Sızıntı Arşivi

Aralık 2002 · s. 560 · 10 dakikalık okuma

Damlalar

Damlalar · Edebiyat



Hayatı paylaşmak

Zeynep Bedel
Hayat, varoluş nişanesidir. Doğumla ölüm, çıkışla iniş arasında her nefesin, her anın ilmek ilmek dokuduğu uzun bir motifler manzumesidir. Bu manzumeye eşlik eden, özünde 'hayat çekirdeği' taşıyan her canlının var oluş türküsünü son noktasına kadar söylemesi en tabii hakkıdır. Bu hakka kast etmek demek, hayatın çarklarına ve ahenge kast etmek demektir. Bu da insanlığa ve insanla beraber hayatı kucaklayan varlığa felaket, yok oluş ve ölümden başka bir şey getirmeyecektir.

Güneşin ilk sıcaklığında hayata 'merhaba' diyen kardelenin mutluluk adına fısıldadığı muştular, bir bebeğin ilk gözyaşında da vardır. Ak güvercinlerin kanadında dolaşan barış, insanoğlunun avucunda şekillenir. Bütün berraklığı ile temizliği temsil eden suda yansıyan en güzel çehre hayatın çehresidir. İşte insanın ve tabiatın böylesine iç içe olduğu dünyada, hayatın devamı için yaşatmayı bilmek gerekir.

Savaşlar, zulümler ve çığlıklar arasında kaybolan nesiller, yaşarken yaşatmayı unutanların en büyük ayıbıdır. Dünyaya sadece menfaat gözlüğüyle bakanlar, aç insanların ızdırabını görmeyecek, manasız bir savaşın ardında feryat eden çocukların çığlıklarını işitmeyecek ve muzdarip insanların gözlerinde parlayan son ümit ışıklarını hissetmeyeceklerdir. Çünkü masum hayatlara kast etmek nefretin ve kötülüğün karanlık atmosferinde kaskatı kesilen insanlara mahsustur.

Tohum, açmaya namzet bir çiçektir. Açmak için toprağı deler, hayatla yüz yüze gelir. Çiçek olma yolunda o tohuma engel olmak haksızlıktır. Bir insan da tohuma benzer. Yaşamak için geldiği dünyada hür olmak, kazanmak ve yükselmek ister. Özgürce, fikirlerini beyan ederek serpilir. İlim ışığından aldığı renkleri özümseyerek yansıtır aleme. Onun ışığına engel olmak hangi nizamın adaletidir? Saadet balına öz olan çiçek tozlarına kilit vurmakla, hangi istikbalin hülyaları kurulabilir.

Nasıl ki bahar rengarenk çiçekleri, cıvıl cıvıl kuşlarıyla güzeldir; hayata güzellik veren de fikirlerin rengi, insanların sesidir. İnsanla doğan haklara set çekmek; çiçeklenmiş ağaçları kesmek, ötüşen kuşları vurmak, baharın cıvıl cıvıl renklerine boyanmış kırları mahvetmek kadar çirkindir.

Bir gonca, papatyaya yer vermesini bildiği gibi, bulutlar da güneşin doğuşunu gölgelemez. Rüzgar, incecik sapıyla toprağa bağlanan çiçeğe merhamet ettiği gibi, desteğini bekleyen dalgalara da yardımcı olur.

Eğer bu tesanüd ve hoşgörü olmasaydı, kainat bu kadar yaşanabilir olur muydu? Kara bir sayfa olarak insanlığın tarih defterine geçen savaşlar, zulümler ve katliamlar, yaşadığı dünyadan ibret almayan insanın en kötü hatırasıdır.

Bu kara sayfaların tekrar yazılmaması için, hayatı paylaştığımız insanı sevmeli, onun temel hak ve hürriyetlerine saygı duyup, her türlü fikirden, milletten ve renkten insana kucak açmalıyız. Çünkü hayata can katan en tesirli iksir sevgidir.



Haberci

Mahmut Kaplan
Taze haberleri yüklenip getir
Bu çocuk artık dinlemez oldu
Elleri başka tellere vurgun
Bir başka şarkı bilmez oldu
Gözlerini özlemle diktiği kapılardan
Kan fışkırdı yüzüne
Utançtan değil ama
Yüzü nedense kıpkızıl oldu
Sırlarını yokladığı ufkun
Eteklerini sıyırdı bir el
Umutları yalvarış
Duaları bir başka düş
Bulutları avlamaya çıktı
Rüzgarlar engel
Kartondan bir dünyası
Örümcek ağından evleri vardı
Sam yelleri esti
Ağlar altında bir çınarın
Yaprakları el
Açılmış göklere çığlık çığlık
Ey haberci neredesin
Neredesin artık
Gel.



Tükenen Kalem

A. Osman Dönmez
Meltem meltem nefesimle
Kıyınızda dolaştım bir ömür
Kalplerinize duygu,
Duygularınıza dil oldum.
Coşkun ırmaklar gibi
İkliminize aktım damar damar
Kışlar bitti,
Ben bittim.
Şimdi, bahçelerde şen şakrak bir bahar.
Miadım dolmuşsa bana kim bakar!

Bir sürgünse bu, sürgündeyim
Dilimdeki anlamlar yalnız beni yakar
Volkanlar kaynar kuytularımda
Yadımdaki pınarlar susar
Ve benim için
Her limandan,
Meçhule bir gemi kalkar

Gidiyorum...
Geride bir şey değişmeyecek
Yağmurlar yağacak
Çiçekler açacak
Bahçeleri süsleyecek yine şen şakrak bir bahar
Lakin
Gök kubbeden sesim kesilecek, ve
Öksüz kalacak hatıralar
Ve bir dünya eksilecek içinizden
Sadece ben kadar



Her ambulans beni götürür

Hanifi Arkadaş
Ambulansların o yürek hoplatan sirenlerini bilirsiniz. Ne zaman çığlık çığlığa bir ambulans sireni işitsem kalbimin atışları hızlanır, sanki kalbin yerinden fırlayacakmış gibi olur. Mesela otobüste giderken uzaklardan hafif bir siren sesi duyarım. Kalbim de buna kulak kabartıp hafiften heyecana kapılır. Kalbimle bakıştıktan sonra başımız önümüze düşer ve anlarız ki yine geliyor. Ses iyice yaklaşmaktadır. Tüm vasıtalar yolu boşaltmak için kenara yanaşmaya başlar. Ben ve kalbim artık daha çok telaşlanırız. Kalbimin ritmi allak bullak olur; atışlar köşeye sıkıştırılmış bir kuş misali çırpınışlarını hızlandırır. Kalbin aynası olan gözler boş durur mu hiç? Kalbin inkisarı, gözlerde sellerin ilk işaretleri gibi belirir. Evet, ambulans, tam oturduğum camın kenarından adres sormayan sancılı ve acılı bir fişek gibi geçerken, gözlerim hapsettiği yaşları çoktan azad etmiştir. Bütün vücudumu, çıldırtan bir titreme ve soğuk ter istila etmişken, ruhum kasvet muhafızlarıyla yaka paçadır.

Ne oldu ki? Her şey bir ambulans sirenini duymamla oldu. Bana bu kadar tesir eden o avaz avaz öten siren mi pekiyi? Ambulansın içinde neler oluyordur, bilir misiniz? Ben iyi bilirim. Orta kısımda bir sedye ve sedyenin üstünde belki de hayatının son anlarını yaşayan bir insan. Hastanın bütün acı ve ızdıraplarını misliyle hisseden insanlar... Bir yığın endişe, son hızla akar asfaltta...

Ambulans yanımızdan uçarcasına uzaklaşırken, bir iki saniyeliğine de olsa, kalbim ve ben ambulansın camından bunları müşahede edebildik. Ambulans hızlıca gitmekte, kalbim onun iki misli hızlı atmakta. İçindeki hasta kan kaybetmekte, vücudumdan beyaz kanlar akmakta iki katı. Ve hasta yakınlarının gözyaşları oluk halinde; benimkiler okyanuslara eş...

Bir anı seyyale de olsa bu hadise neden benliğimi alt üst etti pekiyi? Görmediniz mi o sedyede yatanı? O kuşkusuz bendim. Kan kaybediyorum muttasıl. Ambulansın sireni ruhumun feryad u figanından başkası değildi. Her ambulans beni götürür, siz bilmezsiniz. Her seferinde hastahaneye yetiştirilir, kurtulurum. Şu dünya kışlasından terhis olup memleketime varmak isterim. Ama her seferinde yerine gelmez bu arzum. Kalbim de bu işe üzülür ve ahengini bozar. Gözlerim, yaşlar akıtır durur. Bedenim ve ruhum alır başını giderler hüzün vadilerine.

Oysa ki, kalbimin atışları mutluluk ve tebrik nağmeleri olacaktı, gözyaşlarım şeb-i arusun kutlu davetiyeleri... Olmadı işte, yine olmadı. Başka bir ambulans sireni işitinceye dek bekleyip duracağım. Ama bu defa kulaklarımı kapatacağım siren sesine. Camından içeri bakmayacağım ambulansın; sıradan bir vasıta gibi göreceğim onu. Kalbimin ritmi bozulmayacak, gözlerim kan çanağına dönmeyecek; ruhum bilinmez dehlizlerde kaybolup gitmeyecek artık. Ve bütün bunlardan sonra ben göz kapaklarımı bir daha kaldırmamak üzere indireceğim; kalbim uzun bir süreliğine mola vermiş olacak ve kulaklarımda siren sesi değil, tahta bir arabanın gıcırtıları yankılanacak...



Hadi bembeyaz, sıcacık karlar çizelim

Arzu Çetin
Ey kalbim! Hatırlayacaksın, sessiz sessiz ağlarken başımı dizlerine koyduğunda, kimse yoktu yanımda. Yalnızdık seninle can dostum, yalnızdık... Atışların hızlanırdı hezeyanlarımdan, kanın çekilirdi damarlarından. Gözlerim susmazdı hani, seni de esir edip yaşlarına. Sabahlara yalnız inerdik bir sen, bir de ben. Anlamazdı hiçbir arkadaş, dinlemezdi hiçbir yoldaş. Biz iki divaneydik seninle. Ben dıştan, sen içten şelalelerin bendini yıkardık ağıtlarımızdan. Kimse duymazdı ama, kimse düşünmezdi bizim düşündüklerimizi. İki divaneydik seninle kalbim! Kimseyi anlamaz; ama herkese anlatırdık derdimizi. Yaramaz bir çocuğun çığlıklarını çoktan geçmişti dilimizin söylediği sahipsiz türküler. Hani düşünürdük derin derin. Aynı sorularla bulanırdı toz pembe rüyalarımız. Bizden başka yok mu derdik buradan bakan. Bir iki divane, sorardık hani kimsenin düşünmeye bile cesaret edemediği soruları. Çekiliverirlerdi simalar çevremizden. Hatırlıyorsun mutlaka, mızraklara saplanmış kuşlara deniz suyunda yuva yapışımız, başı dimdik duran beyaz güvercinleri kafeslerinden salışımız ve ağıtlarımız yalnızlığımızın tarifi oldu. Aldatılmışlık değil, aldanmışlıktı bizi yıkan o zamanlarda.

Değil mi dostum, değil mi sırdaşım nasıl terkettiler bizi. Nasıl koydular önümüze tek düze tabuları. Ahkam kesmek marifet oldu, zincirleri günün modası diye taktılar boynumuza. Ağıtlarımıza yalancı ninniler deyip, anlamadılar onuru gurura karşı yarıştırdığımızı. Kavgalardan nefret ettiğimizi ve güneşin doğuşuna mevzilendiğimizi anlamadılar. Neden biliyor musun kalbim? Çünkü biz yalnızdık, karanlık gecelerin gri yıldızlarında. Başbaşa ağlardık da hıçkıra hıçkıra dönüp bakan olmazdı. Gülüp geçerlerdi bize. Biz kurtaramayacaktık çünkü dünyayı. Sende atan sevgi, bende yeşeren sabır yetmeyecekti onların prangalarını çözmeye.

Çiftliklerde meleyen koyunları gösterdiler bize. Nereye çekersen oraya giden, hani boynundan urganı eksik olmayan, hani yumuşacık tüyleri olan koyunları işaret ettiler. Halbuki biz çoktan çizmiştik, insan figürünün dahi karışmadığı tabiat manzarasını. Masmavi göklerden sevgiyi indirip, dallara da hoşgörü meyveleri koymuştuk. Ama resimdi işte, alt tarafı bir tabloydu. Hatırlayacaksın kalbim, rengarenk boyalarla süslediğimiz o tabloyu nasıl silerdi sadece o kara lekeler. Kimse görmezdi, kendi çiziktirdiği işaretlerden başkasını... Herkes bir 'ben'di kendinde, hatırlıyor musun vefakarım? Sana da bana da 'biz' olmak düştü, yine de bir beyaz nokta gibi hayatımıza. Az ağlamadık, az vurmadık umutlarımızı duvarlara, az bağırmadık sağırlığını unuttuklarımıza. Ama yine çıktık düze 'biz'. Sen ve ben kalbim, sen ve ben.

Hatırlarım şimdi o karanlık gecelerde yardıma koşmaya çalışan birkaç iyi insanı da.... Dokunamadığımız, yanımıza çağıramadığımız, uzaklardan bakıştığımız birkaç iyi insan vardı ya kalbim. Evet dostum, isimleri bile hala bizde değil mi? 'Gül, dikenleriyle güzeldir.' diyemeden tutup yapraklarımızla koparırlarken çiçekliğimizi, sert ama vefalı bir sonbahar rüzgarı da vardı en kavurucu yazlarda. Bilirim, unutmazsın kalbim.

Belki çilekeş bir yağmurun, yahut en yalnız kalabalıklarda ardımıza düşen küçücük ama bembeyaz bir bulutun hatırına bu tebessümlerimiz. Arkamızdan uzanıp boynumuzu sıkmaya çalışan ayrık otlarına inat, binin içinde bir de olsa, tek gamzesiyle özgürlüğü getiren bir kelebek hatırına belki hayata sırt çevirmeyişimiz... Ne dersin kalbim? Acılara gülmek seni mi gerektirir, yoksa sen mi getirirsin acıların peşine düşen umutları? Bilmem ki çilelim, 'kalk hadi tamamlayalım yarım kalan tablomuzu, hatta orta yerine bakışları düşmemiş gök gözlü bir çocuk konduralım. Çarpma öyle hızlı hızlı bedenime... Yeni bir cesaret için ben de ümitle korku arasındayım.

Tuvalimiz beyaz değil lakin, bilsen kapkara, kömürden bile. Ama sevgiyse her şeye rağmen ve umutsa martıların hatırına, haydi kış manzarası çizelim bembeyaz. Kimse karışmasın gönlümüze. Sabahlardaki kömür bile siyah olmasın tam tamına. Haydi bembeyaz, sıcacık karlar çizelim, adı umut olsun. Ve orta yerde bütün gülücükleriyle başı dimdik, gözleri sıcacık bir çocuk kartopu tutsun.



Yeşeren Zamanlar

Ayşe Özkaya
Islandı yine geceler, gönüller sırılsıklam
Sokaklar ıslak, rüyalar ıslak
Damla damla nur yağıyor hayallere
Gökyüzü gece elbisesine bürünmüş
Yine ıslak geceler, siyahın rengi soluk
Ve o ıslak geceler gündüzden de aydınlık

Yedi kat semalarla buluşan tevbeler
Katmer katmer günahları yıkıyor
Secdeye giden başlar taş kesildi
Coştu yine gönüller dua dua koşuyor
Muhabbet yağıyor tüllenmiş gecelere
Islak gecelerde kaskatı gönüller ıslak

Nefis Firavunlaşmış dev aynası boyunda
Şeytan zincirleriyle akılları bağlamış
Duygular firarda sevgi firarda
Bütün fidanlar kuru beyinlerde bir ur
İşte ıslak geceler yine imdadımızda
Kuruyan gözler ıslak bu gecelerde

Ne zaman ki kaymaya meyletse beşer
Hakk kandiller gönderir, 'kul gözünü aç' der
Güneş kadar parlar, güneş kadar aşikar
Yıl içine serpilmiş, nurlu ıslak geceler
İşte ıslak geceler yine imdadımızda
Kuruyan gönüller ıslak bu gecelerde



Son nefesimde

Sevil Ocaktan
Güllerin En Güzeli Efendimize!
Yaslasam başımı yüreklerin en kutlusuna,
Yaslasam ve ölsem gülüm, son nefesimde,
Sana ait olan düşlerim,
Seni getirse bana gülüm, son nefesimde.

Son nefesimde gülse dudaklarım,
Kurusa gözyaşlarım son nefesimde.
Ve seni anan kalbim bir kez daha,
Köle olsa sana gülüm, son nefesimde.

Tıkanmış havzalarda boğulmasın düşlerim,
Aşkınla beslenen fidanlarım yetim kalmasın,
Dünyanın bütün gülleri durmasın kalksın,
Seni getirsinler bana gülüm, son nefesimde.

Son nefesimde dinsin ızdıraplarım,
Kabul olsun dualarım, son nefesimde.
Bulutlar kefenim, vuslatın tacım olsun,
Seninle uçayım gülüm, son nefesimde.



Tunaya ağıt

Hasan Doğan
Yıllar var ki, bir Tuna akar yalnız ellerde
Akar... Yorgun yorgun toprağına
Zamanlar akıp gitmiş sızılarından ağır ağır
Yağmurlar dindirmiş yorgunluğunu

Asırlar var ki, kanlar dökülmüş uğruna
Şahlanan yiğitler solmuş yamaçlarında
Kefenler yıkanmış sularında
Kızıllığını doldurmuş avuçlarına
Damlalar süzülmüş al yanaklarına
Sen ağla, ağla Tuna'm
Sana adanmış tarihe.

Soğuk gecelerinde sevdalılar tutmuş nöbetini
Selamını iletmişler yitik diyarlara
Umuda sarılan kalemler yazmış destanını
Düşler akıp gitmiş kavuşma özlemiyle
Sen yan, yan Tuna'm
Sana vefalı sevdalıya.

Yıllar sonra...
Sadece niyetler kalmış damarlarında
Beklenen gönüller bir yudum su içer diye;
Tohumlar salmışlar yeşertmen için
Bedeller vermişler ödemen için
Duygular vermişler anlatman için
Umutlar vermişler yaşatman için
Ve sen haykır, haykır Tuna'm
Sevdanın yükünü.



Yüce Sevda

Rukiye Yılmaz
Yine feda etmek düştü tam tutacakken sevdayı,
Gönül "turab" vuslat "su" imiş.
Ahı düştü yüreğe bağlamanın karayı,
Demek dualarda buluşma umudu, bu imiş.

Şimdi ölmek mi dilersin, sevmek mi?
-Nereye takıldın gönül,
Neden vazgeçemedin sürçmekten?
Hak mı ki, ızdırabın fenaya
Hani sevmek alıkoyar seni ölmekten?

Kapısında dilenmek mi hakiki Sultan'ın,
Yoksa eşiğinde tükenmek mi masivanın?
Söyle neye meftunsun,
Neresinde takıldın bu vefasız rüyanın.

Oysa dinle bir kez,
-Adanmış canlar vardır kutsal çile uğruna,
Yazılmış anlar, zafere boyanmış
Gamlar saklıdır zamanda,
Umut olur güldürür, yeis olur öldürürmüş,
Ey gönül,
"Meğer yüce sevda ne ateşler söndürürmüş."