Sızıntı Arşivi

Eylül 2002 · s. 408 · 9 dakikalık okuma

Damlalar

Damlalar · Edebiyat


Düşe kalka insan oldum

Sevinç Emin
Ben Bulgaristan'ın Kırcali şehrinde büyümüş biriyim. İsmim Sevinç de olsa, hayatımda çok acılar çektim. Kendini kaybetmiş; ama bulmak isteyen bir insanım. Sızıntı dergisiyle Mart 2000 sayısında tanıştım. Bulgaristan'da yayımlanan Ümit dergisinde çalışanlar verdiler bana. Onu hiç elimden düşürmedim, yazıları heceleyip anlamaya çalıştım. Ve cesaret ederek, sizlere ilk mektubu yazmaya çalışıyorum.

Onsekiz yaşındayım, kardeşim yok! Huzursuz bir aileden geriye kalan biriyim. Çok acılar çektim. Karanlıklar içinde büyüdüm, ve yıllarca kalbim, çırpınışlarının içinde hayatın anlamını bir türlü bulamadı. Tek kaçışım kitaplaraydı, şiirlereydi, güzel bir dünya için kurduğum hayallereydi. Hep Bulgarca okudum ve yazdım. Yani okuduğum kitaplar ve yazdığım şiirler Bulgarca idi, onlardı benim desteğim.

Allah'tan gelen her şey güzeldir. Biliyorum ki çektiğim acıların da bir güzelliği, anlamı var. Hayat beni yıksa da, bana çarpsa da derslerin en önemlisini verdi; düşe kalka insan oldum ben. Ve diğer aç, susuz, çaresiz insanlara yardım etmeye hazırım. İşte bu oldu benim hayatımın anlamı. Dünyada ümitsiz insanlara yardım etmek istiyorum. İnsanlara karşı hissettiğim sevginin ateşiyle yaşıyorum hala. İnsanlardan hep kötülük görsem de onları yine seviyorum. Ben fakir büyümüş olmasaydım; aç, susuz insanların haline varamazdım, onları anlayamazdım. Şimdi ise çok farklı birisine lokmamın bir parçasını vermek beni çok mutlu ediyor. Muhteşem bir duygu!..

Acı çekmenin de bir güzelliği var sanıyorum. Acı insanın ruh alemini temizler, yıkar, yıpratsa bile ona gerçekleri gösterir. Acı insanın öğretmeni ve dostudur. En ciddi birilerinden...

Biliyor musunuz, zaman geliyor, savaşmaktan yorgun düşüyorum. Ama yine de mücadeleye devam diyorum. Benim için mücadele kötülüklere, haksızlıklara rağmen ayakta kalmaktır. Hayatım bir savaştır; sevgiyle, güneşle, tebessümlerle dolu bir dünya için savaşıyorum. İnsanlara ümidi hediye etmek için, anne-babasız çocukların annesi olmak istiyorum.

Her şeye ve herkese karşı kalbimin temiz, alnımın açık olması için savaşıyorum. Dağlar kadar büyük engeller aşmam gerekiyor, biliyorum. Buna hazırım... Bazen kuvvetim ve inancım tükense de hazırım! Bizler, Yüce Allahımız'ın kullarıyız ve öyle davranmamız gerekiyor. İnsan insana muhtaçtır! Ama bunu kardeşini öldüren insanlara nasıl anlatayım? Ağlayan bir çocuğun hatırını kırıp geçenlere nasıl böyle yapma diyebilirim? Nasıl, dur diyeyim; kalpleri, hayalleri ve duyguları kırıp terkedenlere?

Bir ay önce Türkçe ilk kitabımı okudum: Aynada Batan Güneş... Bu roman elime geçti diye durmadan şükrediyorum. Kör gözlerime gerçeği gösterdi. İslam'ın güneşi kalbime dokundu ve sanki şimdi o kendisini bulamayan Sevinç ben değilim... Hayallerim daha fazla kuvvetlendi ve bu romandan güç aldı. Dinimi tanıdım...

Sızıntı'nın yazıları yarama ilaç oldu. Tıpkı bir ışık gibi doldu gönlüme.... Diyorum ki, düşüncelerimi paylaşan birileri var. Demek yalnız değilim. Sırdaşlarım oldunuz! El ele verip hep birlikte savaşmak ne kadar güzel bir duygu? Bu maddi dünyada sevgiyi yaşatmak hayatımın anlamı oldu. Bir gün ben de sizler gibi yazılar yazıp, gayeye doğru yürüyüş için çağrışta bulunacağım İnşaallah! Unutmayın, değerli öğretmenlerim! Unutmayın ki, benim gibi gönülleri susamış, çare arayan, gerçeği bulmak isteyen milyonlarca gönül var. Bizim vazifemiz onlara dokunmak, kendilerine ümidi hediye etmek. Vazifemiz, insanlık uğruna canımızı feda etmek... Rabbimiz bunu bizden istiyor. Bütün acılara rağmen vazifemizi yerine getirmeliyiz.

Bu mektupla aramıza bir sevgi köprüsü kuruyorum. Dileğim beni kalbinize kabul etmenizdir.

Hoşçakalın, sevgiyle kalın.

Anne

Habib Bekir Şen
Bakışların üşürken buğulu camlarda,
Çocukluğun toprağını eşelerken kalbin
Yağmur ayetini dinlersin,
Zakir rüzgarlar altında.

Cennet ırmakları akarken ayakların altından,
Kıvrak neonlar arasında bırakıp geleceğim.
Uzakların ve ayrılıkların içinden
Kalkan turnaların kanatlarından türkülerimiz yağacak.

Hasretim büyüyor secde serinliği yüzünde.
Yalnızlığını seyredersin ufuklarda.
Buğday kokulu akşamları örtüp hüznüne,
Umudu avlarsın çiğ ürpertili sabahlarda.

Işık saçıyor duaların
Hayat çiçeğe duruyor ötelerde
Kapanır dünyanın mağrur gözleri
Yıldızlarla dertleştiğin pastoral peçelerde.

Terbiyecilerim

Gülcigit Anarbayev
aciz bir yolcusuyuz bu dünyanın
Yardımcı olur mu dersin onca malın
O eskidendi kardeşlik uğruna dökülenler
Feda olmuş insanlık yolunda onca canlar

Kardeşlik dostluk varken kötülüğün yoktur yeri,
Mümkün değildir geçmişi almak geri.
Kazanmak istiyor savaş barışı ta eskiden beri,
Bütün bunlar yaşadığımız fani hayattan belli.

Şimdi de yok değildir insanlık uğruna can kurban,
Doğru yolu göstermek olmaz mı derde derman
Değerini bilmediğimiz canlar var ki, onlar vefaya kurban
Her şeyden vazgeçmişler, olsun diye insanlıkta iman.

İşte bunlardan bir eser bizim terbiyeciler,
Sırf üzülmememiz için bizden acılarını gizler.
Derler, öğrenciler için olsun canımız feda,
Yeter ki onlar kendilerini iyiliklerden etmesin.

Yüzlerinden nur parlar, vefalılar bunu anlar,
Sanki onlar hep iyilik barış için yaratılmışlar.
Allah onları bu yaptıkları yüzünden alkışlar
Ama bütün bunları anlayan var, anlamayan var.

Bizim terbiyeciler hep yıldızlara benzerler,
Mahvolmuş gönüllere kendi sularından serperler.
İyilikleriyle kendine insanları çekerler
Böylece nesillere yeni tohum ekerler

Yaşadığım her günü sizlerle geçirmek isterim,
Güzel olan her şeyi sizlerden duymak isterim
O parlak yüzleri her gün görmek isterim
Sizleri isterim, ancak sizleri sevmek isterim.

Gün gelecek, onların kıymetini nankör dahi bilecek
Bakarsın şu gurbetin sonu iyiyle bitecek
Kalkacak insanla gerçeğin ortasındaki perde
Bırakacağız İnşaallah onca anlamsız yılları geride.

Sana dair

Tuba Özten
Seni aradıysam yıllar yılı
Gölgesinden zamanın kurtulmak içindir
Seni aradıysam böyle perişan
Bulduğum an bil ki;
Perdesi yırtılır zamanın, nurunla dağılır gölgesi.

Seni beklediysem her akşam üstü,
Ve her sabah'tan yerine döktüysem hüznümü,
Avucumdan bu ateşi alman içindir.
Gel al ki,
Ötelerin baharından ellerime nice ırmaklar serpilir.

Yüreğim demir kafeste,
Gel ki, zinciri kırılır içimin
Kalbim sana nice muştularla sarılır.

Kirpiğimden her an nice hicran silinir
Yüreğim matemini tutuyor sensizliğin
Gel ki, tutulsun güneş ve ay
Geceyi nura çevirir gözlerin.

Sen gel ki, bitsin bu sızılar yerden göğe kadar,
Fırtınalar durulsun kalplerde,
Sükun bulsun deniz, nefes alsın ölüler.
Sen ki, asrı saadetinle gel
Devran dönsün seninle.
Ki gelişinle kalbimin aynaları düzelir
Dünya doğrulur nazarımda
Gözlerimin uykusu silinir.

Gülüşünle içimde nice güller derilir
Gözlerimde biriktirdiğim hasret denizlerim,
Devrilir avuçlarına.
Ellerini geri çevirme ki,
İçimi yakan acının özü dökülmesin kirpiğimden.
Yüreğim tekrar dara düşmesin
İçimin aynaları birer birer devrilmesin
Gidişinle.

Olmasaydık...

Nazife Çiftçioğlu
Bir gün gelip de bana, 'hiç' olduğunu söyledi:

'Ben, ben bir hiçim!'

Bu 'hiç'lik ifadesi biraz acımasızca gelmişti bana. Eğer varsak, hiç olduğumuzu söylemek biraz isyan olmuyor muydu? Var oluşumuzun sebebinin kendimizi hiçleştirmek olduğunu söylemek istiyordu belki de.

Ne diyebilirdim ki!?

Bir zamanlar tartışıyorduk ya, 'var olmak çok iyi' diye, eğer var olmasaydık yok olmuş olacaktık. Yok!! Kocaman bir yok! Görmeyecektim! Duymayacaktım! Hissetmeyecektim! Dokunamayacaktım! Tadamayacaktım! Ağlayamayacaktım! Evet, evet ağlayamayacaktım! Dahası inanmayacaktım! Yaşadıkça aklımdan ve yüreğimden çıkaramayacağım o büyük insanı, annemi öpemeyecektim! Yüreğim sızladığında, yüreğimin sızlamadığı o sağlıklı zamanları anlayamayacaktım! Her günahımın ardından pişmanlığı yaşayamayacak, o pişmanlığın acıtan sancısıyla kıvranamayacaktım! Çünkü ben bir hiçtim, hiç! Onun bana söylediği buydu işte, hiç olmak, yok olmak!

Mesuliyet sahibi olmayacaktım! Mesuliyetlerim olmayacaktı! İçimi açabileceğim ne bir dostum olacaktı, ne de bir dost olacaktım! Hiç koleksiyon yapamayacak, her yeni arkadaşıma bunları gösteremeyecektim! Mor renge ilgimden dolayı, her yeni aldığım şeye bakıp "keşke mor olsaydı' diyemeyecektim!

Çocukluğumu hatırlayamayacaktım! Oynadığım oyunlarım hiç olmayacaktı, hiç! Saklambacın anlamını hiç bilmeyecektim! İlkokul öğretmenime bir hediye veremeyecektim! Nehir kenarında yürürken dayanamayıp suya atlayarak yüzmeyecektim! Otların üzerine uzanıp saatlerce gökyüzünü hiç seyretmeyecektim!

Sevinmeyecektim! Üzülmeyecektim! Kimseden mektup alamayacaktım! Bir adresim bile olmayacaktı! Adım olmayacaktı! Evim olmayacaktı! Annem olmayacaktı!

Beni sevmeyen insanlar bile olmayacaktı! Değil sevgi duymak, kimse benden bahsetmiyecekti. Ölmeyecektim bile! Yokluktan çıkıp nasıl ölebilirdim ki, nasıl? Demek ki ben hiçbir şeye değmeyecek, bir şey bana değmeyecekti! Bir mezarım bile olmayacaktı! Çocuğum olmayacaktı! Torunum olmayacaktı! Yaşlanıp geçmişte kalan o güzel günlerimi hatırlamayacaktım! Özlemeyecektim! Parmaklarım olmayacaktı! Ellerim, kollarım olmayacaktı! Gözlerim olmayacaktı! Bağıramayacaktım, dilim olmayacaktı! Bir fotoğrafım bile olmayacaktı!

En sevdiğim ayakkabımı giyemeyecek, yemeği yiyemeyecek, türküyü söyleyemeyecek, kitabı tekrar okuyamayacak, oyuncağımla oynayamayacak, çiçeğimi sulayamayacak, çizgi filmi seyredemeyecek.. en sevdiğim diye bir şeyim hiç, hiç olmayacaktı! O uçurtmayı hiç yapmayacaktım! İncir ağacımı kestikleri için küsemeyecektim! İlk yağan karda ayak izimi bırakamayacaktım! Hiçbir yerde, hiçbir zaman... Yazamayacaktım! Okuyamayacaktım! Oy veremeyecektim! Adıma hiç şiir yazan olmayacaktı! Ve hiç, hiç yağmurda ıslanamayacaktım! 'Hayır!' demek zorunda kalmayacaktım! 'Zorunluluklarım' diye bir şey de olmayacaktı! Olmayacaktı! Olmayacaktı! Beyaz papatyayı çok severim, sevemeyecektim! Yalnızlığı severim, sevemeyecektim! Mektup yazmayı severim, sevemeyecektim! Türk kahvesini severim, sevemeyecektim!

Hiçtim, hiç!

Her şey koca bir yalan öyle mi? Her şey bir rüya öyle mi? Her şey aslında var, ama yok öyle mi? Sen bir hiçsin ve ben bir hiç'i dinledim bunca zamandır, öyle mi? Hani hiçbir şeyi; ruhu, duyguları, düşünceleri, yüreği olmayan bir hiç'i… Öyle mi?

Yazık!...

Oysa ben sonsuzum!

Sabah ezanı

Ahmet Arslan
Atar senden üzüntüyle hazanı,
Uyan der haşyetle, sabah ezanı.
Hoş tut, meleklerden günah yazanı,
Mest eder insanı sabah ezanı.

Aç odanı sen o güzel nidaya,
Bütün varlığınla bağlan Hudaya,
Eşi bulunmaz eşsiz bir sedaya
Benzer okunan bu sabah ezanı.

Uyan, sen de uyuklayanı uyar,
Güzel olan, güzelliği duyar,
Seher vaktinde uykunuza tad katar,
Huzur verir sana sabah ezanı.

İnanan huşu içinde uyanır,
Müslümanın zamanı ezanla tanımlanır,
Kendisini bir an cennette sanır,
Mest eder insanı sabah ezanı.

Sınırla beni

Aydın Bodur
Sessiz çığlıklarım hayatı yakar
Issız gecelerde hatırla beni
Her günahta yakın azaplar kokar
Gizli dualarla sınırla beni

Açacağım yerde tükeniyorum
Dertten kaçıp derde beleniyorum
Hangi iklimlerde söyleniyorum
Derin derin dinle ruhunla beni

Yolsuz yolculara karışır oldum
Güller diyarında bülbülle soldum
Yanlış kapılarda kıyamda durdum
Adım adım yürüt yolunla beni

Meçhul diyarlarda sevdaya düştüm
Sonu gelmez nice kavgaya düştüm
Serapla karışık vahaya düştüm
Damla damla tüket korunla beni.

Hasat

Ümmügülsüm Okuyucu
Sonbahar iyiden iyiye kendini hissettirmeye başladı. Sabahtan beri hiç durmadan yağmur yağıyor, iki üç güne kalmaz kar da yağar. Sonra bütün şehir bembeyaz olur, tıpkı saçlarım gibi. Yaz gelince şehir yine eski haline döner ama artık başımın karı erimez.

Her gün pencereden dışarıyı seyrederim saatlerce. İşe gidenleri, oynayan çocukları, satıcıları, arabaları... Bazen de yağmurları, arada bir camlara konan güvercinleri, ağaçlardan dökülen yaprakları... Çoğu zaman seyrederken dalıp gidiyorum eskilere. Mesela yine böyle bir sonbahar günü, yağmurun altında sırılsıklam oluşum geliyor aklıma. Ya da bir kış günü sobanın başında patlatılan kestaneler, bir bayram sabahındaki coşku...

Bugün eski resimler geçti elime. Zaman nasıl da su gibi akıp gitmiş. Ben daha dün onsekiz yaşında değil miydim? Bazen insan aynaya bakınca tanıyamıyor kendini. Simsiyah saçlarını ve yeşil gözlerindeki ışığı arıyor. Arıyor aramasına ama... Aslında o kadar da üzülmüyorum bütün bunlara. Benim asıl derdim unutulmak... Vefasızlık ve nankörlük içimi sızlatan. Pencere kenarlarında beklemek, hatırlanmayı... Demek ki her şey yalanmış! Fotoğraflardaki kahkaha, aynalardaki güzellik, gözlerdeki pırıltı, gençlik, hepsi...

Ben yarın yine gün doğarken uyanacağım. Gelip pencerenin yanında oturacağım, saatlerce... Ve yine akşam olacak, sokak boşalacak ve bir bir kapanacak perdeler. Kalacağım isli duvarlarla başbaşa. Son bir defa telefona bakıp yatmaya gideceğim. Sabahlardan birinde kapımı çalacaklar, açılmayacak! Açamayacağım... Yine çalacaklar, tekrar tekrar... Arayıp bulacaklar çocuklarımı... Evlatlarım geldiğinde yatağın içinde, elimde onların resimleri, buz kesmiş cesedimi bulacaklar. Tıpkı benim annemi bulduğum gibi...

Hayır, böyle olmamalı! Anneler, kendilerini yalnız bırakacak kadar annelerine yabancılaşan evlatların yetişmesine göz yummamalı!..

Son nefesime şahit olmalı torunlarım; annelerinin okuduğu kelamda kalmalı akılları...

Sonra gitmeliyim.

Asıl yurda...