneyd
Kırmış el fenerini Bahaüddin
Cübbesi bomboş ondan
O'na terk etmiş bütün
Ben bir varsayım
Bir bilmece
Karışık
Yedi renk birdir tanı
Gör güneş zahir işte
Aç kanatlarını
Simurg
Kafdağı'na uç.

Yeniden diriliş

Akif Cemil

Ya var veya yok, ikisinden biri
Yok diyene kim getirmiş haberi?

Var der Hak, Resul, Nebiler, Veliler.
Hepsi ahiretten haber verirler

İnanırsın bir şey dese deliler,
Birkaç değil binlercedir deliller

Hem kışın arkası nasıl bahardır,
Geceden sonra gelen de nehardır

İnsan tohumu girince toprağa,
Kuru kemikler dönüşür yaprağa

Burada yerini bulmuyor adalet
Orada hak yerine gelir elbet

Dünya, ukbaya göre pasaklıdır
Bura gölge, asıl, orda saklıdır

Çocuk; cennet kuşu oldu, der, ölen.
Bekler onları orada bir şölen.

Gençlerin fıtratında var şaşkınlık,
Ahiret fikriyle etmez taşkınlık.

Sonsuz gençlik fikri teselli eder,
İhtiyarlarda kalmaz gam ve keder.

Sancımız devasızlığımızdan değil, dertsizliğimizdendir

Elif Azaklı

Deva bulamayan bir yaradır Sen'siz muhabbetler. Ne yazar ki kelam, ne söyleyebilir ki yürek Sana dair. Kalb neyi saklamıştır sevgine dair ki, dökebilsin serancamını. Sancımız devasızlığımızdan değil, dertsizliğimizdendir. Özlemler nedendir çağlar ötesine.
Biz hayata gözlerimizi zamanzedeler olarak açtık. Çoktan uzaklaştırılmıştık Sen'den. Yanağına batan zırhın haberini geç aldık, yetim başı okşayan ellerinin merhametini sonraları içti sinirlerimiz. Gözlerinin içindeki muhabbetten içemedik doyasıya, sesini duyup coşamadık bestelerinle. 'Ümmeti!' deyip sahiplendiğini, 'kardeşlerim!' deyip bizi beklediğini, vefanın Sen'de çiçeklendiğini, umudun Sen'de yeşerdiğini söylemediler bize. Sonra biz Sen'den bihaber ne tufanlar yaşadık. Savrulduk çağın gri tonlarında, renkleri bile öyle anlamsızlaştı ki. Yetimler hep ağladı Sen'sizlikten. Gözyaşlarına bile hançer saplandı ümmetinin.
Biz hayata gözlerimizi kurak bir günde açtık. Sevgisizlikten çöl çöl olmuştu yürekler. Sen'siz medeniyeterin, kalbleri taş kesilmiş yıkıntılarının arasında ezildik. Horlanan, hakir görülen bizdik. Sonra Sen'in adının duyulduğu coğrafyalardan masumların feryadı duyulur oldu. Biz kalpleri sancılı doğanlardık, uzaktık çünkü Sen'den.
Biz hayata gözlerimizi büyük bir boşlukta açtık. Ne yapacağımızı bilemez bir halde, kum gibi dağılıverdik. Vehimlerimizle baş başa bulduk kendimizi, bir aklımız bir de şüphelerimiz vardı. Hiç açlıktan midemize taş bağlamadık, yamalı entarilerimiz de olmadı, kerpiç de taşımadık, ama ezildik batmanlarca manevi yükün altında. Lezzetler eleme, mutluluklar anlamsızlığa davetiyeydi Sen'siz bir hayatta.
Biz hayata gözlerimizi özlemlerle açtık. Önce bilemedik neyi özleyeceğimizi. Baldıran zehri günlerin ardından, düşe kalka tozlu bir yolda bulduk kendimizi. Kirlenmiştik. Ne çareler aradık arınmak için, çağın vebalarından. Katranlara bulanmıştık sanki. Ruhumuza yapışan kenelerden vesilenle sıyrıldığımız günden beri de, darmadağın olan parçalarımızı aradık durduk. Mahveden yalnızlıklarda eridik sonra. Sen bizi kardeş ilan etmiştin oysa.
Biz hayata gözlerimizi ikindilerde açtık. Hayatımızın güneşi Sen'din, bunu bilemiyorduk. Güneşin bile farkında değildik. Karanlığa doğru sürüklendik. Sen'siz geceler yıldızsızdı, ay hiç doğmuyordu içimize, ferahlayamıyorduk. Ne uyutan masallar dinledik; Leyla'yı, Züleyha'yı anlatanlar Sen'i anlatmadılar bize. Sonra kızdılar, aşka dair kayıtsız kalmakla suçlandık. Oysa zaten mecazi aşkların dar hendesesinde yorulmuştu kalbimiz.
Biz hayata gözlerimizi sonbaharlarda açtık. Sarı bir hüzündü kainatın bize hediye ettiği. Yaprak dökümüydü ya, savrulduk biz de, karar kılamadığımız duygu tonlarımızda. Eylül hüzün ayıydı; ama Sen'in adının bestelerini taşımayan kaldırımlar kadar daraltmıyordu içimizi. Mantar biter gibi, çözümsüz sorular üreten aklımız, iyileşemeyen, asla yeşermeyecek olan yanlarımızın fotoğrafını tutuşturuyordu elimize. Yaprak yere dökülünce, çürüyüp kaybolur. İnsan doğar ve ölür. Hepsi bu diyenler, sonra sırf Sen'i gizlemek, bizi Sen'den koparmak için üretilen teoriler... İşte bunlar çürüttü beynimizi, sonbaharda toprağa düşen yaprak gibi. Halbuki Sen dirilişi vaadediyordun. Çünkü Sen ilkbaharda gelmiştin. Nisandın çiçek çiçek açan. Ölümün ardından dirilişi anlatan kainat... Eylülü, yani yaprak dökümünü yaşayanlar, yani Sen'i, yani baharı, yani dirilişi yaşayacaklar bir gün.
Evet... Biz hayata gözlerimizi Sen'sizlikte açtık. Sen'in adını ezberleyerek büyümedi birçoğumuz, büyüdüğümüzde ise çağın gereklerini sürdüler önümüze. Ama yetmedi bütün bunlar, ne de asırlar... Bu yüreklere mesafe konulamazdı. Ruh biliyordu, asırlarca önceki 'kardeşlerim!' hitabını. Silinmiyordu çünkü Sana ait hiçbir güzellik. Şimdi ben kırık dökük ifadelerimle neyi anlatabileceğimi bilmiyorum. Özlemimizi mi, yoksa akıllarımızdan zorla sıyırdığımız ütopyalarımızı mı? Kalem çizemez ki sevginin portresini. Ne söylense Sana dair, eksik kalır şimdi.

Bir yağmur sonrası

Zahir Ertekin

"Biz, rüzgarları aşılayıcı olarak gönderdik.
Derken gökten yağmur indirip onunla sizi suladık." (Hicr,15/22)
Evet 'bir taraftan, yağmur damlaları bitirmek üzere bulutun aşılanmasını ve rahmetin müjdecisi olan rüzgar' diğer taraftan, ağlamanın neticelerini bilmeyen bulutların semavi çığlıkları. Yeryüzüne yağmur daima yağar. Ancak yağmur bulutları rahmete liyakatli yerleri kollar. Rahmete bağrımız ne kadar açık? Biz ne kadar çoraklaşmışız. Ruhlarımız rahmete ne kadar susamış. İçimizdeki denizler ne denli müptelasıdır yağmurun? Ormanlarımız ne kadar yeşil? Yahut yeşilliğe ne kadar susamış çorak tarlalarımız? Sahillerimiz ne kadar temiz ve biz kendimize ne kadar güveniyoruz? Gönüllerimiz ne kadar az pörsük? Gönüllerimizin damla hasretini ne derece giderebilecek yoğunluk içerisindeyiz? Göz pınarlarımız billurlaşmaya ne kadar amade? Gözlerimizden rahmet damlalarına, gönül huzuru ile salabileceğimiz kaç katreye sahibiz? Kaç zamandan beri yağmur hasretiyle tutuşmuş kalblerimiz? Bir yağmur sonrası yeşerebilecek düşüncelerimize tanıklık eder mi avare duruşumuz? Bakışlarımız yüce dergaha -yağmurların getirdiği kokular içerisinde- ne kadar dönük olduklarının idraki içerisinde?
Dolunun ve yağmurun rahmet olduğunu biliyordum. Ancak sadece biliyordum. Efendimiz'in alemlere (kainata) rahmet (yağmur) olduğunu Cenab-ı Mevla açıkça belirtmiş. Yağmur ve rahmet... Gerçekten rahmette rahat vardır. Bir yerde; 'Efendimiz’in (rahmet) risaletinin nurunu kainattan çıkarırsanız, kainat vefat eder.' dendiği gibi, yağmurun hayatımızla olan irtibatının kesilmesi, dünyanın, dolayısıyla hayatın vefat etmesi demek olacaktır. Bu gerçeği yaşamak, yağmurla pazarlıksız ve umursayarak karşılaşmak, karşılaşıp onunla hasbıhal etmekten geçtiğini söylemek istiyorum.
Yağmur damlalarında rahmet esintilerini görebilmek bambaşka bir güzellik. Düşen her bir damlanın evvela yüreğinizi öperek yerlere serildiğini hissetmeniz farklı bir huzur kaynağı, apayrı bir heyecan. Hani aniden irkilmeler yaşar ya insan, bir refleks ile harekete geçer ya insan bedeni, işte damlanın ruhtaki sezgisi, rahmetin bereket olduğunu anlama, ihsanla buluşma anı. İhsan; O’nu görür gibi hazırlanmaya koyulmak... Yağmurlara katacak bir sermayesi olmayan gözlerin onu görme ihtimalinin olmadığını bilerek yolculuğa koyulmak... Ve yine her an O'nun tarafından gözetildiğini hissederek O'na giden yollara revan olmak. İhsan ve yağmur.. ardı arkası kesilmeyen güzellikler deryası...
Yağmuru hiç bu kadar sevmemiştim. Yağmuru bu kadar sevebileceğimi de hiç düşünmemiştim. Yağmurun gözyaşlarına nasıl karıştığını, göz pınarlarından akan yaşlar ile gökten inen yaşların bu kadar kardeşçe birbirlerine sarılabileceklerini ve yağmur damlalarının sıcak, nefessiz ve tuzlu gözyaşlarıyla bu denli sıcak temas kurabileceğini, kendi gibi dertleri de serinletebileceğini hiç bilememiştim. Bu kadar enfes, bir o kadar rahatlatıcı. Arındırıyordu adeta bütün nefsani duygulardan. Kinden nefretten sıyırıyordu sanki. Kirli düşüncelere ve batıl duygulara dokunarak uyuşturuyordu onları. Katı duyguları da harekete geçiriyordu. 'alemlere rahmet' sırrını başka türlü anlamak mümkün görünmüyordu zaten. Efendimiz'in yağmur ile irtibatını yine yağmur damlaları eşliğinde anlamak çok güzel oluyordu.
Beklediğimin çok üstünde güzeldi bugün yağmur. Yağmur yine rahmetti. Fakat bunu anlayabilmek liyakat kesbetmeyi gerektiriyordu. Bugün bambaşkaydı yağmur. Hiç bu kadar ıslanasım gelmemişti. Islanırken temizlendiğimi, temizlenirken güzelleştiğimi de bu kadar hissetmemiştim. Gideceğim yerde bekleniyordum oysa. Arabaya binebilir, yahut yağmurun durmasını bekleyerek bir köşeye çekilebilirdim. Yüreğim yağmura doğru götürüyordu adımlarımı. Adımlarım sonbaharın tozlarıyla ağırlaşmıştı ve adımlarım yağmur yüklüydü. Ağırlaşan kalb kadar yavaştı adımlarım. Rahmete muhtaç olduğumu yüreğim kadar bilmese de adımlarım... Beni çeken ayaklarım rahatsız görünseler de, yağmur alkış tutuyordu yüreğimde. Beni taşıyacak yüreğimin olmadığını/kalmadığını yağmur ne de güzel anlatıyordu bana. Sanki bugün yağmur, sadece benim için yağıyordu. Altından çıkamayacağım yükü görmüşçesine imdadıma koşuyor ve özlemle yüzüme gözüme şifa buseleri dokunduruyordu. Ne ağırlıklar hafiflermiş onun altında. Onun rahmet olması kadar bayram yaşanıyordu içimde.
Dokunun ona, inanın ıslatmayacaktır sizi. Korkmayın incitmez. Onu sadece ağlamak isteyen anlayabilir. Ve ancak onu anlayan ağlayabilir. Kapalı bir yer ile buluşmak ondan uzak durmak için kafi sebep.
Yağmur! Seni bana yollayan ne büyük kerem sahibi. İmdadıma koşturdu seni en büyük ihsan sahibi. Nefessiz soluk alışıma seninle tekrar başladım. Yağmur! Bir bahar muştusuyla in bağrı yanıkların çöllerine. Öyle bir gelişle gel ki, hazanlar hüzünlerden ayrılsın. Dünya sensiz zindan, zindan sensiz Kerbela. Adın uzlaşmanın yıkanmanın tadıydı. Kader, ne de güzel buluşturmuştu ikimizi. Ne kadar cömertçe yağardın en girilemez yerlere bile. Senin bu günkü bakışına hayran kaldım.
Yağmurun gönülde gökkuşağı gibi açması ne güzeldir. Yere inmeden yüreğime inen damlaların tesirini gördükçe, yere inen damlaların ne denli önem arz ettiklerini anlıyordum. O'nun risaletini kabul etmemiş nasipsizlerin kurak bir hayat yaşadıklarını ve susuzluktan kırılmak üzere olan kalblerinin ne kadar kara olduğunu da... Dünyalarını onun rahmet damlalarına açamayanların nasipsizliklerini bilmem ki anlatmaya hacet var mı? Ölümsüzlük ancak onu idrak etmiş ruhlara verilmiş bir hediyedir. Asırların en çürük zihniyetleri ancak O'nun iki dudağı arasında yağan katrelerin gölgelerine sığınanlara verilecek: Nasipsizlik bir feryat bir çığlık oluverir de kimseye ulaşmayan. / Ne mutlu bu kutlu rahmetin katreleri ile ıslanana, ıslatana...

Bir dua

Arzu Çetin

Bir güvercin şarkısı olsa
En az çocukluğum kadar uzun
Bulutlar öyle uzak kalsa
Güneşi alıp yollasam sana
Dualar ne güzeldir, bilir misin?
Yanmak var ya hazin gamzelerde
Bir sahilden daha ıslak kirpiklerim
Ve kumsaldan daha yanık bağrım
Duam var ya senden başka,
Dualarım var ya ruhuma tanık.
En olmayan arzuların peşinde
'Amin!' dediğim içli nefesin içinde.
Kalbleri tanımayanların öldüğü
Ve yine dualarla gömüldüğü.

Bir kutlu sevda başlar boz tepelerde
Bilmem bir dua daha olur mu serde?
Asil gölgeliklerin perdesinde
Yitmemiş sevda kim bilir nerede?
Dualar ne güzeldir oysa, bilir misin?
Gece gibi bakar mısın yıldıza,
Peki, annem gibi ağlar mısın?
En uzak çocukluğa dahi düşse seher
Bir dua da sen okur musun?
Bir duam da sen olur musun?

Dua

Arslan Mayda

Engin bir boşlukta buldum kendimi
Ne bilmişim beni, ne bildim Seni
Çaresiz, güçsüzüm doğduğum gibi
Başını alıp gitmişler olmuşum
Sensizlik içinde darda kalmışım

Irmağın deryaya coştuğu gibi
Yavrunun anneye koştuğu gibi
Güneşin gurubu aştığı gibi
Bayram beklentisiyle geldim
Mülk sahibi, af sahibi Seni bildim

Yıldızın geceye gelişindeyim
Kuşların yuvaya dönüşündeyim
Nefsimin günaha gülüşündeyim
Rahmetin tevbekar mücrimler arar
Lütfedip vermezsen kimlere yarar

Aklımı taşlara vurdum
Geçmişi günahla yudum
Yok başkasından umudum
Rüzgarın bulutu sildiği gibi
Sensin Gaffar diyenlerin sahibi

Suya muhtaçsa balıklar
Güle vatansa topraklar
Yavru ağlar anne kucaklar
Susuz topraksız annesiz gibiyim
Affet! Senden gayri kime gideyim

Nefisle kendimden kaçtım
Çareme hastalık saçtım
Elimi tevbeyle açtım
Affetmeyi seven Sensin
Mücrimler çok!... Şükür desin

Rahmet değen canlar ölmez
Haşa! Sana sual olmaz
Akılsa cevapsız kalmaz
Geçti sonsuzu rahmetin
Bilmem kime bu rahmetin.