Sızıntı Arşivi

Temmuz 2002 · s. 304 · 8 dakikalık okuma

Damlalar

Damlalar · Edebiyat



Ey mah!(*)

Murat Kahraman
Ey mah! Neden bu kadar parlaksın, söyle
Nereden gelir o hüzme hüzme meş'ale
Ne narsın yakan, ne de yanan bir seyyare
Nisyan edersin ab-ı hayatı, kalırsın hep biçare

Ey mah! Nedir çehrendeki o siyah benler, söyle
Olur şemsin aksine mani, böler pare pare
Ardından kopar bir vaveyla, açar sende derin bir yare
Herc ü merc olup, girersin bir esrara perde perde

Ey mah! Neden saklanırsın ulu dağlar ardına, söyle
Ah u zar mı edersin mehpare, kaldım diye iki pare
Yoksa figan-ı tiz-i heves midir, ahu-yi feleğin aksine
Buğulanır arz-u semada halen, akar oluklardan cezbe cezbe

Ey mah! Nedir derya-i semada meylettiğin gaye, söyle
Mavi ufuklarda nurlandır zühreleri, kıl zuhalleri şayeste
Sükutu inlet lal kalan dillere, haykır nağme nağme
Raksetsin cemaline bütün arş, olsun sana pervane.

* Mah: Ay

Kurtuluş dilekçem

Sedat Tozluk
Ufukta bir güneş doğdu, adını Sinan koydum.
Yoklukta var olan küçük nesne, işte ben oydum.

Hiç ve hep; budur benim yazılan asil çilem,
Sonum onda gizli... O da sadakat dilekçem!

Acı ve keder; yoğurur beni iki büklüm,
Sana geldim... Amel sandığı omzumda yüküm!

Divane bir yolcusuyken şu fani dünyanın;
Bekçisi ben kalmışım sevgili kabristanın!

Hayat zor bir yokuştur; zirvede bekler ölüm!
Issız çöl kumlarında beni tarihe gömün!

Çağ çiçekleri

Habib Bekir Şen
Yol yordam bilmeden yürüdüğümüz
Hayat puslu
Hoyrat naralardı tedirgin eden ufkumuzu
Karanlıktan kementlerdi saran ruhumuzu

Ve göründü çağ çiçekleri:
Yüce ruhların müjdeledikleri.
Muhabbetten kanatlarla süzülüp,
Şehrin paslı kapısına geldiler.
İksirli kelimelerle dolu dilleri.
O cevval hallerinde cazibe,
Ötelerin güneşlerinden koparılmış tebessümleri.
Yeisler ülkesinde yok adresleri.
'Berden selama' bezminden tenimiz
Ateşler yakmayacak İbrahimleri...

Efendim

Oktay Güneş
Yaradan'ın çizdiği, en müstesna bir nakış,
ayet ayet okunan bir edepsin, Efendim...

Mü'minlerin kalbinde pırlantalı bir tacsın,
Secdeye konulan en yüce başsın, Efendim...

Alaca şafaklarda hicranınla eridim,
Ruhumun nabızları çığlık çığlık, Efendim...

Anılınca adın titrer kalbim, kanat kanat,
Asumandan süzülen hep baharsın, Efendim...

En ılık mevsimlerde ezan ezan duyulan,
Bilal'in ebediyet bestesisin, Efendim...

Ufuktaki çizgide bir nadide gamzesin,
Varlıklara sunulan beşaretsin, Efendim.

Rüyalarımız

Saltuk Buğra
Tesellisi resimlere kalmış bir hicrandır
Ruhumu yaralayan gecelerde
'Günler baharı soluklarken'
Hazan üstüne hazan gördük gülşenimizde
Ateşi gül diye verdin elime
Bıraksam kanar, tutsam yanarım
Sevdayı ilmik ilmik işledin yüreğime
Şimdi gelmeyişine şiirler yazarım
Rüyalarımıza inanmayı öğretmiştin
Ve bizim rüyalarımız
Sevgi ikliminde yeşerecek güller üstüneydi
Gecelerimiz çok karardı biliyorum şafak yakındır
Hayra yorulacak rüyalarımız var
Bütün sabırsızlığımız bundandır
Nakaratı gül, melodisi ıztırap olan
Öyle bir şarkı besteledin ki,
Artık dünyanın dört bir yanında
Filizlenen güller O'nu duyarlar
Sinesi kavrulmuş bülbüllerden
Hasretin gözyaşına karışır gecede
Ve iliğe işlenir inceden inceye
Bırak dostlar düşmanlarla barışıp gitsin
Söyle yıllardır kervanlardan sorduğumuz
Heraklit pazulu, Yusuf yüzlü
Yağız atlı süvari sen değil misin

İltica

Burak Yıldız
Her rengi hayatım, aks-i ziya'ndır,
Avare vakitler gayri ziyanımdır,
Ayırma fikrinden, hissinden sen beni,
İş bu hem ilticam, hem intizarımdır.

Eşyayı delip geçen keskin bakışlar
Eb'adı hiçe sayan ışık kanatlar
Ve atıp mümkinatı, edip istihkar
Ülkene al beni, terk-i diyarımdır.

Bir öz, bir his lutfet sezeyim hep seni,
Akıl ver, zerrelerden süzeyim seni,
Ne inciteyim, ne de üzeyim seni,
Ahde sadık kıl, aksi intiharımdır.

Ey varlığının sesi naralar atan,
Ey kalpde hissedecek nurları yakan
Tamamla nurunu, vermeye gayri hüsran
Senden ayrı kalmak, bil ki hicranımdır.

Şiir(ler)e yaslanmak

Cengiz Aydın
Bazen kendinizi hayat yolunda yorgun hissedersiniz. Ümit kapılarınızın kapandığı vehmine kapılır bir köşeye çekilmeyi arzularsınız. Öyle zamanlar olur ki kalb ve kafa yorgunluğu bedeninizin çok üstünde seyretmeye başlar, dinlenmek için kuytuluk ararsınız. Evet bazen bunların da ötesinde her şeyin bittiğini düşünmeye bile başladığınız olur.

Özlersiniz, özlenirsiniz. Güzel günlere ulaşmak için didinip durursunuz da bir gün yorulursunuz.

Çoğu insan işte böyle zamanlarda tanışmış ya da onunla dostluğunu artırmıştır. Çünkü hakiki şiir güzel günlerin olduğu kadar hüzünlü anların da yoldaşıdır. O bazen bir dertlinin ifadeleri içinde kelimelere başkaldırmış bir gözyaşı olarak karşınıza çıkar, çıkar da yüreğinizi yakan dertlerinize merhem olur, bazen de sizi alıp başka diyarlara götürür.

Sıkıntılarla hemdem olduğunuz, gönlünüzün kuraklaşmaya başladığı bir anda, 'yağmur' duygularınıza tercüman olur. Sizi alır ta bindörtyüz sene evveline götürür. Orada hüzünlü Nebi ile buluşursunuz da O'ndan sabır tavsiyeleri alırsınız. Ve meleklerin sabır karşısında tebessümvari alkışlarını duyarsınız:

'Melekler sağnak sağnak gülümser maveradan
Gümüş ibrik taşıyan zümrüt gagalı kuşlar
Mutluluk nağmeleri işitirler Hira'dan...'

Bazen de ölüm(ler)le burun buruna gelirsiniz. Çok yakın birini kaybedersiniz de, beraber ağlayacak, derdinizi paylaşacak bir vefalı yüz göremezsiniz. Bir ayağı kırılmış sandalye gibi sendelersiniz de tutunacak bir el, yaslanacak sağlam bir duvar bulamazsınız. İşte böyle anlarda şiirler imdadınıza yetişir. Kulağınıza bu hazanda 'asude bahar türküleri çalar.' Kapıların daha yeni başladığını ruhunuza fısıldar:

'Kapı kapı bu yolun son kapısı ölümse
Her kapıda ağlayıp o kapıda gülümse.'

İç içe gurbetler yaşarsınız bazen de... Vatandan ayrı, anadan ayrı... Ayrılıklar kaderiniz olur, ruhunuzun her dem gurbet diyarında... Bazen mısralar ondan, o Yüceler Yücesi'nden ayrı kalışınızı dile getirir. Ama hep sizi anlatır:

'Neye yaklaşsam sonu uzaklık ve kırgınlık
Anla ki yok, Allah'tan başkasıyla yakınlık...'

Bazen de günahlarınıza bir tövbe iksiri olur da onunla yalvarırsınız Yüce Yaratıcı'ya. Temiz bir ağızdan çıkmıştır diye. Ellerinizi kaldırdığınızda duygularınıza tercüman olur mısralar, beyitler her haliyle:

'Rahman ve Rahim olanın adına sığınarak
Açtım iki elimi kor gibi iki yaprak
Bir edep ölçeğinde umutlu ve utangaç
İşte dünya önümde benim ruhum Sana aç.'

Evet şiir bazen bize aşk verir, bir sırlı arkadaş olur yalnızlığımızda. Bazen de geleceğe ait ipuçları taşır küçük bedeninde. Ve biz ona yaslanırız, şairin emekleri içinde.

Adını arayan hikaye

Yüsra Mesude
Bir rüyaydı gördüğüm, sabahı 'yaşamak' olan. Rüyamda dünyayı gördüm. Bir Mevlevi'yi andırır gibi hızla dönüyordu. Onunla birlikte her şey dönüyordu, döndüğünü bilmeden. Rüyamda 'rüya' görüyordum.

Bitmeyen kapılar açılıyor, kapanıyor, tekrar açılıyordu. Esrarengiz bir rüzgar, bütün kuvvetiyle odaları dolaşıyordu. Kapanan her kapıyla ben biraz daha büyüyor ve 'sona', belki de 'sonsuz'a yaklaşıyordum. Açılan her kapı, ardındaki bilinmezle korkutuyordu beni. Fakat girdiğim her oda kendini sevdirir oldu bana. Yeni başlangıçlar tesellisi oldu sona erişlerin.

Bir an annemi hissettim. Adına 'şefkat' denen bir şey yüreğimi okşuyordu. Biri kulağıma sessizce, 'doğacaksın...' diye fısıldadı. Bu annemin sesiydi. Peki ya annem kimdi? Ben neredeydim? Gerçeğe giden rüyanın ilk adımında mıydım? Doğacak mıydım? Ben de insanlardan bir insan mı olacaktım? Oysa ben annemle mutluydum. Huzurluydum. 'Olamaz, gitmek istemiyorum!' dedim. Var kuvvetimle bağırdım, çığlık attım:

- Anne, çağırma beni. Bana oradan bahsetme. Hep burada kalsam, ben sende, sen yüreğimde, yaşayıp gitsek olmaz mı? Anne, çağırma... beni çağırma anne!...

Annem ısrarla çağırıyordu beni. Çok uzaklardan ellerini bana doğru uzatmış, 'dünya'ya çağırıyordu. Yeni bir rüyaya... Kapının ardındaki odaya, 'gel!' diyordu gülümseyerek.

Önce annemin kucağına kıvrılacaktım. Sonra kucağına bebeği kıvrılan bir anne olacaktım.

Bir gün 'kal!' diyen yanımı da yanıma alarak, tutup annemin elinden, dünyaya yürüdüm. Olmaya, ölmeyi göze alarak yürüdüm. 'Doğarsam ağlarım!' demiştim. Ağlarken doğdum. Ve sonra dünya...

Bardağım suyla, vazom çiçekle, ellerim kitapla doldu. İnsanlar tanıdım, hayatlar yaşadım, tanıdığım her insanla çoğaldım. Güldüm, ağladım, dostlar buldum.

Etrafımda insanlar kıyıya vuran dalgalar gibi bir azalıp bir çoğaldılar. Ama hepsi de hayatımın bir parçası oldular. Gelmekten korktuğum dünya, bağlandığım dünya oldu. Bilmezken sever oldum, sevmezken bağlanır... Ve anladım ki, dünya da bir rüya.... Kapılar bitmedi. Yol uzun ve yorucu... Ve şimdi geleceklerden korkuyorum.

Bir gün annem sessizce ayrıldı dünyadan... Bir kapı ansızın kapandı... Bir rüyadan sıçrayarak uyandım...

Toprağa sarıldım... Ve annemi duydum derinden... Sanki beyaz bir güvercin omzuma konuyor. Annem ellerini bana doğru açarak beni 'oraya' çağırıyor. 'Burası daha güzel, gel!' diyor. Gülümsüyor... İnanasım gelmiyor:

- Anne, çağırma beni. Bana oradan bahsetme. Beni çağırma anne, çağırma!...

Kuyudaki karanlık...

Çöldeki gece...

Rüyamın ardında ne var?

'Bir ben var bende, benden içerde...'

Dostun destanı

Gürbüz Akdoğan
Gün doğar, gün batar taşlar üstüne
Bir ağaç ki, tahtını kurmuş taşlar üstüne
Nasıl bende olmaz böyle bir niyaz
Dostun ağacı eder gönlümde pervaz

Lakin olsa idi bende istidat
Elmastan sözler dizerdim kat kat
Söyle dost! Seni kimler anlatsın
Dilden dile destanını beşer unutmasın

Zulmet içinde bütün alem biçare
Menfaat belirmiş gözlerde, başlar avare
Dost! Yalnız senden umulur imdat
Yalnız senin ikliminde kaldı şefkat

Ah u efgan dinmez, ne olur aman
Zira dizlerimizde kalmadı derman
Gerçek Dost'a dost olmuşsak eğer
Sevinin, çünkü başlar arşa değer

Çöller vahaya döner seni bulunca Dost
Yalnızca ben değil, bütün alem olur mest
Yanında olmasam da aklımdasın her dem
Sana dost olmak değil, layık olmak erdem

Akşamlar

Alper Akyürek
Akşamlardır, sonunda batan güneşin,
Sereserpe bir günü eriten narı.
Telaşla çırpınan gözleri ateşin,
Süzer, geceyi saran karanlıkları.

Sessizce çekilirken günler geceye,
Ayrılığın ateşi yakar tenini.
Çözümsüz yaklaşan o son bilmeceye,
Hem aşkını boşaltır, hem de hüznünü.

Kızıllaşır ufukta akşamın ahı,
Bir onulmaz acıyla kıvranır durur.
Beklemektir tek çare, artık sabahı,
Yıldızların raksının anlamı budur.

Sokaklarda geçirir, geceyi akşam,
Titrek lambaların loş serinliğinde.
Ne zordur, buz gibi taklarda hayat
Gözlerin kaybolan derinliğinde.

Yolculuk devam ediyor

İmran Akkoç
Kırlardan geliyordu. Ellerinde kocaman papatyalar, yüreğinde papatyaların yaprakları sayısınca sevgi vardı.

Yalnızca o değildi gelen. Ben ilk onu görmüş, ilk onu farketmiştim. Peşinden sevgisini verdiği, yaktığı, ışıklandırdığı masmavi gülümseyen, mütevazı, ışıl ışıl parlayan insanları sürüklüyordu.

Kırlardan geliyorlardı. Yeşilin, mavinin; tüm renklerin dünyasından bizim siyah ve beyazlarla boyanmış dünyamıza yürüyorlardı. Başları dimdik yanımdan geçiyorlar ve renklerinden parlaklıklarından bana da bulaştırıyorlardı. Siyaha ve beyaza elveda demiş, arkalarından yürümeye başlamıştım bile. Ne olduğunu kavrayamadan... Nereye gittiğimi hiç düşünmemiştim. Bildiğim tek şey buradan çok anlamlı ve çok daha huzurlu bir yere gittiğimdi.

Boğaz'ın, martıların yanından geçtik. Baharın gelişini anlatan çiçek açmış ağaçların aralarında dolaştık ve birlikte insanların aralarına karıştık. Heyecanlıydık... İçimizde yüreğimizin taşıyamayacağı kadar sevgi vardı. O sevgiyi kurumuş yüreklere serpecek, bütün insanların beyinlerine umut tohumları ekecektik. Yapmak istediklerimiz çok zordu, farkındaydık. Kolay mıydı, maddenin orta yerinde mananın somutlaşmış bir biçimi olmak?

Sanırım bu yolculuk, hayallerimizdeki dünyaya varana kadar sürecekti. Tabii hep denizin, mavinin, umudun coğrafyasından geçmeyecektik. Yolumuz bazen uçsuz bucaksız bir çöle düşecek, bazen bir damla su, bir damla umut bulabilmek için tüm kainatı dolaşmak durumunda kalacaktık. Her şeye rağmen ellerimizdeki kır çiçeklerini rastladıklarımıza sunarak yürümekteyiz.