Sızıntı Arşivi

Mayıs 2003 · s. 200 · 10 dakikalık okuma

Damlalar

Damlalar · Edebiyat

Fetihname

Veysel Ergin

Gün yıkanırken Boğaz'ın serin sularında
Fetihname yazılır Rumeli Hisarı'nda
Bir yanda Bizans'ın Kostantıniyye'si
Diğer yanda 'İstanbul fetholacak!' müjdesi
Zihinlerde hep aynı heyecan silsilesi
Kim ola ki acep bu Peygamber sevgilisi
İşitmek için surda gülbang-ı Muhammedi
Asırlardır bekler Ebu Eyyub el Ensari
Her sultanın rüyası; Tuğrul Beyden Fatih'e
Ezan sesi dinletmek bu mukaddes beldeye
Atlılar bilip at sezmekte şu vasiyeti:
'İslambol'u gülzar yap!' diyordu Osman Gazi
Fethin şanlı Fatih'i doğurduğu gün bugün
Beş yüz ellinci yıl, o en kutlu düğün bugün
Çandarlı, Karaca, İshak, Zağanos Paşalar
Akşemseddin, Gürani... hepsi aynı saftalar
Vatan ve namus için candan geçme zamanı
Burası can pazarının yiğitler harmanı
Orta Çağ kapatıp Yeni Çağ açmaya namzet
Peygamber'inden muştulu Fatih Sultan Mehmet
Şaha kalkmış atından askere haykırıyor:
'Kumandanlar, ulema... sizden fetih bekliyor!'
Kale fethetmek için değildi bunca zahmet
Hakk'ın inayetine mahzar olmaktı niyet
Gönüller coşturdu iri davullarla mehter
Kanatlanmaya hazır hemen elli bin nefer
Fethin şanlı Fatih'i doğurduğu gün bugün
Beş yüz ellinci yıl, o en kutlu düğün bugün
Bizans ölüm kusuyor, geçit yoktu karadan
Umulur ki başka yol ilham eder Yaradan
Deha imkansızda mümkünü görebilmekti
Fatih gemileri karada yüzdürecekti
Bir sabah tan yerinin ağardığı vakitte
Osmanlı donanması tam tekmildi Haliç'te
Gaziler zincirden boşalan aslanlar gibi
Yeri göğü inletti mübarek tekbir sesi
'Allah Allah!' nidası yükselirken göklere
Sancaktar Ulubatlı yığılıverdi yere
Yarasından sızan kan cennet bahçesine denk
Surda şehit gülleri ötelerde rengarenk
Fethin şanlı Fatih'i doğurduğu gün bugün
Beş yüz ellinci yıl, o en kutlu düğün bugün
Ne top ne mancınıktı deviren kapıları
Gökte kanat sesi yerde nal şakırtıları
Yirmi dokuz mayıs sabahı son bir hücumla
Zincirleri kırıldı hür artık Ayasofya
Beyaz at üzerinde surlardan giren hünkar
Buyurdu: 'Can, mal, namusa dokunmayın zinhar!'
Bu fetih; Bedr'in, Uhud'un şanlı kardeşiydi
Zulmün üstüne doğan adalet güneşiydi
Ey kabri gönüllerde parıldayan Fatih ruh
Ve bu fetihle melekleşen şüheda güruh
Sizi rahmetle anacak her vatan aşığı
Asırlarca yanacak fethin nurlu ışığı
Fethin şanlı Fatih'i doğurduğu gün bugün
Beş yüz ellinci yıl, o en kutlu düğün bugün.



Yol

Behlül Konak

Bu yol sevap yoludur
Dönme günaha çıkar

Öyle nurlu bir yol ki
Anca Allah'a çıkar

Ümidi kesme geceden
Belki sabaha çıkar

Bikarar olma lakin
Bu yol salaha çıkar

Şaşırıp sapma yoldan
ah ile vaha çıkar

Üzülüp meyus olma
Er geç felaha çıkar.



Fatih'in İstanbul şarkısı

A. Osman Dönmez

I / Şehzade Mehmet faslı
Manisa'nın ufku açık yaylalarında
Geceleri yıldızlara bakıp bakıp
Kutlu bir müjdenin terkisinde
Hayalini kurmuşum
Hülyanın titrettiği fatih ruhumu
Fethinin sıcak rüzgarıyla yoğurmuşum

Kostantıniyye: Rüyalarıma konuk ahu
Kostantıniyye: Cennet pınarlarından bir yudum su
Kostantıniyye: Ruhumun aydınlık semasında
Mermeri altına çeviren sızı
Kostantıniyye: Bahtıma rota çizen
Arza konmuş çoban yıldızı...

II / Sultan Mehmet faslı
Surlara hapsedilmiş güzelliğine ermek için
Mavi gözlerine hisarlar kurmuşum
Dağları kalyonlarla süslemek nedir ki
Gemileri ilkin
Zihnimin sahrasına vurmuşum

Boğazkesen Hisarı'nda dalga dalga tekbir
Anadolu Hisarı'nda gülümser büyükdedem Yıldırım
Soyumun damarlarında menderesler çizen fetih
Gürani ilminde
Akşemseddin dergahında
Marmara'nın sevda mavisinden
Surlara aksediyor
Bu kutlu mayıs sabahında

III / Fatih Sultan Mehmet faslı
Müjdenin taçlandırdığı bu 'güzel belde'de
Zaman sanki donmuş sırlı bir karede
Otağım, güneşin taksim olduğu yer
Gölgem, şimal ufuklarında gezer
Ve sarp Roma dağları
Hayalimde rakseder

Yüreğimdeki deryadan taşıp
Şekil oldun mermere
İlham oldun şaire
Kubbelerle, şiirlerle süslendi güneş yüzün
Sen İstanbul!
Zümrüt tahtın imbiklerinde açan taçsın
Fatih bir neslin nakış nakış dokuduğu kumaşsın.



Hüznü kaybedince...

Damla Sağlam
Bir dostluk hikayesiydi okuduğum. Ne kahramanlık hikayeleri gibi maceralıydı, ne de aşk hikayeleri gibi muhteşemdi. Mükemmel olmak gibi bir niyeti yoktu zaten. Ruhunu serinletmesi yeterdi. 'Dostlar ırmak gibidir/Kiminin suyu az, kiminin çok/Kiminde elleriniz ıslanır yalnızca/Kiminde ruhunuz yıkanır boydan boya.' Şairin tarif ettiği dostlardan biriydi, okuduğum hikayenin sahibi. İşte aralarına kocaman bir okyanusun girdiği bir dostluk ve mektubu:

'Can Dostum' filmini izledikten sonra sen geldin aklıma, bir de Mehmet Akif'in şiiri: 'Ey yad-ı güz-i ihtiramı / Ruhumda hayatının devamı / Ey lem'a-i feyzinin tamamı / Subhi ezelinin ihtişamı...'

Her yeni günde bir şey keşfederken bir parçanı da kaybedersin. Elinde hep yarımdır kazandıkların. Bir dostun seni bulurken en gizli köşede, bir başka dostun terkeder gidermiş. Hayatında kocaman bir boşluk bırakarak, yüreğine bir çizik atıp kanatarak... Savaşın ortasında yalnız kalmış bir çocuğun korku dolu yüreğine güven ve huzur duygusu ne kadar lazımsa; kinden, nefretten ve merhametsizlikten kaçan bir gence de senin gibi bir dost lazımmış.

Aramızdaki iletişimi hiç düşündün mü? Birer nota gibiydi her paylaştığımız, fark ettiysen dostluğumuz tuhaf bir besteydi. Bazen köpük köpük çiçeklenmiş nar ağacı gibi coşkulu, her yeri kavuniçi. Bazen de var oluşun ağırlığıyla yorgun, hüzünlü... Bach nerede yanlış yaptı sence? Neden çocuklar pikniğe giderken dolaptan aldıkları bestelerinin yazılı olduğu kağıtları paket yapmak için kullandılar?

Basit herhangi bir nesne veya bir kağıt parçası, sırf anılarını taşıdığı için en değerli eşyam oluveriyor. Sevgiler zamanla alışkanlığa dönüşür. Sevgin asla alışkanlığa dönüşmedi, ama özleminin alışkanlığa dönüşmesinden korkuyorum. Deniz Gürsel bu asırda 'sahiplenme'nin değer kazandığını, iç dünyamızda karşılıkları bulunan kavramların hızla elimizden kayıp gittiklerini söylese de, sen bunun aksini ispat ettin. Hani maddi yapısı birbirine benzeyen, ama bazısı ufak sığ bir odaya, bazısı da iç içe binlerce odaya açılan kapılar vardır. 'Bana kapıyı açar mısın?' dedim. Hemen açtın. İçinde mütevazılığın, erdemin, binlerce zengin düşüncenin olduğu odalara girdim. İçine düşlerimizi, hüzünlerimizi, tebessümünü koyduğum sandığım, bu şehrin bir köşesinde, zamanın bir başka boyutunda gömülü duruyor. Onlara zarar vermelerinden korktuğum için saklamıştım. Bir gün mutlaka almaya gelecektim.

Ufak bir detayı atladım. Düşlerimiz, hüzünlerimiz, bir de tebessümün olmadan hiçbir zaman bir yetişkin olamayacaktım. Ve bir gün dönsem bile neye yarardı ki? Artık düşlerin izlerine rastlanıyor bu şehirde. Kimin umurunda erdemin ve masumiyetin yitirilişi, bakışların donuklaşması, hayatın sadece harekete indirgenip fizik konusu olması... Kimin umurunda, sonu ta Kabil'de biten zincirleme kazayı, zayıf bilekleriyle kaldıramayan küçük bir kızın, bir sabah uyandığında dostunu ve dostunun hediyesi fesleğeni başucunda bulamaması...

'Bir insanı yargılamadan önce, gökte üç ay eskiyinceye kadar onun mokasenlerinde yürü' demiş Kızılderililer. Bazı şeyler çalışılarak öğrenilemiyor, insanları yargılamamayı senden öğrenmiştim. Sen hep beni ikaz ederdin. Kızılderililerin aydınlattığı yürüyüşlerimize o kadar çok ihtiyacım var ki!... Yaşadığım garip duygular belki bir tür iç kanama. Özlemek acıtıyordu ve kanatıyordu içimi, ama neyi özlediğini bilememek o boşluk duygusu daha fazla acıtıyor şimdi. Yüreğimden hüzün silinince, dostlarıma yazdığım mektuplar da siliniyor yavaş yavaş... Şimdi daha çok anlıyorum, hüzün içinde yaşamış Hz. Peygamber'i...




Bugün anneler günü

Fatma Uğurtaş

Güneş henüz ışığını sarkıtmamıştı. Pembe bir hasret sarmıştı ufku baştan başa. O cama dayadığı pırıltılı yüzünü geriye çekti. Yaşmağının ucuyla yanaklarına süzülen iki damla yaşı sildi. Elindeki kağıt parçasını okşar gibi dudaklarına götürdü. Şefkat, sanki parmaklarından damlıyordu. Henüz kaldırmadığı seccadesine tekrar oturdu. Ve gözyaşlarının süslediği mahzun bir tebessümle, kim bilir kaç kere okuduğu mektubu tekrar okumaya başladı:

Canım anneciğim;

Bin hasretin alev aldığı seher vaktinde yine seni düşünüyorum. Biliyorsun birbirimize söz vermiştik. Her sabah namazı sonrası yüzümüzü cama dayayacak, ufkun pembe vuslatında bakışlarımız birbirine kenetlenecek ve hasret giderecektik. Böylece namazımı kıldığımı anlayacak ve için rahat edecekti. İşte daha güneş doğmadı. Yine bir namazın sonunda Allah'a hamd ettim, niyaz ettim, rızasını istedim.

Sevgili anneciğim! Bugün anneler günü... Bir buket çiçekle senenin bir gününde seni hatırlamak bana acı veriyor. Annelere sadece bir günü tahsis etmek, insanların maddi ihtiraslar peşinde at koşturmaktan başını kaşıyacak vakti bulamamasının nişanesi olsa gerek. Terk edilmiş bir evin ortasında veya huzur evlerinin birinde... Vefasızlık hançeriyle delik-deşik olmuş yüreklere, birkaç dakika vuslat şurubu içirmek... Neticede 'sana olan vazifemi hakkıyla yerine getirdim anneciğim' diyebilmek... Halbuki senin kıymet ve kadrini dünyevi fani saatlerle ölçmek mümkün değildir. Sen ancak değerini, her anı ışıl ışıl baki aynaların pırıltılı zamanında bulursun. Zira cennet ayaklarının altına serilmiş. Kıymetin öyle büyük ki, Rabbim seni Kelam-ı Kadim'inde zikretmiş. Değil seni yalnızlığa terk edip binlerce saat üzmek, bir lahza 'üf!' demeyi dahi kerih görmüş. Bu sebeple benim için ömrün bütün günleri annelere, sana ait...

Seni şefkat ile techiz eden ve beni merhametli ellerinle terbiye ettiren Rabbim'e hamd olsun. Bana senin gibi bir ana lütfettiği için... Çünkü ben cennetnümun ses ve soluğunla hayat buldum. Varlığımı, yaşadığım ve yaşanması gereken şeylerin kökünü, mebdeini ve gayesini senin sayende kavradım. Bana küçüklüğümü sen öğrettin. Allah'ın büyüklüğünü de... Bütün fani zevk ve lezzetlere istihkarla bakışımın, dünya ve ona ait şeylere kucak açmayışımın ötesinde sen varsın. Eğer şeytanın hazırladığı haram çukurlara düşmüyor, nefsimin arzularına 'dur!' diyebiliyorsam, boynu tasmalı bir kul olduğumu anlayabiliyorsam ve Rabbimin huzurunda eğilebiliyorsam, bunun vesilesi sensin...

Sana medyunum anne! Beni ötelere müştak yetiştirdiğin için... Gönlünün gülüne 'Nur-u Muhammed' aşısını zerkettiğin için... Bakış ufkumu, dünyanın bulutlarından koparıp Allah'ın sonsuz iklimlerine çevirdiğin için...

Hatırlıyor musun bilmem. Daha ben mini mini iken, sabahları namaza ısrarla kaldırırdın. Gözlerimden uyku tatlı tatlı akardı da, 'Anneceğim, biraz daha uyuyayım.' derdim. Sen ellerimi göğsüne götürür, 'Bak, yüreğim acıyor.' derdin. Hemen kalkar, abdestimi acele acele alır, namazımı kılar, kucağına oturur, 'Geçti mi anneciğim?' derdim. Beni öper, koklar 'Ohh! Geçti yavrum.' der bağrına basardın. Biraz daha büyüyünce yüreğinin acımasının sebebini sormuştum da, 'Ben anneyim. Yavrumun Allah'ın rızasından mahrum kalacağını düşünmek yüreğime acı veriyor.' demiştin. Şimdi çevremdeki 'Uyusun da büyüsün. Doktor, mühendis olsun.' diyen anneleri ve evlatlarını görüyorum da, yürek acını daha iyi anlıyorum.

Sen bugün, ellerinde çiçeklerle sokaktan geçen çocuklar göreceksin. Ben elimde bir çiçekle sana gelemeyeceğim ama, yazdığım bu mektubu gönül bahçemin teselli çiçekleriyle bir buket yapıp sana gönderiyorum. Yüreğin acımasın diye...

Kızın Zehra...

Karşı tepelerden doğan güneş gibi, şefkatli ellerini gayr-i ihtiyari göğsüne götürdü. Dudaklarından dökülen şu sözlerle, ufkun pembe vuslatında hasret giderdi. 'Artık yüreğim acımıyor, yavrum!' dedi.



Acz şafağı

Habib Bekir Şen

'Ölümün bile uyarıcı olmadığı şu zeminde; ey bu yerlerin sahibi, bahtına düştüm. Bizi bu çöllerde mahvettirme.'

Meczup süvarisi rahvan kelimelerin.
Savruldu ilham çadırın mısradan direklerin.
Söndü baygın gecelerde yanan isli fenerin.
Durdu titremesi acz şafağına düştü ellerin.
Meczup süvarisi rahvan kelimelerin.

Başka boyutlarda başlıyor mevsim-i Yezdan.
Ömür cümlesinin son notasından.
Lirik anlardan sıyrılmış ruhunla şahlan.
Şahlan ki, hiçbir hayal yetişemesin ardından.



Erguvana dair

Selçuk Erat

Erguvan ağaçlarının
O hüzünlü yaprakları karşılıyor
Beyaz yalıların arkasından uzatıp dallarını
Nakkaştepe'den inerken
Özlemle doldurduğum bavulumla beni
İçinde bir tahassür İstanbul'a dair

Semaya diklenen kulelerin gölgeleri
Boğazın yorgun sularına
Konuyor her dem martıların yerine

Ve Boğaziçi'nin haykırışları kayboluyor
Bir otomobil kornasının iç gıcıklayıcı sesinde
Yitip giden bir dalga sesi erguvana dair.

Bağrında nice hikaye büyütüp
İstanbul'a bir çocuk veren Kız Kulesi
Ah çekip bakıyor yeni elbisesinin altından
Onun da haykırışları kayboluyor
Dalgalar isteksizce vururken eteklerine.



İzin ver paylaşayım

Elif Azaklı
Paylaşmak bundan böyle bütün yaşananları. Hayatın ağırlığını az da olsa atabilmek omuzlardan. Biraz daha tebessüm edebilmek, ama yapmacıksız ve içten... Bir ömrü paylaşabilmek hiç eksiksiz... Virgüllerini atlamadan, beraber okumak bize ait olan hikayeyi... Her ne varsa anlatılması gereken, en söylenmeyen ne varsa duygu trendimizde, sıkmadan ve boğmadan cümleleri ses tellerimizle, anlatmalıyız.

Geçmişin karanlık izlerini silebilmek için yüreklerimizden, içimizdeki küçücük güneşten ışık alıp, cem etmeliyiz aydınlığı.... Mecburuz, en çok da buna mecburuz sanki. Nedir ki hayatın kıymeti duadan başka, duanın özü de paylaşma değil midir? Kardeşlerimiz vardır, hiç tanımadığımız ve görüp bilmediğimiz bir yerde... Acı çeken onlar için ağlayan gözlerimiz vardır dualarımızda... Sevgiler paylaştıkça artarmış, acılar ise azalırmış... İzin ver dost, izin ver paylaşayım hayatının birkaç parçasını. Mutluluğun ve sevincin senin olsun, ben yüreğindeki acılara dokunayım, hiç incitmeden seni. İzin ver zihninin bulanıklığını sileyim. Azıcık anlamalısın işte, sana değil ruhuna yakın olmalıyım. Ben kalbine gömdüğünü çıkarmandan, dağıttığın parçaları yeniden toparlamaktan bahsediyorum. Bunun için diyorum ki, izin ver, izin ver paylaşayım hayatının birkaç karesini.

Başını kaldır azıcık, bir kere tebessümle bak yüzüme. Biliyorum ki, içinde yeşermeye direnen yanların sükut bulacak bir gün. Bir gün kulaklarımız necatın ayak seslerini duyacak, beraber dinleyeceğiz o zaman. Denizler hep sakin değildir bilirsin, hayat yaşadıklarımızdan ibaret değil. Kasırgalara tahammül ettiren tutanakların olmalı. Bir istinad noktan... O'na emanet etmelisin kendini, bu yüzden sana paylaşmalısın diyorum. Beraber göğüsleyelim hayatın bütün zorluklarını. Ufka güzel bak biraz, hayatından lezzet alırsın o zaman.

Paylaşalım dost! Dağların yükleyemeyeceği yükü beraber taşıyalım mevte kadar. Korkma! Ellerine uzanmaz ellerim. Yüreğini sarmalamak istiyorum, sevdalarını üşütmeyesin diye. İstersen gözlerinden de mahrum kalırım. Ama beni ruhunun kuytularına yığılmış hüzünlerden habersiz bırakma. 'Kalbi hüzünlü olanlarla beraberim.' diyor ya Rabbimiz. 'Biz'i kuşanıp yürümeliyiz öylece, ebediyete. Yoldaki sıkıntılara kalkan olma sen, bana bırak hayatın bütün yoğunluklarını. Yeter ki bu kadar sır olma. Sırrını yitirsin artık içine gömdüklerin. Şeffaflığa bürün biraz da. Artık anla! Paylaşmalısın dost veya izin ver sana ait olanı paylaşayım.