Haziran 2003 · s. 252 · 8 dakikalık okuma
Damlalar
Adın için...
Yüsra Mesude
Her andığımda bana eksikliğimi hatırlatan; dile kolay, kalbe ağır adını anıyorum. Adın ki, durmadan çoğalır içimde. Adın ki, bir emanet dilimde.
Her tercih bir vazgeçişse eğer; benim tercihim Sen oluyorsun. Dilim en çok adını anınca, kalbim yalnız Sen'i hatırlayınca hayat buluyor. Adın, anlam katıyor adıma. Adın ki, büyük. Adın ki, yüce. Adın ki, en güzel...
Ölüme doğru yürüyen bütün insanlar gibi ben de küçüğüm. Avuç içindeyim, açılsa düşeceğim. Bu sabah, gözlerime yerleşen tefekkürle Sen'i söylüyorum. Yüzlerce, binlerce kez söylüyorum, yetmiyor. Art arda ve hepsi farklı anlamlardaki isimlerini söylüyorum.
İki tesbih boncuğu arasında bir kalp kaç kez çarpar, sayamıyorum. 'İkrar'ın sükutu oluyor suskunluğum. Az ve öz olan bir anlayışla ve kıbleye doğru bir bakışla, Sen'i anıyorum. Andıkça çoğalıyor anlamların. Adın ki, sonsuzluk... Adın ki, ahd ve vefa...
'Evimdir' dediğin kalbimin en naif köşesine bırakıveriyorum ismini. Harfler ruhuma dokunuyor. Bir su damlasını doldurmayacak büyüklükteki küçüklüğümü hissediyorum. Devasa bir huzur yanağımdan süzülüyor. Ellerim sana doğru uzanıyor: 'Sevgine talibim.' diyorum; affına ve rızana... Cevabını duymuyorum ama duyduğunu biliyorum. Eğer ki adın, 'en gizli sesleri işiten' olmasa, nasıl bilirim bana 'buyur' dediğini. 'O adı günde yetmiş kez anın.' diye buyuruluyor. Ve biliyorum ki, kalp kapağı dakikada yetmiş kez açılıp kapanıyor. Sen, kimsenin göğsüne iki kalp koymamışken ve kalpleri ancak Sen değiştirebilirken, kalbimin dik durmasını istiyorum Sen'den. Bir muska gibi takıyorum ruhuma adını. Adın ki, 'gizliyi bilen, sırları gizleyen...'
'Neden O var?' dediğimde, her şey canlanıveriyor? Hayat adın geçince niçin allı morlu renklere bürünüyor? Nasıl oluyor da, Sen gelince aklıma, omzumdaki ağırlık azalıp ruhumda bir şölen başlıyor? 'O, onsuz olmayandır.' diyen filozofa kulak verince, gözlerim neden böyle doluyor? Sen ki, 'hiçbirşey kendisine denk olmayan'sın. Sen ki, 'yüceliğinde yakın, yakınlığında güzel' olansın. Ben, yer ile gök arasında, ümit ile korkunun ortasında, düştüğüm kayaya tekrar tırmanmak istiyorum. Sorduğun suale, 'bela' dediğim günden bu yana, ismine sığan meale kulak veriyorum. Hayattan uzaklaşıp, gerçeğe yaklaşırken, va'dedilen günü bekliyor, ömrün gelip geçiciliğine tebessümler gönderiyorum. Ben; kulaklarım, gözlerim ve zihnimin işgal altına alındığı bir devirde seviyorum Seni. İstemelerim olmasa Senin için bir ehemmiyetim olmayacağını bilerek geldim kapına. Ve bunun için bağlıyım adına. Nasıl ki, en çok alnım yere değdiğinde hissediyorsam Seni, öyle bir anda kapatmak istiyorum gözlerimi. Seni razı edecek bir gün istiyorum Senden. Ey 'saltanatında kadim' olan, adın düşüyor aklıma. Adın ki kuluna uzak olmayan... Adın, esirgeyen ve bağışlayan...
Arının karnını yazan kudret ile semaları tanzim eden kudret aynı eldir. Kapkara bir gecede kapkara bir taşın üstündeki kara bir karıncayı gören de O'dur. Varlığın bir sebebi vardır. Sebebin de bir sebebi vardır. Ve her şeyin sebebi de, büyük adındır. Sen olmasan, sınırsız sema gözbebeğime nasıl sığardı? Varlığımın sebebi, kalbimin sahibi, musibetimin ümidisin. Rahledeki Kitap, neydeki nefes, içimdeki ses adını fısıldıyor. 'İsmine sığan her şey kendisinden azdır.' Adın, 'Baki', adın 'Kafi'... Adın, en güzel isimler sahibi...
'Kimi sevsem, sensin.' Bilirim ki; kainata dağılmış bütün sevmekler isimlerine karşı verilmiş bir muhabbettir. Vaha sandıklarım çöl oluyor, kıyılarıma vurup giden insanlar anlamıyor beni. Kuyularda kalıyorum, yardım eden olmuyor. Bir adın kalıyor her şeyden geriye. Ben kuyuya düşsem, Sen kovanı sarkıtırsın, bilirim. Menzili vefa olan bir bağı var dostluğunun. Yazın buharlaşmayan, kışın donmayan, sonbaharda yapraklarını dökmeyen bir dostluk... Dostluğundan cesaretle istiyorum senden: Ne olur, Sana en güzel göründüğüm an, al beni yanına. Aşk susturduğu oranda büyür, büyüdüğü oranda sustururmuş. Susuyor, Seni dinliyorum. Adın için yaşıyorum. Adın ki, bir emanet dilimde. Adın ki, eksilmeyen tek kelime...
Annesiz günler
Arslan Mayda
Gözlerim uykusuz, geceler uzun
Sıkıntı içimden gitmiyor anne
Bir halden bir hale geçip dururken
Teselli acıma yetmiyor anne
Sensizlik içimde ateş çemberi
Özledim çocukken senli günleri
Boyun büküp ağladığın dünleri
Yüreğim aklımdan atmıyor anne
Çileye boyanmış ak tellerini
Yumuşak kalbini tatlı dilini
Rüyada ellerim pamuk elini
Tutmak istese de tutmuyor anne
Gurbet, sıla, hasret girmiş iç içe
Kalbime örülür nardan kanaviçe
Zamanla ayrılık gitse de hiçe
Hayal hatırayı tartmıyor anne
Bir Ramazan günü yıldız misali
Gözyaşı döktüğün dosta visali
Rüyalarda olsun hatırla bari
Yokluğun acısı bitmiyor anne
Her anım Rabb'imin adı olsaydı
Ruhuma yansıyan tadı olsaydı
Ömür bitiminde yadı olsaydı
Hayalim halimi tutmuyor anne
İşte bunun gibi böyledir halim
Bazen düşünmeye kalmaz mecalim
Vuslata ölüm var yok ki amalim
Ölüm de burnumda tütmüyor anne
Geceden akan...
Nuri Kırmızcı
Odamın duvarları arasında sıkışıp kalmama rağmen hayal ediyorum: Elime bir fincan kahve aldığımı ve çok geniş terası olan bir evin merdivenlerinden yukarı doğru çıktığımı düşünüyorum. Üzerinde yürüdüğüm merdivenin basamakları, çıkış ritmime ayak uydurmak istercesine gıcırdayarak tempo tutuyor. Bir elimde kahve fincanı olduğu için diğer elimle tutunduğum dik merdivenin korkuluğu, beni gecenin bağrına daha çabuk atmak için bir yürüyen merdiven oluyor. Hissediyorum; biri terasta beni bekliyor. Onun, beni ilk gördüğünde, kucaklayacağını düşünerek çıkıyorum merdivenin emektar basamaklarını. Ve sonunda, terasın dar fakat karanlık bir denize açılan kapısının önündeyim. Gökyüzünde, dünyayı seyreden ayın gece lambasınınkine benzer ışığı var; ama geceyle sohbetimi engelleyecek derecede değil.
Düşünce ve hayal dünyamın sınırlarını zorlayarak gecenin yanına yaklaşıyorum. Birkaç dakika olsun onunla konuşabilmek, ondan mana devşirebilmek benim için büyük mutluluk... Ama nedense başını çevirip de bakmıyor bana. Beni fark etmedi mi ne? Hayır, pekala da farkımda... Acaba neden dönüp bakmıyor yüzüme? Darıldı da onun için mi konuşmuyor? Yoksa yalnız kalmak mı istiyor? Ama yıllardır yalnız değil mi zaten? Belki de alıştığı bu yalnızlıktır onu benden uzaklaştıran... Eminim ki, bana ve bütün vefasızlara kızgın. Çünkü, yıllarca beklemesine rağmen hiç ziyaret edilmemiş. O da yapayalnız kalmış, konuşmayı unutmuş, gerçek dosta giden merdivende kendisini basamak sayan birini bulamamış ve küsmüş insanlara, bir daha hiç barışmamacasına...
Üzüntüyle ayrıldım yanından. Ne yapmalıydım pekiyi? Geceleri ve gündüzleri evirip çeviren Zat, bu hatama karşı nasıl karşılık verirdi bana? Gecemi gündüzler gibi aydınlatmam gerekmiyor muydu? Gece de, karanlığından kurtulmak istemiyor muydu zaten? Onun için en güzeli, elinde bir gemici feneriyle kendine doğru koşan insan değil miydi?
Terastan bir kat aşağıya indim. Salona girdim ve pencereye yaklaştım. Pencereyi açtım, kollarımı pencerenin çerçevesine dayayarak düşünmeye başladım. Sönük ümidimin körelmeye başladığı şu günlerde bir de böylesi bir yalnızlık beni ne kadar da hırpalardı kim bilir? Hele gerçek bir dosttan ayrılmak ne üzücü bir durumdu. Gecenin dost tavırlarına karşılık, vefamı nasıl göstermeliydim?
Onunla hasbıhal etmeliydim. Gündüz, içime dolan stresi, gözyaşı olarak boşaltmalıydım avuçlarına. 'Üzülme!' diyerek sırtımı sıvazladığında gülümsemeliydim ona, yalnız kalmadığını hissettirmeliydim. Gecenin bağrında filizlenen ışıkla aydınlatmalıydım ötelerin bekleme koridorunu. Ondan kopan her parçayı bir bahçıvan titizliğiyle değerlendirmeliydim.
Karar verdim; bütün bunları yapacağım. Artık geceye, koşarak gideceğim. Yanına vardığımda sarılacağım ona; kışın soğuğuna rağmen gecenin sıcaklığını hissedeceğim bütün benliğimle. Ve gecenin zülüflerini ıslatacağım gözyaşlarımla. Söz veriyorum; geceye vefalı davranacağım. Ama eminim ki, o, yaptıklarımı karşılıksız bırakmayacak. Beni ne ilhamların, ne duyguların sarmasına vesile olacak! Düşüncelerimi yoklayacak ve beni düşüncenin derin ve sırlı, zor ve ilgi çekici kıvrımlarında dolaştıracak. En sonunda da Gerçek Dost'u bulduracak, içimi aydınlatacak... Yapacak bütün bunları, bundan eminim. Ama önemli olan, benim bir adım atmış olmam...
Bir gül sevdası
Mehmet Tosun
Yüreğime bir gül sevdası düştü
Tiflis tepelerinde
Bir atın nal sesi gibi
Zamanı koşturup peşimden
Tiflis tepeleri kardeş Bitlis tepelerine
Bir umut yeşerdi yüreğimde
Orda bir gül besledim
Ümit ve hayaller rahmet dolu vicdanlarda
O gülü yeşertsin diye
Işık doğar evlere/bahçelere
Seherin şafak vaktinde
Bülbüller zikre başlar
Güneş tepelerine doğana kadar Bitlis'te
Karanlık bir gecede yola çıkanlar
Ay ışığına muhtaç değil mi sanki
Ay yürekli bir gül bitti gurbette
Bir can düştü gurbete, ağladı, ağladı
Parçaladı vicdanlı yürekleri
Yetimin gözyaşları gibi sıcak
Kavurdu hasretle
Toprağa, ışığa, cana hasret
Bu dargın, yorgun ve mazlum adam kim acaba
Bahçemde gül bitiren
O şen ve gülen mevsim, ilkbahar değil mi
Işık evlerinde aydınlık sıcak
Korkuya yenilmeyen sabır yüklü gönülde
'Zalimler için yaşasın cehennem!'
Haykıracak bedbahtın suratına
Şimdi ağlamak zamanı, gülmek kaldı yarına
Ağla rahmet doğacak yüreğine
Gözyaşların içime bahar gibi doğsun
Gönlümde gül bitsin, gülistan olsun.
Dua
Ümmüsan Demirtaş
Gecenin dudakları değiyor yalnızlığıma
Acı bir tat şimdi boğazıma dolan
Yüreğim var olma çırpınışından vazgeçmiş gibi
Suskun, sakin ve sessizliğe bürünmüş, duada
Ellerim yorgun, bir avuç toprağı kazmaktan
Ayaklarım esir, gurbetin kör bıçağına
Gözlerim, acısından buğulanan gözlerim
Kanayan bir baharın seyircisi olmaktan utangaç
Huzur ve tebessüme hasret dudaklarda sükutun mührü
Fecrin ziyasında yayılan ezan sesiyle
İlahi bir çağrı kulaklarda
Ve dualar, şimdi binlerce duayla birlikte semalarda.
Ötelerden gelen iz
Murat Kahraman
Ya Rab! O ne müthiş devirdi
Virane gönülleri gülistana çevirdi
Ötelerden gelen o mübarek iz
Bu izi biz iyi biliriz
Onunla yıktık biz, nefislerden putları
Onunla diktik ufuklara umutları
Közüne can geldi küllenen ocakların
Hükmü batıl oldu artık karanlık odakların
Gündüzüm gün gibi aydın olsun yeter ki
Ben korkmam karanlıktan, gece dediğin ne ki
Bir güneş doğduğunda ufuktan
Hiç eser kalır mı şu karanlıktan
Bazen yandığında küçük bir mum ışığı
Ortaya çıkıverir gecenin zayıflığı
Korkak, zayıf ve cılız amma
Sakın aldanma timsahın gözyaşlarına
Gün yüzüne çıktığında aydınlık yarın
O zaman seyret fosilini karanlıkların
Ne kendisi kalır karanlığın, ne de gölgesi
İstinadım sağlam, müjdecim alemin Efendisi..
Bahar bitmeden
Havva Bozkurt
Erguvanın kırmızısından taşan bir kıpırtı var gözlerinde. Bir kış boyu, baharda dağıtmak için biriktirdiğin sevgiler sabırsızlanıyor artık. Baharı yarılamışken şimdi neyi bekliyorsun? Son tren kalkıp, yerini yazın rehavet tuzaklarına terk etmeden önce aç açabildiğin kadar yüreğini, dağıt savurabildiğin kadar uzağa sevgilerini. Bir gönül dolusu sevgi, yumurtadaki civciv misali kuluçkada beslenip serpilmişken, şimdi sana durmak yaraşmaz.
Korktuğun ne, boşa gider diye mi tereddütün? Binlerce tohumu her bahar toprağa serpen çiftçiyi düşün. Heba olsa da avuçlarından dökülenlerin çoğu; yeşeren, boy veren birkaç fidan yeter yüzünü gülümsetmeye. O kadar bile olmayabilir emeğinin neticesi. Olsun, bir çiftçinin yapması gereken neyse onu yapmıştır ya. Sen de böyle, attığın hiçbir sevgi tohumu yeşermese bile içinde insan olmanın gereğini yapmanın huzurunu taşıyacaksın. Yoksa nasıl geçer bu bahar ve yaz ve arkasındaki mevsimler?
Yani her bahar böyle yeşermez korkusuyla avucunda mı çürüteceksin bütün tohumları? Artık toprağa, toprağı Yaratan'a, kışı bahara çevirene güvenmelisin. Yoksa bir gün gelir, ekecek tohum bulamazsın. Tohum bulsan tarla yoktur artık. Yahut her seferinde 'bir sonrakine...' dediğin o bahar hiç olmayacaktır.
Elini çabuk tutmalısın. Yıllar var ki, toprak seni bekliyor. Yeşerecek tohumlara hasret gözler, gönüller seni bekliyor. Durma git. Her bahar, rüzgarla yarışacağın, bulutla elbirliği yapacağın ümidiyle geliyorken, bu sefer inkisara uğratma sevgi yoksunlarını. Bir daha fırsatın olmayabilir.