Sızıntı Arşivi

Eylül 2003 · s. 408 · 9 dakikalık okuma

Damlalar

Damlalar · Edebiyat

Yerini bil kızım

Zeynep Ergün

Bak kızım! Masum gözlerini gözlerime dikip, iyice bak. Serin ırmakların billur suları gibi, masumluğun içime aksın. Aydınlık yüzünü götürme benden. Küçücük ellerinle tut ellerimi. Ötelerin ışığı var henüz teninde. Henüz kirlenmemiş iklimin. Kötülük yılan tıslamalarıyla fısıldamamış kulağına. 'Savaşan askerler mola veriyor mudur?' diye soran masum benliğin, henüz sırttan vurmayı bilmezken, bak kızım! Masalları bilirsin ya, bu da bir masal kızım. Bir varmış bir yokmuş, insanın en kısa hikayesidir. Bastığın topraklara karışmış canlar, cananlar dile gelseydi: 'Bir vardım, bir baktım ki artık yokum' diyecek, hülyalı gözlerini açtırıp, seni hayretlere sevk edecekti.

Rahmet damlası kızım! Sen o küçücük yüreğinle bilirsin ki, Rahman seni bana göndermeye karar verdiği gün hikmetler sıra sıra dizilip, belirmeye başladılar karanlığımda. Oysaki gaflet uykusuyla mahmur gözlerimle ben, sebepler perdesine dolanıp kalmış, kurtulmak istedikçe kör döğümlerle düğümlenmiştim. Çırpınmaktan vazgeçtiğim an, ne sebep vardı ortada ne de perde. Yalnız O vardı.

Sinesi sinemde çiçeklenen bahar kızım! Bizler nice bahar dolusu gülle gülüp hazanlara ağladık. Nice mis kokulu sehere, kuş cıvıltılarıyla uyandık. Özenle hazırlanmış mevsim sofralarında nice doyulmaz tat tattık. Nice heves, arzu ve heyecan yaşadık. Ama biz insandık ve yanıldık. Kimimiz yeryüzünü sahipsiz sandı. Kimimiz O'nu biliyordu ama, bilmenin gereğini yaşamaktan çok uzaktı.

Ter ü taze ufkuyla gülüşü seher kızım! Yalan ve yanlışlardan sararmış solmuş, kuruyup kalmış bağım bahçem benim! 'Ben, benim, bence' kısır döngüsünde döndükçe başım döndü, gözlerim karardı. Sonu gelmedi 'bence'lerin, 'bana göre'lerin. Oysa 'bana göre' olan ne vardı ki? Milyarlarca yıl önce var edilmiş bir dünyaya getirilen ben, geldiğim ve gideceğim yeri bilmezken, O'na göre var olmuş şu aleme 'bana göre' bakmakla, canımı acıtmıştım göz göre göre. Artık çok yorgunum kızım; 'bence'lerin, 'bana göre'lerin' sonu gelmedi ama, benim sonum yaklaştı. Sonumu sonsuzluğa bağlayan yolun kavşağında, elim boş ve yüzüm kara beklerken, sana kayan nazarımı inkisara atma kızım.

Bak kızım! Öyle bak ki; bakışın bakışa dokunsun, kulluk tenten nakışa dokunsun. Bana değil, seni yokluktan kanatlandırıp Varlık ışığıyla gözlerini kamaştıran O'na çevir yüzünü. Usulca yanaşıp, 'İnsan nasıl yoktan olur, nasıl yok olur?' diye sorarsan, şunu bil kızım. Yokluğu ispata çalışana cezası aynıyla verilir. Varlığın sahibine kapalı her yürekte yokluk acısı bulunur, sahibi yok olur. Dünya denen rüyada hangi gülü kokladığının farkına varmaz; hangi güneşle aydınlandığını anlayamaz; yağmurların türküsünü duyamaz; elini uzattığı her güzellik, çirkin sırıtışlarla batıp gider ufkunda...

Bak kızım! Allah hiçbir şeyi boş ve değersiz yaratmamıştır. Sıfırı bile küçük görme. Eğer yerini bulur ve bilirse sıfır, değere değer katan bir değerlenen olacaktır. Şu göz alabildiğine uzanan yıldızlar, ve galaksiler, yerini bilen zerrelerin bütünlüğüdür kızım. Ki o zerreler, Rahmeti Sonsuz tarafından 'senin' için görevlendirilmiş, yerini bilmen ve bulman için var edilmiştir. Yerini bil kızım! Seni karşısına alıp 'kulum' diyen Güzeller Güzeli'nin bu iltifatıyla kendinden geç ve özüne dön! 'Rabbim' demenin hazzıyla iliklerin titresin ve artık kar boran etkilemesin ülkeni, ülkünü...

Bak kızım! Allah hiçbir şeyi hikmetsiz yaratmamıştır. Geçtiğin yolların kıyısındaki ağaçlardan birinin en çelimsiz yaprağını düşün. Gençliğini ve olgunluğunu tükettikten sonra sararıp düşecek toprağa. İşte o yapraktaki hikmetleri yan yana dizsen, yoktan Var'a, faniden Bakiye yol olur kızım. Yol ol, yolunu bil, yolları bul! Akıllardan taşan, yüreklerde sonsuzluğa ulaşan o yolların birine bile koyulamamışsan, hiç durma. Yola vur kendini. Duranların götürüldüğü yere değil, kurtulanların vuslatına dahil ol kızım...

Uyanış

Ayşe Çakır

Su yürüdü can çekişen dallara
Goncalar uyandı gülün içinde!
Cemre düştü kar kaplamış yollara
Yoncalar uyandı dalın içinde...

Diner gibi sokaklarda uğultu
Karanlıklar biraz olsun dağıldı
Hak hakikat sevdalısı çoğaldı
Sancılar uyandı ilin içinde...

İlime, irşada arttı meraklar
Yıkanıyor kirli, paslı yürekler
Gönülleri Yüce Dosta sürükler
İnciler uyandı dilin içinde...

Dizildiler meydanlara erenler
Almış ehliyeti nefsi frenler
Akın akın yollarına girenler
Öncüler uyandı yolun içinde...

Neydi kalite?

Arzu Çetin

Bir ölçü tutturamadan yaşayışımızın en güzel kanıtıydı belki, ölçüsüzce ve biçip tartmadan konuşmalarımız. En acısı, nereden geldiğini hesaba katmadığımız sözlerimizdir aslında. Sırtını sapasağlam duvara yasladığımızı zannettiğimiz harfler yığını tamamen desteksiz durmaktadır. Ve bu kuru laflar yeri gelir en körpe umutları, yeri gelir yeni filizlenmiş başakları çiğner geçer. Çiğneyen habersiz, yaptığının doğruluğuna inanmakta ve başını neredeyse göğe değecek kadar kaldırmakta... 'İnsanlar böyledir.' dedirtir zihinlere, zamanın birinde okunan bir kitabın ismi ve hayatın ta kendisi olarak...

Neydi bizleri böylesi hesapsız bir kıyımın içine iten? Asırlar öncesinin lale motiflerini yüreğimize dokuyamayışımız mı? Yıkan sözler, hesap bilmeyen gözler, çabucak silinip giden izler... Kuru toprağa basmakla, yahut çimenlerde koşmakla iz bırakılmaz. Atlamak lazım çamurlara, vererek bütün manevi ağırlığı ayaklara... Bir de elleri uzatarak arkada kim varsa... Kalite hesabı yapmadan sarılmak lazım elleriyle beraber yüreğini uzatanlara. Sahi neydi kalite? Kimler takılıp kalırdı bu sözcüğün arka sokaklarına? Surete aldanıp derine inmeyenlerin, dibi görünmeyen kuyulara bir ip sarkıtamayanların hesabındaydı belki 'kalite' anlayışının farklılığı.

Dinle öyleyse gördüğü her kapalı kapıyı mağara zanneden soğuk benizli arkadaş! Dinle, bir elin beş parmaklığından başka gerçeğe kapalı olan aydın arkadaş!...

Kalite çok uzak benden, dimağında şekillenmiş haliyle. Bakma öyle giyimime kuşamıma, kalbime bakmayacaksan. Hele sözlerime inanma hiç. Süslemeyi pek severim kendimle beraber, kurduğum cümleleri. 'Kaliteli insan' değil cümlelerin sahibi, inan gözlerini bir kenara çıkarmış, kulağını takmayı unutmuş arkadaş. İnan, iyi oyuncuyum ben. Hele bir de edebiyat ve felsefeye, öyle merakım var ki, başladım mı nutuk çekmeye, tas üstünde taş bırakmam. Samimi olacağını nereden biliyorsun her kafiyeli dizenin? Açıp baktın mı kalbime? Asıl cevherler içimde gizli belki, en temiz papatyaları ve en dokunulmamış nilüferleri saklıyorum 'kalbim' dediğim dünyamda. Yahut en akla gelmez cinnetler taşıyorum içimde, kim bilir? Dilim özenle süslenmiş cümleler kurarken gevezeliği seven birinin bitip tükenmeyen örneklerini veriyorsam, felsefi yanımı silah gibi kullanıp tam şakağından vuruyorsam zayıf yönlerini ve sen bana 'Vay bee! işte kalite!' diyorsan... Sonucun nereye çarptığını duyabiliyor musun, işitme eşiği sıfırın altına düşen arkadaş?

Sen de, kardeleni yükseklerde görüp de papatyaların masumiyetini çiğneyenlerden misin? Alt alta dizilen çekmecelerin ilki diye en alttakine sessizce uzananlardan mı, yoksa hemen en tepedekine atlayanlardan mısın? Bilemem elbet kalbin saniyede kaç ritimle atmakta? Ben bilemem elbet, nabzın kaç sevgilik dirence dayanmakta? Ama sen de bilme 'kaliteli insan' sözünü, terazide bile ölçü alamayan arkadaş. Sen de bilme, sözlerimin rengini göremiyorsan. Ne olur, sen de görmezden gel beni, görmezden gel cismimi...

Kan ağlayan gül

Rıfat Araz

Zamanın kıskacında güllerim kan ağlıyor
İçimde goncaların ahı var, feryadı var
Ta ezelden bu elem yüreğimi dağlıyor
Kızaran kaç umudum, ufuklarda tarumar

Bu zulmet, dört bir yandan nasıl sararmış canımı
Yanan kavrulan günle, kaç defa yanıp söndüm
Kim anlar bu derdimi, hüznümü, hicranımı
Ayrılıktan inleyen bir garip neye döndüm

İlahi nefha ile can bulan bedenimde
Ne ağıtlar duyarım zamanın nefesinden
Bin umut bağladığım kızaran gülşenimde
Sımsıcak bir bahar var sonsuzluk hevesinden

Hakikat ikliminde, yükselen niyaz mıdır
Ömrün her safhasında kabaran nefse inat
Bir yudum neş'e midir, hüzün müdür, haz mıdır
Istırap imbiğinden damlayan ab-ı hayat

Çileye güç yetiren, tahammül sırrı bende
Erdemimde çatladı, kaç nice sabır taşı
Taşıdım kaç şafağı, bu kavrulan bedende
Kaç nice cana döktüm, içimdeki ateşi

Ya Rab, merhamet eyle bu günahkar kuluna
Her nefes ağırlaşır o kutsal emanetin
Kul Rıfat'ım düşmüşüm, kullukta can yoluna
İstediğim yalnız Sen, yalnız Senin rahmetin.

İlahi mühür

İsmail Akkaynak

Karlarını döktü zülfünden ağaçlar
Rahiyalar tüter lahuti, baharaydın
Kasırgalara hicran çökerten meltem
Ve alnı terliyor emektar toprağın

Yırtın kefenleri, geldi üç mevsimin sultanı
Fecre müteakiben maziye defnoldu karakış
Mavi yaşında zaman, her günün kutlu olsun
Tabiatın merkezinde topyekün şahlanış

Haşir akidesinin gözlere nazır minyatürü
Mimar Sinan nadan, Selimiye abes
Fısıldıyor varlık sahnesinde sanat figürü:
Kuyunun dibine, Güneş'in her rengine: Allah bes

İhtiyarlık

Hüseyin Odabaşı

Cami avlusunda ihtiyarlarımız olurdu bizim,
Munis, mütebessim ve mütevekkil.
Huzurunu yaşarlardı ahiret yamaçlarının,
Sevgiyi besler, saygıyı derince duyarlardı.
Hallerini şikayet için gençliklerini gözetlemezlerdi,
Saçları yılları aşan tecrübenin meşalesiydi,
Saçlarının beyazlığı ise nurdan bir alev...

Bir abdest alışları vardı ki, şadırvan musluğundan,
Her uzuv yeniden doğar yeniden parlardı.
Namazlarında derin bir aşk dökülürdü seccade eteklerine.
Ellerini çekmişlerdi dünyadan ve kavgalarından,
Tek şekerleri torunuyla paylaşmanın saadetiydi.
Sorulmadan cevap verme zahmetini yaşamadılar.
Her şey tamamdı; yolcu tren bekliyordu sadece,
Dalgaları durulmuş denize bırakmıştı yerini.

Sonbahardı dostlar!
Tatlı bir yaprak dökümü yaşıyordu saçlar.
Görülen kesintisiz bir rüyaydı,
Uc ucuna tuturulmuş rengarenk hayaller...
Nasıl evlenmişti, nasıl!
Gençlik kalbi zorlayan bir hatıraydı,
Başarıları onca işlerin hatırası göğe çoktan yükselmişti, çoktan.
İyi ki vefasız değildi evlatlar, kalbsiz hele hiç!
Vefasız evlatla yaşlılık iki ihtiyarlıktır.
Okunan ezanlar;
Ömür saatinde önemli anlar,
Yine ezan;
Vuslat vakti her an..
Bu abdestler;
Gençlikten kalan kirleri inşaallah, temizler.
Sevgilinin huzuruna kirli kalple çıkmak olmazdı sonra.
Sevgilinin huzuru huzur isterdi,
Oraya giderken;
Huzur derleyip huzur götürmek gerekti.
Oraya kavgalar götürülemezdi ki!
Orası kavga ve kinin dünyaya sürgün edildiği yerdi.

Seneler eldeki tesbihten daha kolay dönmüştü.
Hayatın her yılı, adeta doksanlık tesbihin parlak taşları.
Tesbih gibi hayat da üç bölüm; üç perdelik bir oyundu.
Üç perdelik bir oyun...
Çocukluk, gençlik ve ihtiyarlık son perde.
O an, seyircilerin hasreti biraz daha artar,
Ne de olsa son perdedir; bir daha görüşememek var.
Ama yol bellidir;
Perdenin arkasında Sultan,
Kainatın Sultanı beklemektedir.

Dostane

Gürsel Çopur

İnsan 'dostum' diyebileceği bir insanı
Yelpazesinde anlıyor arkadaşlıktan öte
Sergilediği kalb besteleriyle
Ritm kazandırıyor ayaklanan duygularına
Engel tanımazlığın kucağında bir ışık
Bir hale geliyor dostun yanına
Kapı tıklandıkça beraberinde
Getiriyor yumağını iplik iplik
Örüyor kanaviçesini arkadaşlığın
Çerçevesinde bir meşk kokusu
Hissedilince bin bir rayihasıyla
Tadıyor insanlık örneğinin yanında
Bulabileceği eşsiz değerlerle birlikte
Kozasını yırtıp uçmak istiyor
Çelik kanatlarıyla sonsuza doğru
Bir sızıntı beliriyor, bir ışık
Bırakmak istemiyor merhametlice
Vefa kokuyor bu davranışında
Günyüzüne çıkmak üzere bir sima
Ve az ötede, dost...

Bakarken görebilmek

Cengiz Aydın

Kendini rüzgarın serin kollarına bırakmış, uzakları seyrediyordu. Ufkun sınır tanımaz duruşu karşısında mehabetle geriliyor, daha ilerilere bakıyordu. Varlık bir peri gibi, bir noktadan sonra izini kaybettiriyordu.

Uzaklara gitmek, oraların koynunda ne güzellikler var onları görmek istiyordu. Ufkun bu kaçak oynamasında uzaklara ulaşmak bir hayal gibi gözüküyordu. Anlaşılan, bakışını daha yakın olanlara çevirmesi gerekiyordu.

Etrafına öylece bir göz gezdirdi. Yeşilin bin bir tonu etrafını çepeçevre sarmış, gülümseyen yüzlerle kendisine bakıyordu.

Yerdeki ince ve nazenin otların öylece oraya buraya sallanması, hissedilmesi gereken bir manzaraydı.

Az ötede duran bir müjde böceğine takıldı gözleri, bir meşher salonundaymışçasına etrafa caka satıyordu. Nahif ve kırılgan kelebekler, bir geçit törenindeymişçesine önünden geçiyordu.

Gördüğü her şey ne kadar güzel ve canlıydı.

Ayağa kalkmayı düşünürken, kalabalık bir karınca ailesi yanından geçti. Bu ne telaştı? Herkes heybesine bir şeyler almış, ona göre iki adımlık, ama karıncalara göre uzaklardaki bir yuvaya gidiyorlardı.

Örümcekler, gelip geçene göstermek için, en güzel dokumalarını etrafa sermişlerdi.

Yok yok, bugün kesin bir bayram vardı. Bu canlılık, bu güzellik....

O da ne?!

Bir bülbül yakınına konmuştu. Sesin en büyüleyici makamında, bir şarkının notalarını mırıldanıyordu.

Adam sesleri duyan kulaklarını, bir sanat eseri olan varlıkta yoğunlaşan gözlerini düşündü. Ne garipti! Bunca güzelliği gören gözleri, kendisini göremiyordu.

Etrafında görülecek güzellikler ve bunları görebilecek mahiyette gözleri vardı. Duyulacak sesler ve bunları algılayacak kulakları vardı.

Her şey ne kadar iç içeydi, ne kadar ahenkliydi?

Ruhuna yeni kapılar açan bu yerden ayrılırken, baktığı ve gördüğü her bir şey, kendine has güzelliğiyle bir kez daha ona gülümsüyordu.

Sanatın doruk noktası diyebileceğimiz inceliklerin sergilendiği bu mekanı kavrarken, bunu geç fark etmekten doğan mahcubiyetini, mekanın sahibine fısıldıyordu.