Sızıntı Arşivi

Mayıs 2002 · s. 200 · 8 dakikalık okuma

Damlalar

Damlalar · Edebiyat



Hicret Gelini

Mustafa Oğuz
Vuslat kapıdaydı
Vuslat gecedeydi
Telli duvaklı gelin getirmiş
Anasının elini öptürmüş
Yaşlı gözlerle onlara sarılmış
Hayır duasını almıştı

Vuslat gecedeydi
Uzaklar onu çağırmıştı
'Anacığım babacığım
Size emanet gelininiz
Ben hele bir yol varayım
İleride alırım yanıma
Hakkınızı helal edin'
Deyip düğün akşamı
Vuslat akşamı
Yolu gerdeğe değil
Yolu hicrete çıkıyordu
Yolu talebeleriyle vuslata çıkıyordu

Bükük boyunluydu gelin
Elleri kınalıydı gelin
Ama darılmamış küsmemişti
Alkışlıyordu onları arşın sakinleri
Nasıl kızabilirdi
Bir kahramandı o
Bir sevda eri
Bir ışık eri

'Kızıl' orda onu bekliyordu
Yüzlerce insan yüzlerce öğrenci
Işığı bekliyordu
Su verirdi her gün sabır çiçeklerine
Melekleriyle yatıp kalkar
Gece gündüz dua eder
Bekler ve kavuşurdu ışığına

Odasına cennet ışıkları düşüyordu
Rüyasına cennet köşkleri giriyordu

Uzun bir yolculuk niyetine

Uzaklardan seslenen, gönüllerini açan, zihni birikimlerini paylaşmak isteyen okuyucularımızı bu sayfalarda karşılıyoruz. Yüzlerce metin arasında kendisini farkettiren, sözü olan metni buraya alıyoruz. Gördüğünüz gibi burada metin kritiğine gitmiyoruz, bir paylaşım gerçekleştiriyoruz sadece.

Şunu istiyoruz: Hayata ve kendisine dair soruları olan, soruların ateşlediği okuma merkezli bir yolculuk yaşayan ve bu yolculuktan eli boş dönmeyen, sözler biriktiren okuyu-cu/yazarlarla, yarınlara sarkan bir birliktelik kurmak istiyoruz. Bir tek yazıyla sözü bitmeyen kim varsa, sayfalarımız onlara açık bekliyor. İlk önce Damlalar'da, sonra Sızıntı'nın iç sa-yfalarında birlikte uzun bir yolculuğa niyetliyiz. Edebiyat, sosyal bilimler, bilim-teknik.. insana ve hayata değer katan her konuda birikimler bekliyoruz.

Damlalar

Yanma zamanı

Erkam Dağ
Tutkularına esir
Kalıp ağlayan
Ve yanan
Yangını kendinden
Kıvılcımı ödünç
Korkularına yenik
Bir örtünün altında
Işığa kapalı titreyen
Kalbi kırık burcu yay
Bir mahzun çocuktu hayat

Bahsi geçen çocuk içindi zaman
Ağır ıslak bir şarkı dudağında
Çağırırdı dostlarını
İşte bir çekim nefes
Bir yudum su
Ve doyasıya hıçkırık
Uğrardı semtine serin bir
Esintiyle rüzgar
Gün dediğin ne ki
Bana geceyi anlat.

Bir kağıt, bir kalem ve sorular

Ebubekir Çelikbilek
Nedir bu kalem? Bu kağıt ne? Masa, sandalye... Nedir gökyüzünde asılı olanlar? Bizi aydınlatan o parlak şey ne? Ben neyim, kimim? Nereden çıktı ağaçlar, kuşlar, böcekler?

Bunlar niçin bize hizmet ederler ki? Bize hizmet edenler neden var? Niçin hizmetçi biz değil de onlar?

Kim koydu o gökkubeyi yerine, kim astı bir lamba gibi ayı, yıldızları, güneşi?

Biliyor musun bu soruların cevabını Ahmet?

Sen Mehmet, neden Ahmet'in aynısı değilsin? Milyonlarca insan neden hep farklı birbirinden? Tesadüf deme bana!...

- Ahmet nedir o elindeki?

- Telefon.

- Çıkar bakalım kılıfından telefonu... Saatlerce bekleyelim, bakalım kendiliğinden girecek mi kılıfına...

- Mehmet sen!... Nedir üzerinde oturduğun şey?

- Sandalye...

- Çıkar çivilerini bakalım. Böl, parçala, koy masanın üzerine... Sonra bekleyelim... Kendiliğinden bir araya gelecekler mi?

- Olur mu, diyorsunuz. Telefon kendiliğinden kılıfına girer mi? Bir usta olmadan parçalar bir araya gelip san-dalyeyi oluşturur mu?

- Demek ki bir el, bir usta, bir 'bir' istiyor her şey.

Sandalye olmadı kendi kendine. Bir usta yaptı. Elleri... Beyninde oluşan düzenli geliş ve gidişlerle elleri harekete geçti, akıl dediğimiz süzgeçten geçti herşey, sonra anlamlı bir nesne çıktı ortaya. Peki akıl, beyin, işleyiş düzeni, san-dalyeyi oluşturan parçalar nasıl oluştu böyle? Görüyorsunuz sorular bitmiyor, görebildiğimiz sebeplerle soruların ce-vabını bulmuş olmuyoruz.

Bu görünen dünyaya dair sorularımızın cevapsız kalışı... Bir de ele avuca gelmeyen bir ton şey var... Başka dünyalar... Mesela sevgi, mesela merhamet, mesela kin... Nasıl şeylerdir bunlar? Kokuları, renkleri, tatları nasıldır, nereden doğarlar? Kalbimiz, vicdanımız, bir türlü dolduramadığımız, içimizde taşımaya devam ettiğimiz boşluk...

Velhasıl anla işte!

Bir'i bizi yaratmış. Bir'i bize, 'Kim cennetimi ister?' diyor.

Göremediğimiz, fakat var olduğunu hissettiğimiz, iman ettiğimiz Bir'i, O'nunla kalmalıyız, O'na kul olmalıyız. Hiç unutmayalım, 'Bir'i bizi gözetliyor.'

Zaman çok dar

Ahmet Selim Gül
Güneş tutuldu,
Yıldızlar yok gökte, karanlık.
Gün gözlerinden vurulacak,
Yorgun bir katre gibi nazlı
Çığlık çığlığa.

Mezbele bir dünyadır
Çocuklarımıza bıraktığımız.
Birkaç demir yığını
Birkaç yalan söz.
Verimli ovalarda boy veren,
Karbonmonoksitle zehirlenmiş düşünceler
Ve beyazın en karasıdır
Alnımızdan kanalizasyonlara düşen.

Irmaklar gibi akan ne,
Caddeler boyu.
Bu karnaval niye,
Bu çılgınlıklar,
Neyi kurtardık yine?
Toprak eskisi kadar verimli değil,
Biraz daha mı kızıllanmış gökyüzü?
Toz duman,
Ve kül kokan bir hava
Yarına hediyemiz.
Bu kutlamalar, havai fişekler
Bu karnaval niye?

Güneş utanmasın utancımızdan
Arınsın yağmurlar
Değişsin çöllerin rengi
Sorularınızı da sorun bir bir
Ve dinleyin,
Cevapları yüreğinizdedir
Ürkek ürkek bakmayın geceye.

Kaldırın, görmek istemiyorum
Dantelli iğne oyasını.
Gönüllere kurulan gergef nerede,
Bana onu söyleyin.
Zaman çok dar
Ve ortalık dumanlı
Birer birer gidiyor yolcular
Pusatları bırakın
Atlarınızı sürün sonsuza
Bir daha çekin,
Kalemlerinizi kınından.

Güzel havalar

Mecit Alkan
Esrarengiz bir şey var bu havalarda, insanı deli eden. Havalar ki insanı başka alemlere götürür. Ve yine aynı havalardır insanı bir köşeye hapseden. Bazen dünyalar bile dar gelir, bazen bir oda bile çok.

Ne cazibe vardır onda bilir misiniz? Unutturur her şeyi size, kapılır gidersiniz peşinden. Sürükler bir yerlere doğru, öylesine sebepsizce. Hayatın doruğuna çıkarır sizi. Bir başka zevk alırsınız hayattan, bir başka duyarsınız her şeyi. Bir başka gelir size insanlar, ağaçlar, lambalar.... Sevmediğiniz insanlara daha hoşgörülü olur, aldırmadığınız ağaçlara aldırırsınız. İçiniz içine sığmaz, dar gelir size bu yerler. Kuşların hiç de özgür olmadığını düşünürsünüz bir ara. Gökyüzünde gezinti yapar, kaydırak oynarsınız çocuklarla. Trendeki yolculara el sallar, kuşlarla selamlaşır, güneşle tokalaşırsınız.

Bir hoş olursunuz böyle havalarda. Hayaller kurar, ağ örersiniz ulaşmak için yıldızlara. Bebekler ağlamaz böyle havalarda, çiçekler solmaz. Güneşin battığı da görülmemiştir zaten. Uzayıp giden ufka doğru koşanları mı ararsınız yoksa oradan dönenleri mi? Ve hükmü kalmamıştır renklerden birinin.

Bitmesin ister insan böyle havaların. Gelmesin gurub vakti, inmesin karanlık. Aman n'olur geçmesin zaman. Hep böyle kalsın havalar, hep böyle kalayım ben.

Böyle her güzel hava, yeni bir doğuştur benim için. Bir başlangıç, bir ikinci diriliş. Kadim dostumdur havalar; dostluğumuz eskilere dayanır. Hava deyip geçmeyin sakın siz de. Hoş tutun onu kendinizle. Hergün hatırını sormayı ihmal etmeyin. İçinizi dökün ona; dertleşin. Taşıyın günlük hayatınıza 'iyi havalar' deyimini. İyi havalar dileyin dostlarınıza. Telefonlarınızda, mektuplarınızda eksik etmeyin iyi havalar temennisini. Tebrik kartlarına yazın onu.

Ne şiirler yazılmıştır 'güzel havalar' üstüne. Böyle havada istifa etmiştir 'Garip' şairi evkaftaki memuriyetinden. Eve ekmekle tuz götürmeyi böyle havada unutmuştur. Şiir yazmak alışkanlığı hep böyle havalarda nüksetmiştir.

Değişen bir şey yoktur aslında havadan başka.

Kaldırımlar, tabelalar, duraklar hep aynı.

Hep aynı insanlar ve hep aynı ben. Ama başka başka havalarda, başka başka ben.

İkinci bir fıtrat getirir bana böyle havalar. Konuşmak isterim, tanışmak isterim ikinci benle. Ama anlatamam derdimi, anlamaz çünkü.

Kelimeler kifayetsizdir artık, kelimeler rafta. Duygular saltanatı başlamıştır benler diyarında...

Ve başlarsınız herşeye baştan...

Hayat ve insanlar

Canan Harmandar
Çocuk bahçelerinde oynanan
Bütün oyunlar kadar masum,
Ninemin anlattığı masallar kadar sıcak,
Bir sinek vızıltısı kadar net,
Bulutsuz havalar gibi berrak,
Hep ümitli,
Her anı değerli,
Her anı özel,
Seni;
Nasıl düşlüyorsam öyle görmek
İnan çok güzel.

Unutuldu birer birer
Verilen sözler, edilen yeminler
Nerede kaldı o günlere dair
Bütün vaatler
Neden insanlar böyleler
Hadi; kaldır başını gökyüzüne,
Kaybol içinde maviliğin.
Kuş ol, ve uçabildiğin kadar;
Özgürce...
Sonra çiçek ol, rengarenk;
Dağıt mis kokunu her yere
Tüm güzelliklerin, iyiliklerin, masumiyetin
Temsilcisi ol
Yeryüzünde.

Gurbet ışıkları

M. Maşuk Gümüşçü
Düşer üstümüze soğuk gurbet ışıkları
Takılır dilime türkümüzün ıslıkları
Büzülür kalbimin hasret yüklü solukları
Bakarım ufuklara yağmur rengi gözlerle.

Gözyaşı yüklüdür gurbetteki bulutlar
Yarana kavuşmaktır dilekler, umutlar
Şarkılar efkarlıdır, hazindir sükutlar
Mektuplar yazılır hicran rengi sözlerle

Seni özlüyorum sıladan çok uzaklarda
Seni arıyorum muhabbetli ufuklarda
İzlerin görünüyor upuzun firaklarda
Dağlıyorum kalbimi alev rengi közlerde

İstasyondan kalkar mazi yurduna bir tren
Kalbimde firak yangını var, beynimde siren
Ne çıkan bellidir bu limandan ne de giren
Giderim ben de bir gün kevser rengi özlerle.

Kavuşmak artık yakındır diyor bana bir ses
Yakubi bir hasrete benzer bendeki heves
Gözlerimi açıyor kutlu sesteki nefes
Açarım ellerimi cennet rengi gizlerle

Işık var ötelerden artık üzülmüyorum
Sökün ediyor şafak gayrı süzülmüyorum
Diniyor fırtınalar, zinhar büzülmüyorum
Yöneliyorum Rabb'e Mekke rengi izlerle.

Bugün yine mavisin

Ömer Faruk Ekşi
Bazen kubbeli yapılara girdiğim olur ve girince o binalara, aklıma gökyüzü gelir. Gökyüzü ki benim bildiğim en büyük kubbedir. Bu dünyayı bir bina gibi düşünürsek en büyük kubbe, en geniş çatı, hem de en güzel olanı, gökyüzü...

Kuşlar ne kadar şanslı diye düşünürüm her zaman. Kuşlar çok şanslılar çünkü en yakın arkadaşları, dostları gökyüzüdür. Bazen masmavi kesilir, sevinçlidir. Bazen de siyah bulutlar örter o güzelim yüzünü, hem o üzgündür o günler hem biz. Belki de üzgünlüğü yalnızlığından geliyordur; kuşlar yuvalarına çekilmiş onu yalnız bırakmış, insanlar ıslanmamak için o bulutlu havalarda evlerine sığınmışlardır. Hatta o kadar yalnızdır ki, yağmuru, karı ve doluyu bizlere vermiştir o gün. Evet gökyüzü o günlerde çok yalnızdır. Ne kuşlar vardır bağrında, ne insanlar altında, ne güneşi görebilirsin ardında, ne de ayı... Belki de bu yüzden ağlıyordur gökyüzü saatlerce. Belki bulutlar gider de dostlarım yeniden dönerler bana diye ağlıyordur. Ama ne bilsin o gözyaşları bizim için çok değerlidir. Ne bilsin o gözyaşları sayesinde bütün bir zemin diriliyordur.

Evet hele o bulutlu günler var ya işte o günlerde çok istiyorum kuş gibi uçmak ve bütün dostları onu terketmişken ağlayan gökyüzüne arkadaş olmak. Sonra ona yeryüzündeki ağaçları çiçekleri göstermek ve gözyaşlarının daha nicelerini sevindirdiğini anlatmak. İşte uçmak istiyorum bu yüzden uçmak ve gökyüzüne arkadaş olmak.

Bazen de düşünürüm nasıl gökyüzü ayakta duruyor diye, hem de direksiz. Biz ufacık bir kubbe koysak, küçük bir çatı yapsak direk koyuyoruz düşmesin diye üzerimize.

Evet uçmak istiyorum, uçmak ve sormak istiyorum gökyüzüne, nasıl böyle direksiz durduğunu, nereye dayandığını, ve o yıldızları nasıl taşıdığını, saçıp savurmadan. Ona anlatmak istiyorum, sahip olduğu her özelliğin bizim için faydalı olduğunu, Güneş'in zararlı ışınlarını emerek bizi koruduğunu, geceleyin Ay'ın ışığı ile bizi aydınlattığını. Söylemek isterdim, bizim onu çok sevdiğimizi, çocuklarımıza onun isimlerini taktığımızı. Bunları hep isterdim, sevinsin ve kendisini yalnız hissetmesin diye. Ama sonra düşünüyorum, bu kadar faydalı ve zor işleri basit bir hava kütlesi yapabilir mi, diyorum. Milyarlarca yıldır hiç değişmeden yıldızları sabit olarak yörüngesinde tutan bu hava kütlesi midir? Uyumamız için geceyi, yapıp çalışmamız için gündüzü getiren, çeşitli bitkiler olsun diye çeşitli mevsimleri oluşturan, sesimizi bozmadan uzaklara taşıyan, iletişimimizi sağlayan bu hava kütlesi midir? Olmamalıdır, basit bir varlık; bu kadar ileriyi görüp hareket edemez! Olmamalı, çünkü hava; hem suya, hem toprağa hem yıldızlara, hem de güneşe hakim olamaz!...