Sızıntı Arşivi

Ağustos 2003 · s. 356 · 9 dakikalık okuma

Damlalar

Damlalar · Edebiyat

Gam dağının çobanı

Hafsa Özarslan

Her nefesin bahşettiği bir hayat varmış
Tılsımlı kavalıyla mutluluğu toplayan bir çoban varmış
Yedi ufka akan insan selini gördükçe
Kah sofrasına acıyı katık eder
Kah mesut gözyaşıyla ağlarmış.
Gam dağının meczubu demişler adına
Karamsar gölgelerden, gölgesiz sevgiler çıkarırmış
Gam dağının çobanı
Ağlamayan gözlerin haliyle garip
Bir girift insanlardan
Bir de dönmeyenlerin özlemiyle muzdarip

Bağdaş kurup oturmuş bir günün şafağında
Öteleri seyreder
Kimbilir ne kadar düşünür, içinden neler söyler
Usulca yaklaşıp iki kelam istedim
Mutlaka bir tutam umudu vardır dedim
Kırmadı
Bulutları aralayan iki cümle söyledi:
'Bazen küçük umutlar, mutluluğun büyüğünü biriktirirler
Ama basit bir hevesle yola çıkanlar
Mutluluğun da küçüğüne razı olmalıdırlar.'
'Peki' dedim
Muhabbet vadisine kaç arşın yolumuz var?
'Aynalara sor!' dedi
Aynalar zamanı gizlice yoğururlar
Aynalara sor!
Onlar benden daha fazla ihtiyar.

Acıdan iki büklüm yüreğini kuytularda saklardı hep
Yine öyle yaptı
Yamalı duygularını yine içine yağdırdı
'Zerre mecal varsa, ayaklarında, durma!' demişti çoban
Gitmeliydim
Tozlu aynalardaki hana çıkan yolu bulmak için.

Bulut kanatlı kervan

Habib Bekir Şen

Efendim'in (sas) nuraniyetinden hicab ile...

Taşralı tedirginliğimi gizleyip
Mumyalanmış beyinler dehlizinde
İklimine dönüyorum Sevgili
Ne belagat ne fesahat
Kalemi bırakıp kalbimin eline

Bulut kanatlı bir kervan geliyor
Vuslat redifli beyitler söyleyip
Çölün barbar tenine
Çam kokulu Sözler süzer gibi
Helaket devrine
Bütün zamanları alıp ışıktan terkisine
Yürek alevi değmemiş tebessümler soğuk
Sensiz her şey kapılır Kisra vehmine

Ellerin ki tutulur bütün çağlardan
Selam sesleri yükselir
Evrenin her sayfasından
İklimine dönüyorum Sevgili
Ab-ı kevser içer gibi parmaklarından.

Bırak duaların gelsin

Elif Azaklı

Artık beklemeyeceğim beyaz zarfları.

Güvercinler postacılığı bırakalı çok oldu zaten. Bunu kabullenmek kolay da, ellerinin kalemden ve kağıttan bu kadar uzun süre ayrı kalmasını anlamış değilim. Hayatta paylaşılması gereken çok şeyin olduğundan dem vururken, bu suskunluğun arkasından neyin olduğunu merak ediyorum. 'Müminler kardeştir.' denip kardeş ilan edildiğimizden bu yana, çıkmaz sokaklara uğradığında ruhum, her defasında arkamdan büyük bir desteğinin, yani dualarının yetişeceğini bildim. Bundan o kadar emindim ki, benim için ağlayıp dua eden bir kardeşim vardı. Hayır, vefasızlıkla suçlayamam seni, belki de son ana kadar durup beklemeliyim. Hem belki bununla sabrı öğreniyorumdur. Hep bir şeyler öğrendim senden, seninle tanıdım bir çok farklılığı. Şimdi durup geriye şöyle bir baktığımda, beklentilerimi aza indirmem gerektiğini anlıyorum. Ama vazgeçemedim dualarından. Dayanamam mektupsuzluğuna ama, duaların olmadan hiç yapamam.

Artık beklemeyeceğim beyaz zarfları.

Ezan çiçeğini hatırlıyor musun? Hani şu kiremitli bahçede, akşam vakti ezan okunurken sarı sarı açarlardı. Ezandan önce kapalı bir tomurcuktur o, çekingen. Korktuğunu düşünmüşümdür. İnsanın miraca davetini duyunca yaprakları kımıldamaya başlıyor, sonra büyük bir mutlulukla açılıyor ardı ardına. Sahi kulağı nerede bu çiçeğin? Mektubun nerede? O çiçek nasıl ezanı duymadan önce kapalı bir kutuysa, beyaz zarfları göremeyen gözlerim de kapalı kalıyor öylece. Açan her çiçek diğer akşama kadar kuruyup gidiyor, oysa daha açamadan zarfları yıldızlar sönüyor içimde.

Artık beklemeyeceğim beyaz zarfları.

Ben o kabrin arkasındaki perdeden selamlamak isterken cenneti, özlemler düşüyor payıma. En çok sana yakıştırıyorum firdevsi gömlekleri. Ellerinde beyaz güller var, bana armağan etmek istediğin. Ama mesafeler o kadar acımasız ki. Yüreğine ulaşamıyor ellerim, yetemiyorum bir türlü sana. Sonra fersiz ellerinden düşüyor beyaz gül demeti. Gözyaşların değince güllere, bir gül ağacı oluveriyorlar. Gülüyorsun; gülünce, gözlerinin içi gülüyor. Yaprakların arasından öyle güzel bakıyorsun ki. Elimi uzatıyorum, güllerin dikeni batıyor elime, ürperiyorum. Hala gülümsüyorsun bana. Tutup bir gül veriyorsun beyaz martıya, martı uçamayacak kadar halsiz. Hem çok yakınsın bana, hem uzak. Bütün kuvvetinle fırlatmaya çalışıyorsun beyaz gülleri. Ben tam uzanıp alacakken, dev bir dalga gelip çalıyor onları benden. Büyük gürültüyle uyanıyorum sonra. Yağmur odamın camlarını çılgınca dövüyor. Bu rüyaymış dostum, rüya!

Artık beklemeyeceğim beyaz zarfları.

Bu kentin otogarında seni, kırılma pahasına, çölden gelen yolcu gibi bekledim. Her seferinde serap görmüş gibi koştum, seni taşımayan vasıtalara. Bekledim. Tren istasyonlarında dolan boşalan vagonların arasında kayboldum bir zaman. Tren düdükleriyle uyandım çoğu zaman. Yine bekledim. Sonra mavi denizin ıslak limanlarından süzülüp giden martılar gibi, gemilerden sordum seni. Tekrar bekledim. En son havalanan uçaklara takıldı gözlerim. 'Bu oydu, çekip gitti işte!' dediler. Ve anladım artık, beyaz zarfları beklememem gerektiğini.

Dua isteyeceğim senden dost, beyaz zarfların yerine. Bırak dua mırıltıların gelsin.....

Bir elif miktarı yalnızlık

Yüsra Mesude

Doğum ve ölüm tarihleri arasında var olan bir hayatın yorgunlarıyız. Yaşadığımız, bir garip yalnızlık hikayesi. Etrafımızdaki yüzlerce insana rağmen yine kendimizi yalnız, çaresiz, kifayetsiz hissediyoruz. Bunca sınırlı arasında Sınırsız Olan'ı özledikçe büyüyor yalnızlığımız. Ruhumuzun vadilerinde gezinen yüzlerce insan dahi unutturmuyor, 'hesabı yalnız verilen imtihanımızı.' Aksine; her hikaye altını çiziyor yarımlığımızın.

Yalnızlık, yarım oluşumuzdur. Yalnızlık, 'yalnızlığın mahsus olduğu varlığa' duyulan özlemdir. Mecburiyettir. Alnımızda insan olmanın imzasıdır. Yalnızlık , şaire 'Ne yanar kimse bana ateş-i dilden özge. / Ne açar kimse kapım bad-ı sabadan gayrı.' satırlarını yazdıran o müstearsız histir. O his ki; kalabalıklarda yaşanan bir tenhalıktır. Tenhalığımız, bize güç verebilir, gücümüzü de alabilir. Melankolik hisler içinde arabesk bir yalnızlığı tercih edersek, ruhumuz günden güne zayıflayacaktır. Ama mezarların neden tek kişilik kazıldığını düşünüp 'yegane' olana inancımız artarsa yalnızlığımız bizi güçlü kılacaktır.

Sevdiklerimiz oldu, sevenlerimiz de oldu. Gidenler, dönenler oldu; gidip de dönmeyenler de. Doğanlar, ölenler oldu. Güneş bir görünüp bir kayboldu. Kayan yıldızlar dileklerimize umut oldu. En büyük hatamız, geçici olana 'her şeyim' demek oldu. Bir insan, bir eşya, bir mekana 'her şeyim' dediğimizde, onu yitirmekle elimizde 'hiçbir şey' kalmamış oldu. Yürek coğrafyamızda yaşanmış onca devasa sevgi dahi hissettirmedi mi bize yalnızlığı? 'Bitimsiz bir tat aramadık mı savruluşlarda?' Kalbimizde dost yoğunluğunu en çok hissettiğimiz anda bile o anın geçici olduğunu bir an olsun çıkardık mı aklımızdan? Güzel anlar hiç bitmesin diye fotoğraf karelerine sığınmadık mı? Günde beş kez yalnızlığımızı itiraf etmedik mi? Avcumuzu açıp Tek Olan'a dua ederken, küçüklüğümüzden büyüklüğüne köprüler kurmadık mı?

Düştüğünde 'acımadı ki' diyen çocuklar gibi gizlemek istiyoruz acılarımızı. Düşlerimiz ipinden kopmuş balonlar gibi kaybolduğunda, bir kez daha anlıyoruz yalnızlık imtihanımızı. Kalbimizin özgül ağırlığını bir başka kalb taşıyamazken ve ancak gölgemiz kadar var olabilirken, bir başka kalbte nasıl beka bulabiliriz? Ve nasıl anlatabiliriz kendimizi, kendini dahi anlamamışlara? Bizi anlamayan insanlar arasında bir hayatın ardına düşerken, onlara kızmak, sınırlı oluşlarını yüzlerine vurmakta değil hüner. Asıl hüner, çaresizliğimizle onların çaresizliklerini birleştirip bir 'çare' bulabilmekte. Hiçbirimizin 'yağmur'u sözcük biçiminde uymuyorken birbirine, hepimizinkinin uyduğu bir üçüncü yağmuru bulmalı. Etrafımızdaki insan yoğunluğuna rağmen, ruhumuzun pergelini 'tek' olanda sabit tutup, insanlar arasında bir 'sınırlı' gibi yaşamalı.

İnsanların bizi anlamadığı anlar olur. Hatta bizi tamamen yanlış anladıkları zamanlar da olur. En çok emeğimizin geçtiği, fedakarlık kapılarını sonuna kadar araladığımız insanlar, küçük bir noktaya takılıp bizi unutabilir. En çok ihtiyacımız olduğu anlarda en sevdiklerimizi bile yanımızda bulamayabiliriz. Ya da en güvendiklerimiz bizi şaşırtıp, kalbimizde çizikler olmasına sebep olabilir. Her kim, 'sürekli değişen' anlamına gelen 'kalb'e sahipse, sürekli değişecek ve hiçbir zaman tamamıyla 'güvenli' olmayacaktır. Hasılı bu dünyada insana dair ne varsa, hep bir yanı yarım ve bir yanı eksik kalacaktır. İnsan insana yetemez, ancak hayatına anlam katabilir, muhtaçlığını azaltabilir. Hayatın bütün karmaşası ve kalabalığı arasında hepimiz şahsi menkıbemizi yaşarız. Küçük hayatlarımız ve yalnızlıklarımız birbirine eklendiğinde kanaviçe misali, hal diliyle 'herkesin her şeyi' olan varlığı ifade ederiz.

Molla Cami: 'Sıcaktan kaçan ve bir ağaç gölgesine sığınan adam, ne gariptir ki, ağaçtan hoşlanmaz da gölgeyi sever.' diyor. Öyle ki, soru sorup cevap verme yeri olan aklımıza ve hissedip duyma yeri olan kalbimize 'yegane' olanı işaret ediyor. 'Alaka-i kalbe layık olmayanlara' haddinden fazla bağlanırken, yenilgi üstüne yenilgi yaşadığımızı anlatıyor. Ne nefis sadık bir yar, ne de dünya kalıcı bir diyarken, tutundukça kavileşen bir bağa dikkat çekiyor. Şu mısralar da bu bağı ne güzel özetliyor: 'Kimsesiz hiç kimse yok, herkesin var kimsesi. / Kimsesiz kaldım medet, ey kimsesizler kimsesi.'

Bu yaşadığımız bir yalnızlık hikayesi. Elif gibi dik, elif kadar anlam dolu. Yanına gelen her harfe hayat katmasından ziyade, kendi sırlarıyla iç içe... Hüzün dolu ama mağrur bir başı var elifin. Bir başına ama sırtını dayadığı güçten dolayı çok kudretli. Kendi yalnızlığının farkındalığıyla birlikte 'Tek ve Bir' Olan Varlık'a ışık tutuyor. Hz. Muhammed (sas)'in Hira'daki, Gandhi'nin Hindistan'daki ve Bediüzzaman'ın Barla'daki yalnızlığı gibi... İnsana düşen; kendi ruh rıhtımına çekilip, dışarıdaki seslerden uzaklaşarak 'yalnız'lığın şuuruna varmak ve içindeki sesleri çoğaltmak. Issız yerlerde kendi için bir evren olabilmek...Ve bütün sözlerin üstündeki o büyük sözü bulabilmek...

Sevgili

Betül Efil

Bu havadisler yalın ayak çöllerde
Yayılır dünya alemin diline
O, nurdan bir top olup
Uzanır herkesin gönlüne.

Sadeliğini hayatın eşitliğine bağlar
Okundukça, dinlendikçe ayın ışığı parlar
Sonra dönüp semada
O nura döner yüzler.

Sulanırsın gönül nuruyla sevgilinin
Yanan gönüllere buz olup konulursun
Dar vakit gelir ferahlatır
Sonra kendi yoluna koyulursun.

Vakit hiçbir zaman geç değil
Asıl önemli olan gönül birliği
Ne isterse gönül onu yaparsın
İsterse önünde taştan dağlar olsun.

Aşk-ı ilahi

Ümit Salih Özdemir

Aşkın mutlak kapısıdır çile
Gayrın aşkıyla döndüm sefile

Çile kapıları kapanır bir bir
İlahi aşkla getirirsen tekbir

Taliptir şu gönül aşkına Baki'nin
Ebedi aşkı tadabilmek için

Gönül deryasının, sevgi ufkunda
Aşkın; batmayan bir gemi konumunda

Dert rüzgarı delice esmekte
Tersine koşmak sevginden geçmekte

Fani dünyanın karanlık zifirinde
Göz kamaşıklığı aşk-ı ebediyetinde

Çölün ortasında çiçekli bir yol
Aşkının yolunda dikenler de bol

Eriştiğim an bu yolun sonuna
Hamd güllerini sunarım şanına

Kurtuluş hevesinin tatlı nidaları
Hamd güftesinin en güzel mısraları

Kalbin birinci katı

Ben kalbinin birinci katında oturuyordum. Hani sığınaksız, korunaksız, yağmurlu bir sonbahar günü, başıboş dolaşıyordum sokaklarda. Hani elimden tutacak kimsem yoktu. Hani, işte, tam o an sen çıkmıştın karşıma ve bana kalbinin birinci katını vermiştin.

'Orada güvendesin, ağlamak, üzülmek yok, huzur var.' demiştin. Ben de kalbinin birinci katına yerleşmiştim. Elimden tutup kaldırmıştın, hayatın soğuk kaldırımlarından. Sıcacıktı kalbinin birinci katı. Huzur buldum orada, ısındı yüreğim. Kalbin o kadar büyüktü ki, binlerce kattı. Ama ben sadece birinci kattaydım. Sen bana orayı vermiştin. Kalbinin birinci katında oturuyordum.

Zaman ilerledikçe kalbinin birinci katı yetmedi bana, diğer katları merak etmeye başladım. Oralarda kimler, hangi duygular oturuyordu? Şöyle bir dışarı baktım. Binlerce giren çıkan vardı kalbine. Benim dışımda anne-baba, mal-mülk, eş-çocuk sevgin oturuyordu üst katlarda. Yerleşmişti bu sevgiler çıkmazcasına yüreğinin değişik katlarına. Sonra giren çıkan binlerce duygu vardı. Kin, nefret, huzur, mutluluk, dostluk, sevgi, düşmanlık... Bazen çok üst katlarda, bazen alt katlarda oturuyordu bu duygular.

Ama en çok merak ettiğim, kalbinin en üst katında oturan, bütün duyguların ve sevgilerin üstünde olandı. Kalbinin asıl sahibiydi merak ettiğim. Bir gün sordum sana kim diye. Sen de O dedin. Sonra açıkladın; beni, kalbimi, seni, kalbini, sevgiyi, nefreti yaratan O dedin. Sanırım anlamıştım. O, beni yaratan ve kalbinin birinci katına yerleştiren. O, bana bu mutlulukları tattıran. O, yüce Yaratıcı...

Ben O'nu tanıdıktan sonra, kalbinin birinci katında kendimi daha güvende hissettim. O, kalbinin ve kalbimin asıl sahibi. O, kalbini ve kalbimi evirip çeviren. O, kalbimin de en üst katında olan. O, başka sevgi ve duygularla kıyaslanamayacak kadar yüce olan. O, beni kalbinin birinci katına yerleştiren