Sızıntı Arşivi

Ekim 2003 · s. 460 · 9 dakikalık okuma

Damlalar

Damlalar · Edebiyat

Güle hasret

Elif Kara

Ey Nebiler Nebisi, ey yüreklerde sönmek bilmeyen ateş! Her zaman ve mekanın efendisi, hiçbir sıfatın kendisini anlamaya yetmeyeceği güzeller güzeli, salat ve selam üzerine olsun!
O gün bütün günlerden güzel, o gün bütün günlerden mukaddesti. alemlerin Rabbi'nin elçisi gelmişti dünyaya. Nurla aydınlanmıştı her yer. Su serpilmişti yüreklere. Binlerce alem gelişini müjdelemişti. Boynu bükük çiçekler şaha kalkmıştı. Ağaçlar zikirde; dağ, taş ve bütün yaratılmışlar Sana selam durmuştu. Diri diri toprağa gömülen kardeşim, zalimin zulmüyle ölen anam ve anası gözlerinin önünde haince katledilen ağabeyim yolunu gözlüyordu. Hoş geldin, ya Allah'ın Resulü, hoş geldin ey Nebiler Nebisi!
Bir kez olsun vazgeçmedin davandan, bir kez olsun gururlanıp dönmedin yolundan. Ruhunda kötüye, çirkine dair hiçbir sıfata yer yoktu. Melekler ve insanlar sana gıpta ile bakıyordu. Bir nurdun yüreklerde beklenen. Ah Efendim! Bizim için ağlamaktan gözüne mil çekerdi geceler. O eski yıpranmış sedirin üstünde sırtın nasır bağlardı. Sabaha huzur-u İlahi'de dua ederdin. Gelen bütün peygamberler darda kalıp Allah'tan dileklerde bulunurdu. Seninse tek dileğin ümmetine şefaatçı olmaktı. Allah'ın, 'İstersen onları helak edeyim.' diye buyurduğu bezmde, seni inkar edip küfre giren bir kavim için bedduada bulunmadın. Bizler için ağladığın, yalvardığın gün ve gecenin haddi hesabı yok. Doğarken bile 'ümmetim!' demiştin. Ve son nefesini verdiğinde cihan ağladı. Bir daha böyle bir ışık düşmeyecekti yeryüzüne. Bir daha böyle bir nur gelmeyecekti.
Ve bugün, ey Allah'ın Resulü!... Gecelerce ağlayıp yalvarmalarını, çektiğin ızdırapları unutup zevke dalan biz ümmetini bağışlayacak mısın? Sırtını nasır bağlatan sedirden ziyade; kardeşinle paylaştığın bir bardak sudan ziyade; yokluğundan, acından, derdinden ziyade; bugün rahat yataklarımızda yatan, sofralarını hem Rabbinin verdiği rızıkla donatıp, hem O'na hamd etmeyen, gaflette yaşayan biz ümmetini bağışlayacak mısın? Doğduğun günden bizi garip bıraktığın güne kadar, bugünden mahşere, mahşerden ebediyete kadar uğruna çırpındığın ümmetin, şimdi başka bir halde. Kıyamete kadar vakit isteyip Allah'ın huzurundan ayrılan şeytandan yaralar alıyor. 'Yapmayın' dedin, yaptık; 'etmeyin' dedin, ettik. Ne gözyaşı döktük, huzur-u İlahi'de, ne de çektiklerini hatıra getirdik. Tez elden unuttuk gitti.
Bizi yine de sever misin? 'Tek dileğim onlara şefaatçı olmak.' dediğin ümmetinden sayar mısın bizleri? Harama bakan gözlerimizi, 'Allah' nağmelerinden ziyade boş olan her şeyi işiten kulaklarımızı; duadan ziyade boş şeyler için kullandığımız ellerimizi, ayaklarımızı; boş emeller, dünyalık lezzetler peşinden koşan bedenimizi ve körelip nasırlaşmış ruhlarımızı ümmetliğine kabul eder misin?
'Nefsimden sonra en çok seni seviyorum.' diyen Hz Ömer'e 'Olmadı ya Ömer, beni nefsinden daha çok sevmelisin.' demiştin. O da sana 'Şimdi seni nefsimden daha çok seviyorum.' demişti. Şimdi Allah'ı ve Seni unutup, nefsin kölesi olmuş, kula kulluk eden gönüllerimizi bağışlayacak mısın?
Cihan kadar bir ateş kavurur bizi. Huzura gelmek istesek Rabb’im, Sana kavuşmak istesek, neyimiz var ki, ahiret yolculuğunda yanımızda götürecek? Kabir bir cehennem çukuruna dönüşünce, ne gidecek yolumuz ne de mecalimiz olacak. Ne Allah'a kulluk, ne de Sana ümmetlik yapabildik, ey Allah'ın Resulü! Ümmetine 'kardeşlerim' derdin hep. Biz senin yoluna yoldaş, yanına yandaş ve Sana kardeş olabilir miyiz? Medine'nin yollarında taş, ayağının izlerinde toz olsak, yansak, uğrunda virane olsak, Sana layık, şefaatine nail olabilir miyiz?
Ya Rabb’im! Yine de bu günahkar kullarının, divanından başka gidecek yerleri, kapından başka çalacak kapıları yok. Bizi Peygamber Efendimiz'in şefaatine nail kıl. O'nu haykırışımızdan, af dileyişimizden, yakarışımızdan haberdar eyle. Şeytanın şerrinden, namerdin zulmünden, cümle kötülüklerden ve en önemlisi de Rabbim, en önemlisi nefsimizden Sana sığınırız. Bizleri Efendimiz'e ve Sana mahçup bırakacak davranışlardan koru. Hamd ve senalar Sana olsun.

Ne bilsin

Arzu Çetin

Eller ne bilsin gönlünü
Vefaya adanmış benliğinin sesini
Fedakarlığı sözde bırakmayan gayretini
Allah'a adanmış gönlünü
Eller ne bilsin.

Anlık değil ömürlük iş seni yaşamak
Seninle yaşamayan ne bilsin saflığı
Rabb’in rızasını isteyen dostluğu
İçten paylaşımı
Yılların çilesini iki omuzda taşımayı
Ellerini tutmayan hele
Ne bilsin yardanlığı
Sımsıkı sarılmadan ulviyetle duran benliğine
Şöyle bir yudumlamadan gözlerindeki arkadaşlığı
Kardeşliği kucağından öteye götüremeyen
Ne bilsin senin de ulviyete yanmışlığını

Eller ne bilsin seni, bilememişken kendini
Uçuruma çıkmayan nasıl bilmezse kardeleni
Gözlerini kapayan öyle görmez sevgini
Bencilliğin adını dahi bilmezsin ya sen
Eller ne bilsin
'Ben' demekten nefret ettiğini
Dostunun elleriyle sabahlamayan
Bir kez olsun öylesine ağlamayan ne bilsin
Ne bilsin ellerini hiç emanet bırakmayan
Demet demet güllerine bir de papatya koymayan
Ne bilsin bir yola da seninle çıkmayan
Eller ne bilsin seni, kalbine bakmadan
Eller ne bilsin ellerini tutmadan.

Göçmen kuşlar

Ayşe Yiğit

Kuşlar vardır: göçmen kuşlar... İklimler aşar, mevsimleri kanat uçlarında taşır, diyar diyar.
Doğup büyüdükleri yerlerden çok uzaklarda olsalar bile, kendilerine bir yuva kurar; o uzak illeri mesken tutar ve hiç şikayet etmeden hayatlarını sürdürürler. Mevsimler, diyarlar değişir; bu kuşlar, sevdalarını, umutlarını ve rüyalarını heybelerinde götürüp serpiştirdikleri iklimlerden, doğup büyüdükleri illere, bu kez kanat uçlarına taktıkları uzak diyarların kokularını taşır; umuda susamış topraklarımıza yeni aşklar serpiştirirler. Gagalarında hiçbir yerde yetişmeyen nadide çiçeklerin, yemişlerin tohumlarını taşır, gittikleri yerlere götürler:
Koç yiğitler var gönül dünyasında / Aramızda cefasına dururlar / Ruhlarıyla semanın verasında / Lutfedip aramızda bulunurlar.
İşte bu göçmen kuşların dönüş mevsiminde, onların kanat sesleri çağıldıyor, şenlendiriyor yaşadığım beldeyi. Cıvıltılarla şen şakrak etrafımızda dolanıyor; akşam muhabbetleri, dost meclisleri derken, o iklimden bu iklime taşıdıkları sevda hikayelerini avuç avuç saçıyorlar ruhlarımıza. Kimi Petersburg akşamlarını anlatıyor, kimi Minsk gecelerini... Kimi Moğolistan'ın uçsuz bucaksız enginlerinden gelmiş bir yiğidin terkisinde, oralara gelin olarak uçmanın heyecanını yaşıyor:
Ay gibidir vicdanları yüzleri / Gökten inmiş melek gibi dururlar / adeta şeker-şerbettir sözleri / Dinleyenleri gönülden vururlar.
Bunlardan bir kara gözlüyle tanıştım daha dün. Aynı yaz sıcağında aynı piknik yerinde buluştuk. Aynı sofraya diz çöküp, saatlerce aynı sevdanın delileri olarak dertleştiğimiz bu güzel insan, sevdaya susuz kalmış nice gönülle ve o diyarların insanlarıyla yaşadığı birbirinden güzel hatırayı paylaştı. Her birimizi, yüreğinde götürdüğü sevda fidelerinin kök saldığı o soğuk, karlı iklimlerin aşk ve ümit coğrafyasında gezdirdi. Yanında, o coğrafyayı paylaşmış gibi duran, başka nur çehreler de vardı; ve onlarla konuşurken, oturduğumuz zeminden yukarılara havalanır gibi olduk. Öylece, çıktığımız yerde dinledik, o uzak diyarlarda yaşanan muhabbet ve diğerkamlık hikayelerini. Saatler sonra ayaklarımız yere erdiğinde, her birimiz, 'İmkan olsa şu an, biz de oralarda olabilsek.' noktasındaydık.
Kucağında orada dünyaya gelmiş bir gurbet bebeğiyle bu anneler veya üç günlük taze gelin olan bu kara gözlüler, şimdi tatillerini bitirip geldikleri diyarlara gidiyorlar. Kimi sebze ve meyveleri konserve yapıp gittikleri ülkeye götürmeye hazırlanıyor, kimi buradan gittikten beş ay sonra doğacak bebeğine orada bulamayacağı kıyafetleri temin ediyor. Şaire rağmen, 'seferinden memnun olup geri dönmeyi düşünmeyen' kutlu yolcular bunlar:
Bu mevsim o kadar coşkun ki sular / Çığlık çığlık vadi, dere inliyor / Sular gibi köpürüyor duygular / 'Gel sonsuza yelken açalım' diyor.
Sizin iklimlere de bu gurbet kuşları, bu muhabbet fedaileri, bu göçmen kuşlar geldiyse, gidin birinin kapısını çalın ve nergis bakışlı bu insanlarla tanışın lütfen. Adını duysanız bile, haritada yerini göstermeyeceğiniz nice uzak diyarlara, 'bir kahve içme' kolaylığıyla uçan bu civanlar ve kara gözlülerden dinleyeceğiniz aşk, şevk ve fedakarlık hikayeleri, hayatın hangi noktasında ve ne halde olursanız olun, içinize yaşama sevinci estirecek, ertesi sabah uyandığınızda, yaşadığınız ülkenin problemleri sizi ilgilendirmez olacak. Bütün dertleriniz, başkalarını mutlu etmek için kendini feda etmiş bu göçmen kuşlarla birlikte uçup gidecek ve size buralara sahip çıkma derdinden başka bir şey kalmayacak. Bir de yüreğinizin orta yerinde, o güne kadar hissetmediğiniz garip bir sızı, bu gidenler yeniden dönene dek sürecek.


Yarınlar bizim

İbrahim Yılmazer

Özlemin alev alev
Yakar da ruhumu
Dayan der yüreğim / Dayan!
Şu uzayan geceye
Şu bitmeyen güne
Şu geçmeyen zamana dayan!..
Sıkmasın seni / Bir cendere gibi
Bu sisli mekan
Duvarlar ezmesin
Çökmesin üstüne
Bir kabus gibi tavan
Bırak sevdiğin uzaklarda olsun
Ne çıkar
Bahar yüklü hülyalar ‘biz’im

Dağlasa yüreğim / oluk oluk
Hicran yüklü özlemler
Ne gam, prangaya vurulmaz ya!
Yürek yakan sevdalar
Ne çıkar
Sevgi dolu yarınlar ‘biz’im

Bırak doğmasın seherde güneş,
Gecede ay
Görünmesin semada yıldızlar
Esmesin baharda rüzgar
Yağmasın sağanaklar / Sen yoksan
Ne çıkar
Bin bir renkli rüyalar ‘biz’im

Her zaman
Zora da çıksa bu yollar
Sen varsın ya
Ne çıkar
Yarınlar ‘biz’im


Meleğim orda kaldı

Nevzat Ketenci

Irak'taki kara gözlü kara bahtlı küçük kız
Yitirilmiş uzak bir zaman olsam gözlerinde

Firavun'un ateşine gülümserken bakışın
Utancından titreyen duman olsam gözlerinde

Hasta ruhlar yüzündeki ışıltıya göz dikmiş
Bu onulmaz derdine derman olsam gözlerinde

Bir büyü var, hiç sitem yok ışıltılı yüzünde
Şikayetle dolu bir ferman olsam gözlerinde

Tırpan zalim, göğermeden boyun büktü başaklar
Matemle kavrulan bir harman olsam gözlerinde

Teklifsiz gülümsüyorsun celladının yüzüne
Rızaya boyun eğmiş kurban olsam gözlerinde

Utancın ev ev dolaşır, kapıları tokmaklar
Kaçacak bir delik yok, pinhan olsam gözlerinde

Bakışların insanlıktan bir eser mi arıyor
Korlaşmış yüreğimle burhan olsam gözlerinde

Sevgi, barış, kardeşlik şimdilik hepten bir masal
Asr-ı Saadet'te süren devran olsam gözlerinde.


Bahar

Tahir Kürekçi

Hüzünlü bir kış günü tanımıştım ben seni
Cevapsızdı, binlerce soru vardı kafamda
Olmazları olduran bir sesti duyduklarım
Az daha gelmeseydin savrulurdum tufanda

Cürüm üstüne cürüm hasret üstüne hasret
Nedense anlamadı bir nesil bu feryadı
Aşkla ve hiç bitmeyen bir sevda ile bağlı
Ilıdı ızdırapla esen buz gibi rüzgar

Eridi nefesiyle aysbergleri nefretin
Muştularken baharı hiç bahar yaşamadan
Feryadı dinsin diye o mazlum yüreklerin
Işıltılarla geldi şefkatin kucağından

Eteğinde çiçekler fakat zirvede matem
Sürekli toplarsın da gülü bitmez o dağın
Ne desem anlatamam ihtişamını amma
Sakın sanma göklerde başı kutlu dimağın

Doğruluk yüce ahlak davası ne kadar hoş
Islanır gözyaşından bağrına bastıkları
İştiyakla, geç kalma durma peşinden koş
N'olur göreyim Rabbim, bir kez daha baharı.

Sükut

Hasan Önvermez

Adını söylerken dahi, ona aykırı düşüyoruz da haberimiz yoktur. O öylesine narin, öylesine kırılgandır.
Şehrin kalabalık sokaklarında dolaşılır, bir toplantıya, bir konsere katılınır da, artık istenilen ondan başkası değildir. Onu bulmak ve kendimizi onun kuytu dünyasına bırakmak, hiç de zor değildir üstelik. Hüküm sürdüğü bir sokağa dalmak kafidir onu bulmak için. Gürültülü şehirlerden biraz uzaklaşmakla da hissederiz varlığını. Yeşil ve temiz bir piknik yeridir onun yatağı. Ormanların bağrıdır yuvası. Dağların yamaçlarıdır, vadilerin avuçlarıdır barınağı. Gecenin dili, denizin mavisidir o; aranılan ve istenilendir. Adı sükuttur...
Dağlar, denizler, ormanlar, vadiler, gece ve toprak sükut ile haykırır yüceliğini ve sükut ile sevdirir kendini. Kitap gibi suskundurlar, fakat ne cevherler gizlidir suskunluklarında. Kim bilir, belki de bu yüzden insanlarda da biraz sessizlik aranır.
Susan şeylere hep başkaları dil olmuştur, hep başkaları anlatmıştır onları. 'Sessizlik en büyük ses çıkarmaktır.' denmiştir. Kitap gibi...
'Küçük olanlarda küçüklüğün alameti kendini büyük göstermesidir(tekkebbür); büyüklerde büyüklüğün alameti ise, kendini küçük göstermesidir(tevazu).' diyor, bir gönül insanı. Öyle ki dağlar, denizler, gökyüzü, toprak büyük olduğu kadar, sessiz ve mütevazıdırlar da; büyük insanlar gibi...
Ve ne çok şey anlatıyorlar bu şekilde.
Necip Fazıl bir şiirinde olduğu gibi:
Gittim gittim denizin
Sınır yerine vardım
Halin bana da geçsin
Diye ona yalvardım

Bir çılgın vesvesede
İçim didiklense de
Olaydım o cüssede
Onun gibi susardım.

Bütün bunlar, lisanlarıyla insana yol gösteriyor, misal oluyor. İnsana yakışan da yerine göre ve gerektiği kadar konuşmak; insanların yararına olan durumlarda, haksızlıklar karşısında bozmaktır sessizliği ve lafazanlıklardan uzak durarak zedelememektir kıymetini 'Söz gümüş ise sükut altındır.' denmiş ki, çok doğru söylenmiş. Bir de, 'İki dinle, bir konuş.' ve 'Mevla, iki dinleyip bir konuşalım diye, iki kulak bir ağız vermiştir.' tespitleri ne kadar latiftir. Üstelik, çok konuşan çok yanılıyorsa...
O halde toprak gibi, deniz gibi, dağ gibi, mavi gibi ve kitap gibi sükut, sükut, sükut...