Sızıntı Arşivi

Nisan 2002 · s. 148 · 9 dakikalık okuma

Damlalar

Damlalar · Edebiyat


EFENDİM

Hikmet Akpınar
Gözler nura dilbeste
Müstesnasın efendim
Rayihan deste deste
Gül-i ruhsar efendim

Sensizlikten bu ahval
Gönüller hep beyaban
Ağlıyor ati ve hal
Gül-zar efendim

Bütün şafaklar küsuf
Maşukların münkesir
Senden güzel mi Yusuf?
Gül-i zar efendim

Her histe her nefeste
Firakının hüznü var
Vuslatımız aheste
Gülistan efendim

En renkli rüya kabus
Bir katre ziya lütfet
Katından şems-üs-şümus
Gül-i hamra efendim

Tutuştu Nar-ı Kisra
Kavruluyor sineler
Hasretin sığmaz asra
Gül-i beyza efendim

İlk kelime 'ümmeti'
Pür vefasın sevgili
Duysun cihan milleti
Gül-i rana efendim

Her histe her heveste
Firakının hüznü var
Vüslatımız aheste
Gülistan efendim

Gurbettir bize alem
Biçareyiz efendim
Sensiz var olmak elem
Gül-i dareyn efendim

Gece yürüyüşü

Mehmet Can
Dar geliyor artık bana dört duvar
Atıyorum kendimi sokaklara
Bir sokak lambası yırtıyor loşluğumu
Bir kedi miyavlıyor masumane
Yere düşüyor bir ağacın son yaprağı

Vakit iyice geçiyor artık
Evlerin ışıkları sönüyor birer birer
Bekçilerin düdükleri duyuluyor uzaktan
Bir türkü dökülüyor dudaklarımdan
Hani o eski olanlarından

Bir yıldız kayıyor uzak şehirlerin üstüne
Bir dilek tutuyorum içimden
Bir yıldız kayıyor gizli saklı köşelerime
Bir balyoz gibi iniyor yalnızlığıma
Dağılıyorum şehrin karanlık sokaklarına

Yollar

Hüdayi Can
Ben haneberduş, kaderim yol yol alnımda
Alnımdan yollar akıyor ırmak ırmak
Yollar, kılcal damarları hayatımın
Hayatımsa, yollara kaderimi sormak
Kararım yok, ah tek şeritli yollarda
Yolcu dursa yol akar, ne mümkün durmak
Yolların tozu işlemiş mevsim mevsim kanıma
Kaderim yol üzre... tozlar gibi yollarda savrulmak
Ben haneberduş, teselli kar etmez hiç
Teselli mi kendini yollara vurmak
Desinler bir yolcu geçti buralardan
Alnından yollar aktı ırmak ırmak

İntihar... hayır asla!...*

Hilal Acar
Yaşamak ya da ölmek... Hayatımın en zor tercihiydi ikisinden birini seçmek... İçimde adeta bana düşman olan o ses olmasa hata yapma ihtimalim azalırdı belki. Ateşi körükler gibi haykırıyordu, 'yap!' diye... Arkasından peş peşe sebepler sıralıyordu.

Haksız sayılmazdı. Zor bir hayattı yaşadığım...

Bir elimde bir avuç dolusu hap, bir elimde ise bir bardak su, düşüncelerim bir anda geçmişime gitti. Pek çok insan sakin bir yapıya sahip olmamı fırsat bilmiş, bundan istifade etmiş, hep ezilen olmuştum. Güvendiğim insanların bana ihanet etmesi, yanımda olmalarını istediğim dostlarımın farklı sebeplerle benden uzaklaşmaları beni çok üzmüştü. Peşpeşe onlarca acı yaşamıştım. Sanki acılar, nereye gitsem arayıp beni buluyorlarmış gibiydi. Kendimi karanlık bir boşlukta hissettiğim anlar öyle çoktu ki... Ne tarafa dönsem hep aynı karanlık, aynı yalnızlık...

Dostların ihaneti çok acı veriyor, kimseye güvenemez hale geliyor, bu yüzden yalnız kalıyor insan. Kalabalıklar içinde yalnız... Acı çekmenin düşüncesi bile korkutuyor: 'Ya tekrar güvenime ihanet edilirse, bir kere daha sırtımdan vurulursam, aynı kahrı yaşarsam' diye endişelenmekten kendini alamıyor. Aynı acıları defalarca yaşamak, aynı yıkımların enkazı olmak, insanı tamamen güvensiz kılıyor. 'Bıçak yarası geçer, dil yarası geçmez' derler ya... Dostların en küçük umursamazlığı insanın içinde tamir edilmesi mümkün olmayan yaralar açıyor.

Hayatım bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçerken ben geçip giden yıllarımın benden neleri aldığını düşündüm. İnsanlara olan güvenimi aldı önce, sonra hayallerimi... Hayallerim kibrit çöpünden yapılmış basamaklar gibi yükseldikçe en alttakini çekip yerle bir etti. Yıkılan her basamakla ümitlerim de gitti, yaşama isteğim de... Geçmişime bakınca gelecek beni korkutuyor. Ve ben korktuğum için hayat ile ölüm arasındaki çizgideydim.

Acıları hatırlamak ilaçları peşpeşe içmeme sebep olmuştu. 'Korkak' diye bağıran o ses olmasa hepsini içebilirdim. O ses beni kendime getirdi. Kalan ilaçlar avuçlarımdan yere düşerken gözlerimden akan yaşlara engel olamadım. Korkaktım ben... Bu yüzden mücadeleyi bırakıp kaçıyordum...

Oysa 23 yıllık hayatım boyunca hep mücadele eden insanlar görmüştüm. Yaşamak içindi, anlam katmaktı gayeleri yaşadıkları zamana. Zayıf olanlar kaçardı hayattan... Ben bir kaçaktım, pes edenlerdendim...

Zayıflığımdan, mücadele etmek yerine kaçmayı tercih etmekten utanmıştım. Hayat hiç kimse için kolay değil, çok daha fazla acı çeken, daha zor şartlarda yaşamaya çalışan, buna rağmen ölümü değil hayatı tercih eden insanları düşünmek beni büyük bir yanlış yapmaktan kurtarmıştı. Zor bir hayattı demiştim benimkine, ancak mutlulukları da yok değildi...

Yaşamak, güzel ve iyi olan değerleri içinde taşıdığı sürece kıymet kazanıyor. Hayata ümitle bakabilmek, acıları iyi yorumlamak, mutlulukları sürekli kılmak, sevmek, her zaman ve şekilde karşılıksız iyi olmak, bu zor hayatı yaşanılır kılıyor.

İçimdeki düşman o gerçekleri görmeme engel oldu. Ve ben neredeyse hayatımın en büyük hatasını yapmış olacaktım. Ne kadar ilaç içtiğimi bilmiyordum. Aradan ancak yarım saat kadar bir zaman geçmişti ki, midemde şiddetli bir ağrı duymaya başlamıştım. Ağrım gittikçe artıyordu. Şikayet edemezdim. Bu benim hatamdı. Kime ne diyecektim? İçtiğim kadarının beni öldürmeye yeteceğini düşünmeye başlamıştım. Ölüme bu kadar yaklaşmak fazlasıyla ürkütücüydü. Birkaç gün sonra normale dönünce bir tek şeyi düşünmeye başladım: Üzerinde istediğim tasarrufu yapma hakkım olmayan bir canı sonlandırmaya çalışmanın acısını günlerce çektim. Denemekle kalmayıp bunu yapanlar şu an ne haldeler, bilmiyorum.

Artık yaşamayı daha çok seviyorum, hayatı ölüme tercih ediyorum. İyi ve manalı bir hayatla ölümümü güzelleştirme gayretindeyim. Acılarım azalmadı, hayatımda çok da fazla bir değişiklik yok. Değişen bakışım oldu; hayatı değerli kılan değerlere, bilinenin dışında bir başka şey olan mutluluğuma sıkıca sarılmam...

İntiharla ölüm asla acıların sona ermesi değil, daha büyük ve sahici olanların başlangıcı sadece... Rabbim bana, size, hepimize, bu şekilde bir hataya yaklaştırmayan bir hayat nasip etsin...

*İntiharı düşünen, gerçekleştirirken vazgeçen yazarın günlüğünden...

Dur dedi bana

Mehmed Üzüm
İçimde bitmeyen arzularım var,
Dostların gidişi dur dedi bana.
Bu fani dünyaya gelen gidiyor,
Hayatın hesabı zor dedi bana.

Hayat ağacımın meyvesi benim,
Toprakla buluşur nazik bedenim,
Bilmem ki, olur mu kabre gelenim,
Melekler hesabı ver dedi bana.

Tanıdık simalar gidiyor bir bir,
Fayda yok, dünyada alsan da tedbir,
Burada fazlaca alırsan tekbir,
Ötede faydası var dedi bana.

Beyaza dönüyor simsiyah başım,
Yavaşça kemale eriyor yaşım,
Öteye kalıyor bitmeyen düşüm,
Cennetin ışığı nur dedi bana.

Mehmed Üzüm anla gerçeği artık,
Bak işte takvimin yaprağı yırtık,
Hayatın saati geçerken tık, tık,
Yaralı bir gönül sar dedi bana.

Bir Sela

Ömer F. Hoşdoğdu
Öleceğiz, öleceğiz müjdeler olsun
Ölümü de öldüren Rabb'e secdeler olsun
Necip Fazıl

Bir sela geldi mi kulaklarıma, kopar bir vaveyla en derinden. Ölümü tadan bir nefisle birlikte sükutun nabzına ait bir yolculuk başlar içimde. Yankısı seste oluşan ve sonra kalbime hükmeden bir nağmeyle hissettiğim en ritmik ruh titreşimleri dolanır kalb çeperlerime... Bir sela geldi mi kulaklarıma, bilirim bir yıldız daha kaymıştır gökyüzünden. Bir zamanlar göğe yükselen bir çift göz. Ve onun akıbeti ya bir gül bahçesidir ya bir yıldızınki kadar kapkara bir zindan. Bir sela geldi mi kulaklarıma, bakınırım etrafıma. Hüznü hüznüme eş, hüzün mavisi gözler ararım. Çünkü bir insandır söz konusu olan. Ve onun son yolculuğunun hikayesidir minarelerden duyduğumuz.

Bir mesajdır bu ses. İdrak ve ruh menfezi açık olanlara ne çok şey anlatır. Sadece ses değil aynı zamanda bir muştudur gökler ötesinden duyulan. Geldiğimize, yani ait olduğumuz yüce dergaha rücu etmenin ilk dakikalarıdır anı yoklayan. Ondan gelmiştik ve dönüş ancak O'na olmalıdır elbet.

Her şeyi O'nun halk ettiği ve her şeyin O'nu anlattığı bir yarı ezeliye seyr ü sefer vaktidir. Ve bir adı olmalıdır elbet bu seferin. Ölümdür onun adı, ama en çok var oluştur; asıl varlığı yoklukla buluştur; tekrar dirilmektir, tekrar adamaktır sevgiliye kendimizi. Mevlana'da şeb-i aruz (düğün gecesi), Muhyiddin-i Arabi'de ıyd-ı ekber (büyük bayram) dir. Sestir sözdür, manadır kulaklarımızı çınlatan. Hz Ömer'de aklaşmış bir tel saçın hatırlattığıdır o. Mecnun'da Leyla'dan vazgeçme faslıdır. Acele etmenin vaktidir; tevbede ve nasihatte... Yahya Kemal'de 'sessiz bir gemi'dir. Ve rıhtımdakiler için hesap gününden önce hesaba çekilmeye, yanıbaşında bekleyene 'hazır ol' duruşudur.

Bir sela geldi mi kulaklarıma, anlarım bir ömür daha nihayet bulmuştur. "Birisi" için gurub vaktidir. Belki bir genç yarı yolda kalmıştır gök ekini biçmişçesine. Ezanla başlayan parantez selayla kapanmak üzeredir. Acıların, sevinçlerin bütün mahcubiyetini artık yatay bir çizgi temsil etmektedir. Bir sela geldi mi kulaklarıma, ne iskeletim bedenime kafestir, ne de kafatasım ruhuma kelepçe... Karşımda belki bir gül bahçesi, belki de, artık kime gideceğim bilinmeyen bir hediye olmuşumdur. Ben ölmüşümdür...

Dün, bugün ve yarın

Ahmet Arslan
Unuttuğumuz ne kalmadı
Ve bir solukta yudumlanan
Ne hayallerimiz vardı

Ümit ekmeğimize katık
Baharın yolu gözlenen de
İnsanların kaşı çatık.

Hüzün misafir gönlümüzde
Gözyaşı kalıcı da olsa
Bir beklenen var ömrümüzde.

Gözlerimiz neler görmedi
Hala yankılanan bir çığlık
Uykuları henüz bölmedi

'Keşke'lerimiz vardı dünden
Ve bugün yapacaklarımız
Yarınlara itildi birden.

Gecemiz gündüzle yarışta
Bu gaflete düştük düşeli
Merdiven inişe çıkışta.

İçimizde bir sessizlik var
Suskun 'ah'lar demir atalı
Boşuna gemi bekliyorlar.

Merhametimize yenildik
Acımadık kendimize
Çarklar arasında ezildik.

Bir bir kurudu güllerimiz
Dalımdan yapraklar döküldü
Tomurcuk verdi dikenimiz

Beklentilerimiz olmasa
Bakılacak gibi değildir
Denizi yardığında asa

Matemimizin ufkundayız
Dönmekte göçebe kuşları
Baharı kucaklamaktayız.

Gecenin ışıkları

Elif Şeyda
Tam karşıda çapraz iki ışık; alttakinde üsttekinde de sevinç ve mutluluk var. Biraz ileride karanlık ve izbe bir sokakta evsiz, üşümüş, titrek bir çocuk düşleriyle ısınmaya çalışıyor. Şu sarı evin üçüncü katında ise lambada titreyen alev üşüyor, dışarıya heyecanlı bir ışık süzülüyor.

Ve içeride eşini beklerken uyuyakalmış bir kadın... Dualarında hep sevgi... Yan apartmanın beşinci katında yalnız, ama dopdolu bir dede; gençliği çalışıp didinmeyle geçmiş. Mutlu yuvasının diğer fertlerini bir trafik kazasında uğurlamış olan dede, şimdi onlara kavuşacağı günlerin umuduyla gülümsüyor.

Üç sokak ötede telaşlı bir ışık var ya, işte orada evin küçüğü hasta yatağında. Ailesi ise ellerinden geleni yapmak için koşuşturup duruyor. Alt mahalleden korku dolu bir ışık sızıyor dışarı. Geç saatte sarhoş olarak eve gelen babanın haykırışından, yastığıyla bütünleşmiş çocuğun gözünden iki damla yaş sızıyor ışıkla birlikte.

Uzak semtlerden birinde bir hastane ve bir gazinonun zıt ışıkları dikkat çekiyor. Hastane odalarından inleyerek yayılan ışığa inat, gazinodan vurdumduymaz neonlar gözlere çarpıyor. Bir tarafta şifaya muhtaç bedenler, diğer tarafta şifaya ihtiyacı olduğundan bihaber kalbler...

İlerideki parlak ışık bir holdingin... İleriye dönük planların gerçeklemesi için masa başında sabahlayanların ışıkları...

Yoldan hızlıca bir taksi geçti. İşte bu da onun ışığı... Heyecanlı baba, eşini hastaneye yetiştiriyor; birazdan yeni bir ümit daha dünyaya merhaba diyecek.

Taksinin aydınlatıp geçtiği caddede bir öğrenci yurdu. Buradan geleceğe biraz ütopik, biraz çekingen, biraz deli dolu bakan gençlerin hayalleri yansıyor caddeye. Karşı parkın sokak lambasından ise gözyaşı sızıyor. Lambanın titrek ışığının altında yüreği titrek bir beden geceyi sağ salim atlatabilmenin ızdırabıyla bankta büzüşüyor.

Beş sokak ileride bir harabe. Buradan ışık sızmıyor. Harabenin içindeki üç sokak çocuğu çaresiz, sokak lambasının aydınlığına sığınıyorlar; gerçek sabahlarının gelip gelemiyeceğinden endişeliler.

Karşıdaki mahallede bir radyo. Buradan ümitli bir ışık yayılıyor geceye. Çalışanları, gönüllerin frekanslarına seslenebilme gayretindeler. Saat, iki-ikibuçuk civarında. Dinleyenlerine 'arkadaşım' diye hitap eden ve sık sık 'ağzınızdan çıkacak en kötü kelime, seni seviyorum, olsun' diyen programcı, yüreğindeki sevgi ve ümidin ışığını sızdırıyor dışarıya.

Az ilerideki bir evde, ışıkları yakmadan, sokak lambasından istifade ederek secdeye kapanmış gözleri yaşlı üç kızımız, umumi bela ve musibetlerin gelmesinden korkarak kendilerine bu zulmü reva görenlerin ıslahı için dua edi-yorlar. Yandaki mezarlıkta ise sessizlik hakim, buradakiler gittikleri diyarın ışığına bürünmüşler. Bu ışığı sadece dikkat edenler görebiliyor.

İki sokak aşağıda bir çift göz, gecenin ışıklarını seyrediyor ve söyleniyor: 'Kim bilir, gecenin ışıkları neler anlatıyor? diyebilene ne mutlu!' Ardından sessiz bir çığlık atıyor, sadece gecenin ve ışıklarının duyabildiği, bir de dostların: 'Hey, gecenin bütün ışıkları, merhaba!...' Gönlünde dualar... Işıklara bir defa daha göz gezdiriyor, gülümsüyor ve içeriye giriyor.

Gecenin bütün ışıkları hikayelerini anlatmaya devam ediyorlar.

Bir yıldız diğerine soruyor: 'Yarına kaç var?'

Diğeri gülümseyerek cevap veriyor: 'Şafak var. Şafağın sökmesine ise az kaldı!'