Sızıntı Arşivi

Kasım 1987 · s. 15 · 9 dakikalık okuma

Çocokları Kavramaya Doğru

Şerafeddin Alan · Dr. · Pedagoji

ka87-16.jpg

Profesör olan bir Hocam, bir münasebetle çocuğun eğitimi hakkında konuşuyordu. "Ben, dedi, ilkokula giden oğluma hiç karışmıyorum, tamamen serbest bıraktım. Dilediği gibi düşünüyor, dilediği gibi konuşuyor ve hareket ediyor, hiçbir şekilde onu yönlendirmiyorum." Bu durum bana biraz ters gelmişti. Zira çocuğa doğru şeyler öğretilecek, eğitilecek, sonra ancak yetişkin yaşa gelince iradesiyle serbestçe hareket ederek, içinde bulunduğu şartlarda kendisine öğretilen şeyleri pratiğe koyacak diye düşünüyordum. Aradan çok zaman geçmedi. Aynı Hoca bir gün çocuğundan dert yanıyordu. "Geçen gün bize bir misafir geldi, ona karşı Öyle bir konuştu ve davrandı ki yerin dibine girdim." Demek ki işlenmemiş ham demir mamul hale getirilmeden bir işe yaramıyordu. Daha sonra bu ve buna benzer birçok misaller gördüm. Herkesin kendi zevkine göre çocuk yetiştirmesi, ileride onulmaz ve önü alınmaz yaralara yol açıyordu. Bu, bizde olduğu gibi batıda da böyleydi. Zira değişmeyen bir kanun vardı: Aynı sebebler aynı neticeleri doğurur.

O halde neydi çocuk? dünümüzde nasıl ele alınıyordu? İçinde bulunduğu şartlar çerçevesinde normal ve sağlıklı yetişebilmesi açısından avantaj ve dezavantajları neydi? Bir bütün olan toplumun birer parçası olacaklarına göre belli bir standartta olmaları gerekmiyormuydu? Bu standardın ölçüsü ne olacaktı ve bunları kim belirliyecekti?

Çocukların masum olarak değerlendirildikleri koruma çağı, bugün çoğu ailenin hafızasındadır. Bu çağın yerini daha sonra, ebeveynlerin evlatlarını yetişkin dünyasının daha açık realitelerinden korumadıkları veya koruyamadıkları hazırlık çağı almıştır. Çocuklar, en azından tehlikeli yaşlar olarak bilinen 13—19 yaş grubuna ulaşıncaya kadar, özel korumaya ihtiyacı olan masum ve sevimli yaratıklar olarak görülür ve ebeveynler bu dertsiz altın çağ çocukluğunu çok severlerdi.

Bugün, bizde ve diğer ülkelerde gittikçe artan bir nisbette olmak üzere, 6 yaş üstünde çocuğa sahip bütün annelerin yaklaşık 2/3'ü çalışmak için evi terketmektedirler. Yine A.B.D.'de evliliklerin yarısı, diğer ülkelerde de artan bir nisbette boşanmayla neticelenmektedir ki, bu da çocuklar için kesinlikle çok menfi bir durum olmaktadır. Tabii ki, bu hal artan israftan doğmaktadır. Ailede bir kişinin geliri israf giderlerini karşılayamadığı için, anne de kendini dışarda çalışmaya mecbur hissetmektedir. Evde çocuk bakımı ise üçüncü şahıslara bırakılmaktadır. O yaşta bir çocuğun gıdası yanında şefkate ihtiyacı olduğu gerçeği unutulmaktadır. Tabii şefkatten mahrum bir yetişmenin getireceği neticeler, de arzu edilen şeyler olmayacaktır.

Kullandığı dil, bildiği şeyler ve yetişkin dünyasıyla aradaki münasebetleri ve günlük davranışları dolayısiyle bugünün çocuğu değişmiştir. Bu durum, yapılan birçok anket ve müşahedelerle teyit edilmiştir. Araştırıcıyla konuşurken gösterdikleri rahatlık ve kendilerine güvenleri bu değişikliğin çok açık belirtileridir. Eroin, cinsiyet mevzuları ve müstehcen filmler hakkında söyledikleri ve bildikleri, bundan 10 veya 20 sene önceki ebeveynleri hayrete düşürecek kadar enteresandır. Sır saklama ve çekingenlik, yerini tamamen başka şeylere bırakmıştır.

Bununla beraber, en büyük değişiklik sadece çocuğun masumiyetini kaybetmesi meselesi değildir. Bizim çocukluk anlayışımız da değişdi. Çok kısa süre içinde, cemiyetin çocuğa karşı olan birçok temel davranışlarında değişiklik oldu. Bugün, bozulmuş olan cemiyet şartlarına karşı çocuklarını koruma mecburiyeti hissetmeleri gereken ebeveynlerin büyük çoğunluğu, çocuklarının gittikçe kontrol edilemeyen bir dünyada yaşama mücadelesi vermeleri için, erkenden yetişkinler gibi katlanılması zor hadiselere maruz kalmalarını istemektedirler

Bugünün genç yetişkinleri olan ve bu yeni düşünceyle yetişen ilk nesillerden normal olmayan reaksiyonların meydana geldiğini duymaya başladık. Yeni bir kolej talebesi şöyle yazıyor: "Biz, zamanından önce yetişkin olan çocuklarız. Bizim ebeveynlerimiz bizden kendilerinin problemlerini anlamamızı beklediler. Bizse çocuk olabilme, çocukca davranabilmeyi Özlüyorduk."

Çocukların hayatı, daima yetişkinlerin hayatının bir aynasıdır. 1960'ların sonunda ve 1970'lerin başındaki ahlaksızlık patlaması, ilaç kullanımının artması, kadın hareketleri, alışılmış aile düzeninde parçalanma ve boşanmalar, psikoanalitik düşüncenin yayılması, basın ve televizyonun artan gücü gibi büyük sosyal hadiseler, yetişkin hayatını altüst etti ve neticede çocukla alakalanmada yeni yollar aranmaya başlandı. Bu değişikliklerden hiçbirisi tek başına, yetişkinle çocuk arasındaki yeni tip bu garip münasebeti doğurmadı. 1970'lerin başlangıcındaki bu faktörlerin beraberliği çocukların hayatını süratli bir şekilde değiştirdi. Ailelerde iki kişinin çalışmaya başlamasının artması, boşanma nisbetinin çoğalmasına ve ebeveynlerin çocuğa karşı olan dikkatlerinin azalmasına sebeb oldu. Bu da düşünülemeyecek bir şekilde, alkol alma, eroin içme gibi alışkanlıkları peşisıra getirdi. Televizyon, gazete ve mecmuaların yardımıyla bu durum daha da hızlandı. Artık çocuklar, bîr uyuşturulmuşluk içinde, ebeveynler ise arzuları peşinde koşar hale gelmişlerdi.

1950'lerde, gerek içki gerek eroin tipi şeyler, gerekse diğer bahsedilen davranışlar ancak cemiyetin alt tabakasının yaptığı şeylerdi. Şimdi ise bu baskılar da kalktığı için nesil, herşeyin müsaade edildiği bir atmosfere itilmiş, ilaç ve diğer uyuşturucuları daha kolay bulur hale gelmiş ve cemiyet için adeta sokağa salman bir kobra olmuştur. Böyle olduğunu da şimdi açık ve seçik olarak binlerce misaliyle görmekte ve yaşamaktayız. 1970'lerde ise bu vahim durum, artık daha da genç kuşaklara inebildiği kadar inmiştir. Bu fırtına esnasında batan geminin güvertesinde birinci sırada kadınlar ve çocukları görüyoruz.

Endüstrileşme ve şehirleşmenin babayı evden uzak çalışma yerlerine götürmeye zorlamasından önce (18. yüzyıl), kadınlar da ev ekonomisinde aktif rol oynuyorlardı. Sonra, çoğu şeyler evin dışında ve makinalar tarafından yapılmaya başlanınca kadın, evdeki eski meşguliyetini kaybetti. Çocuklar da benzer bir değişikliğe uğradılar. Şüphesiz bütün bu durumlar, bütün anne ve babalar için geçerli değildi. 19. yüzyılda kadınlar ve çocuklar, fabrika ve diğer işyerlerinde çalışmaya başladılar. 20. yüzyılda çocukları koruyan kanunlar çıkınca bu defa da daha değişik bir aile hayatı ve cemiyet şekli ortaya çıktı.

1950'lerde ailenin artık sadece bir sığınak yeri haline dönüştüğünü görüyoruz. Yani eve baba ayrı, anne ayrı, çocuklar ayrı zamanlarda ve istedikleri gibi girip çıkıyorlar, dolayısiyle burası basit bir otel halini alıyordu. Batıda, savaştan sonraki başarı ve şehirleşme, maddi konfor imkânlarınının artması, çocukları aileden iyice ayırdı. Bu koruyucu kozayı ilk delen televizyon oldu. 1960 ve 1970'lerin yeni serbestlik ve açıklığı, programların şiddete ve şehevi duygulara yönelik olmasına sebeb oldu. Ebeveynler için zor bir durum ortaya çıktı. Bu programları çocuklardan gizlemek kolay değildi, televizyonun kontrolü da çok zordu. Gittikçe ebeveynler, bu koruma görevlerini terketmek zorunda kaldılar. Neticede, istenmeyen hayat tarzları sahnelerde ve televizyon ekranlarında seyredilmeye başlandı, basın bunları resmetti. Bunda tabii olarak anne babanın büyük ihmali de vardı.

Bütün hikâye televizyon ve basın da değildi. 1960'ların ortalarındaki serbestlik hareketleri, çocuğu eski normal halinden birden yetişkin dünyaya çıkardı. Kaçınılmaz olarak, anneler de bu salgına kapıldılar ve çocuklarına karşı olan eski ilgilenme tarzlarını terketmeye başladılar. Bu salgın, maalesef doğu insanını da yakaladı. Hem doğuda hem de batıda cemiyet hayatını düzenleyen dini prensiplerin terkedilmesi bir yana, bu prensipler, gerek pedagoglar, gerekse psikologlar tarafından dikkate bile alınmadı. Aslında, ferdî dar düşüncelerin dışında, pedagog ve psikologların istifade e-debilecekleri her türlü malzeme, hem de canlı, çalışır halde burada mevcuttu. Üstelik bırakın belli yaşlarda genel olarak neler verilmesi meselesini, doğuştan itibaren gün gün, ay ay prensipler verilerek kilometre taşları gibi her zaman geçerli olan kaideler dizilmişti. Bunlar unutulup gözardı edilince, kişilerin gelişigüzel fikirleri, çürük teorileri üzerine bu muazzam bina yapılmaya yeltenildi ve halen de aynı hataların yapıldığına şahit olmaktayız. Ne olurdu biraz da geniş düşünceli ve toleranslı olunabilseydi.

Bu durum karşısında haklı olarak ebeveynler, hangi uygulamanın çocuğun yararına olacağı hususunda şaşkınlığa düştüler. Kadınlar, kocalarına karşı hissi olarak daha az bağımlı hale gelince, şuursuz olarak bu çocuğun cemiyet hayatına uymasıyla ilgili olmayıp, onun mental sağlığı ile ilgili idi. Çoğu anne baba çocuklarını bu tehlikeli anafordan kurtarmasını becerebilirdi. Çoğu da maalesef onları kurban olarak verdi.

Dr. Spock, meşhur kitabında Önemli bir noktadan bahseder: Çocuk ve yetişkinler arasında kesin sınırlar vardır, ebeveynler yetişkindir, çocuklar çocuktur. Dr. Spock 1920- 1930'larda Freud düşüncesine göre kurulan okullarda, öğretmenler herşeyi açıkça anlatıyorlar ve çocuklar tamamen serbest bırakılıyordu. Böylece şimdi hiçbir engelle karşılaşmadıkları için. ileri yaşlarda bu çocuklarda nöroz gelişmeyecekti ve bunlar problemsiz olacaklardı. Bu okullardan birinin Viyana'daki kurucusu olan Will Hoffer, 1945'de neticeleri şöyle açıklıyordu: "Durum çok vahim. Çocuklar etraflarındaki hadiselere merak duymuyorlar, öğrenmeye karşı bir isteksizlikleri var. davranışlarında sebat yok, egoistler, cemiyetin istekleri onları pek ilgilendirmiyor. Yetişkinlerin isteklerine karşı son derece tahammülsüzler, aralarındaki en küçük şeyleri problem yapıyorlar. Beklenmedik derecede huysuzlar. Sabit fikirlilik. depresyon ve anksiyeteye meyil gösteriyorlar." durum çocuklarını da bu yöne doğru cesaretlendirdi ve bağımsız, kaba, mızmız ve iddiacı olmaya başladılar. 6 yaşındaki çocuğa ebeveyn birşey emrettiğinde "hayır, yapmıyorum, zorlayamazsın" diyordu ve ebeveyn, kendi çocukluğundan farklı bir durum karşısında olduğunu anlıyordu.

1950lerde Freud teorisyenleri Erik Erikson ve Bruno Bettelheim ve H.Fraiberg, psikoanalitik prensiplerle çocuk yetiştirme fikirlerini ebeveynlerin kafasına sokmaya başladılar. Böylece çocuğun yetişmesinde menfi rol oynayan menfi faktörler korosu tamamlandı. Şüphecilik, tecavüz ve saldırma diğer duyguların yerini aldı. Bu şüphecilik, aynı zamanda, şehevi duygularda, evlilikte, idarede, ekonomide de kendini gösteriyordu. Bu korkunç bilgiler karşısında ebeveynler vurguna uğramış gibi oldu ve çocuklarının "nörotik yetişkin" olmaya namzet bir yola girdiklerini gördüler. Bu ilk yanlış adım, tehlikeli tecrübe, dikkatsiz gözetleme, çocukta uykusuzluğun, yetersizliğin ve huzursuzluğun doğmasına yolaçtı. Bu bozukluklar, kişinin hayatında yıllarca devam edecek izler bıraktı. Çocukluk çağındaki bu yara, daha sonraki bozuklukların sebebidir Bu durum, tıpkı uzun süre vücutta sessiz kalan virüslerin sonra yaptığı harabiyetlere benzer.

Bu yeni ve tehlikeli yetiştirme tarzı, ve Dr. Fraiberg çocuk yetiştirme konusunda yazdıkları kitaplarda değişik konularda farklı düşünmektedirler. Çocuğu dövme konusunda Dr. Spock, o kadar katı değildir. "Kızgın bir baba, çocuğunu dövme yerine bütün bir gün azarlar durur, suçluluk duygusu altında bulundurursa, dövme ile iş daha çabuk halledilebilir." der. Aynı durumu yetişkin için uygulayamayız.

Freud, çocuklukta 4 veya 5. yaşlarda karşı cinse olan artmış bir alakadan bahseder ve buna ödipal devre der. Daha sonra, bu bir sessiz devreye girer ve bu devre yetişkin devreye kadar devam eder. Diğer canlılarda ise bu alaka, yaşla mütenasib olarak yavaş yavaş artar. Niye sessiz bir ara devre olduğunu ise Freud, çocuğun bu kapasitesini kendisinin etrafını öğrenmeye harcadığını söyler. "Aksi halde sadece bu ilgiye sarfetseydi, hayatta kalabilmenin şartlarını öğrenemezdi." der Freud. Ancak Freud'ün bu düşündükleri teoriden ileri gidemez, zaman onun bu fikirlerini çürütür ve işin böyle olmadığını gösterir. Belki son söyledikleri doğrudur ama bu bütün fikirlerinin doğru olduğunu göstermez.

Nitekim, Colombia Üniversitesi Newyork Psikiyatri Kliniğinden Anke Erhardt, böyle bir durumun olmadığını ve çocuğun iki yönlü olarak daima bir gelişme içinde olduğunu, bir ara devre olamayacağını söyler. 1920—1930'larda Freud düşüncesine göre kurulan okullarda, öğretmenler herşe-yi açıkca anlatıyorlar ve çocuklar tamamen serbest bırakılıyordu. Böylece şimdi hiçbir engelle karşılaşmadıkları için, ileri yaşlarda bu çocuklarda nöroz gelişmeyecekti ve bunlar problemsiz olacaklardı. Bu okullardan birinin Viyana'daki kurucusu olan Will Hoffer, 1945'de neticeleri şöyle açıklıyordu: "Durum çok vahim. Çocuklar etraflarındaki hâdiselere merak duymuyorlar, öğrenmeye karşı bir isteksizlikleri var, davranışlarında sebat yok, egoistler, cemiyetin istekleri onları pek ilgilendirmiyor. Yetişkinlerin isteklerine karşı son derece tahammülsüzler, aralarındaki en küçük şeyleri problem yapıyorlar. Beklenmedik derecede huysuzlar. Sabit fikirlilik, depresyon ve anksiyeteye meyil gösteriyorlar."

Esasında bu sayılanlar yetişkinlerde görülen şeylerdir. Çocuklar, genellikle huysuz olmadan ziyade kızgın, sabit fikirli olmadan ziyade ısrarlı, depressiv olmadan ziyade mutsuzdurlar. Biz bu okullardaki bu tip öğrenim neticelerinde görülen davranış bozukluklarını, daha ziyade ayrılmış ailelerin çocuklarında görüyoruz. Demek ki, ideal diye verilen bu eğitim tipi tamemen hatalarla dolu tehlikeli bîr durum oluşturmuştur. Ayrı aile çocuklarında okul başarısızlıkları da görülür. Uyuşturucu madde kullanımı da bu çocuklarda oldukça fazladır. Ayrılan anne baba, kendi dertleriyle ilgilenirken çocuklar da yalnızlığa terkedilirler ve neticede de böyle kötü bir sonuç ortaya çıkar.

Çocuğa verilmesi gereken şeyleri zamanında ve dozunda verme işlemi maalesef bu sistemlerde olmamıştır. Dolayısıyla yeni doğana iyi gelir düşüncesiyle bizim sevdiğimiz ve ancak dişle yenilebilecek gıdalar verilmeye çalışılmış, tabii ki neticesi de verimsiz olmuş ve bodur bir nesil ortaya çıkmıştır. Halbuki, beyaz bir sahife olarak anne babaya emanet verilen bu küçük yavrular, Yüce Yaratıcı'nın bildirdiği prensipler içinde yetiştirilirlerse o zaman bunlardan alınan randıman yüzde yüze yakın olacak ve dolayısıyla cemiyet de bunlardan meydana geleceği için yeryüzü, uyumlu ve birbirine saygılı fertlerden oluşan ahenkli bir tablo haline dönecek. Bu, sadece bir hayal değil, zira bu prensiplere uyulduğunda bu tablonun müşahede edildiği devirleri biliyoruz.

Gelişen ve değişen nesillerin bu Yüce prensiplerle her yönüyle daha sağlıklı yetiştirilmesi ümidiyle.

Dr. Şerafeddin Alan

Not: Bu mevzu ile ilgili olarak Sızıntı'nın 3. cildinin degişik sayılarında "Gençlik ve Problemleri" başlığı altında daha geniş bilgiler mevcuttur.