Sızıntı Arşivi

Nisan 2001 · s. 144 · 10 dakikalık okuma

Çelebi Mehmed'in Huzurunda

Tahir Taner · Tarih

Çelebi Mehmed ile görüşmeye gittiğimde 1419 yılının açık bir Ekim günüydü. Görüşme talebimi yaklaşık bir ay önceden mabeynciler vasıtası ile padişaha arz etmiştim. Ancak Çelebi Mehmed, Şehzade Mustafa gailesindcn dolayı Selanik seferindeydi. Bu yüzden bir ay sonra Bizans ile anlaşarak kuşatma kaldırıldığı zaman huzura kabul olunabildim.
Padişah Edirne'de şehrin girişinde kurduğu otağında, Bizans'tan ve Rumeli'den gelen görevlileri huzuruna kabul ediyordu. Son zamanlarda canını sıkan Şehzade Mustafa ve Cüneyd Bey isyanları kafasını hala meşgul ediyordu. Saatler sonra huzura kabul edilip otağdan içeriye girdim ve mabeyncilerden öğrendiğim şekilde tazim ve hürmetlerimi sunduktan sonra eliyle işaret ettiği minderin üzerine oturdum. Mabeyncilerin ve diğer görevlilerin otağa girip çıkmaları hala devam ediyor ve padişahın kulağına eğilerek çeşitli konularda kendisine bilgi veriyorlardı.

Bunların sona ermesini beklerken etrafımı inceleme fırsatı buldum. Gözüme ilk çarpan padişahın önündeki direğe asılmış kılıçlar oldu. Bunları görünce birden aklıma Yıldırım Bayezid'in Macar Kralı Sigismund'un elçilerini kabul edişi geldi. Sigismund, elçileri ile Bayezid Han'a Bulgaristan işlerine ne hakla müdahale ettiğini sormuş, Bayezid Han ise sözle cevap vermeye tenezzül bile etmeden önünde asılı duran kılıçları göstermekle iktifa etmişti. Bu olay yüzyıllar sürecek Osmanlı-Macar mücadelesinin başlangıcı olmuştu.

Otağın girişinin tam karşısına yerleştirilmiş fazla süslü olmayan tahtta oturan Çelebi Mehmed, değirmi yüzlü, al yanaklı, sık sakallı ve çatık kaşlıydı. Dedelerinden farklı bir surette tülbent sarınmıştı. Başının etrafında kat kat sarılan bez, müteaddit çıkıntılar teşkil ederek altın sırmalı külahının ucundan başka bir yerini göstermiyordu. Devlet işlerinin ciddiyetinden olsa gerek şu ana kadar oldukça sert bir padişah imajı oluşmuştu gözümde.

Bir süre sonra son görevli çıkarken giren kimse olmayınca Mehmed Han bana bakarak gülümsedi. Bu gülümseyişi, bulutların arkasından çıkan güneşin etrafı ısıttığı gibi, otağın, devlet işlerinin ciddiyeti ile soğuyan havasını ısıtmıştı. ''Sizi beklettik Halit Çelebi. Lakin malumunuzdur ki devlet işleri tehir edilmeye gelmez" dedi ve ekledi: "Şehzade Mustafa'nın ve Cüneyd Bey'in Bizans'a sığınmaları bizi ziyadesiyle endişelendirmektedir. Gerçi yılda üçyüzbin akçe karşılığında anlaştık; lakin Bizans'ın ne edeceği belli olmaz. Biz seferde iken yanlarına asker verip taşra salabilirler." Durum gerçekten vahimdi. Mesele halledilmemiş, sadece dondurulmuştu. Aydınoğlu Cüneyd Bey çok kurnaz bir beydi ve onca başarısız isyanına rağmen hayatta kalmayı başarmıştı. Şehzade Mustafa'nın ise şehzade olarak Osmanlı ülkesinde zaten büyük bir ağırlığı vardı. Bu şartlarda her an tetikte olmak gerekiyordu. "Cüretimi mazur görünüz hünkarım. Acaba bundan sonra ne yapmayı düşünüyorsunuz?" diye sordum.

Ç.M.: Şu anda bize lazım olan Bizans ile iyi geçinmek. Ağabeyim Süleyman Çelebi Trakya'daki bir çok kaleyi Bizans'a terketti. Bu şartlarda bunların istirdadı mümkün değil. Rumeli'ye ve Anadolu'ya nizam ve intizam verene kadar sulhu devam ettirmek ve anlaştığımız ödemeyi yapmak zorundayız.

H.A.: Padişah'ım. Affınıza sığınarak hadiseye en başından başlamak istiyorum. Sizinle görüşmekten maksadım Ankara Savaşı'ndan sonra yeniden toparlanışı sizin ağzınızdan dinlemekti. Bu itibarla Ankara Savaşı'nın nihayetinde Osmanlı ordusu dağıldıktan hemen sonra başınızdan geçenleri anlatır mısınız?

Ç.M.: Gerçekten halimiz ziyadesiyle fena idi. Evvela Amasya'ya geri dönmek istedik. Ancak yollar tutulmuş olduğundan şehre varamadık ve Bolu'ya çekildik. Bu çekilme esnasında çok sıkıntı çektik. Öyle ki Bayezid Paşa geçtiğimiz yerlerde halktan yiyecek dilenmek zorunda kaldı. Bu haliyle bile beni himaye etti. Hatta yorgunluktan bitap düştüğüm zamanlar beni sırtında taşıdı. Bolu'da toparlandıktan sonra Amasya'ya gittik. Amasya Timur'u metbu tanıyan Kara Devletşah adında bir beyin eline geçmişti. Şehri bu beyden istirdad ettik ve Hocam Sofu Bayezid ile birlikte tabiiyetimizi bildirmek için Timur'un yanına gitmek üzere yola çıktık. Ancak yolun mahalli beylerin tuzakları ile dolu olduğunu görünce Bayezid Paşa'nın tavsiyesi ile Timur'a tabiiyetimizi Sofu Bayezid ile arzettik.

H.A.: Hünkarım; bu esnada diğer şehzadelerin vaziyeti nasıldı?

Ç.M.: İçimizde en şanslımız haliyle en büyüğümüz olan Süleyman'dı. Çandarlızade Ali Paşa, Murad Paşa, yeniçeri ağası Hasan Ağa, Balıkesir Subaşısı, Eyne Subaşı gibi tecrübeli devlet erkanı onunla birlikte idiler. Alelacele kurtarabildiği ağırlıklarla kendini Rumeli'ye attı.

H.A.: Peki Rumeli'ye nasıl geçtiler?

Ç.M.: Venedikliler ve Cenevizler gemilerle onu Rumeli'ye geçirmiş. Keza dağılan ordunun bakiyesini de Rumeli'ye geçirmek için adeta birbirleriyle yarış etmişler.

H.A.: Densizliğimi mazur görün padişahım ama, bu çok garip bir davranış. Osmanlı ordusunun yokolmasını sağlamak varken bunu neden yaptılar?

Ç.M.: Ceneviz ve Venedikliler Bizans İmparatoru'nun muhalefetine rağmen böyle yaptılar. Herhalde Osmanlı gibi bildik bir düşmanları varken Timur gibi tanımadıkları bir hükümdarla karşılaşmak istemediler. Belki de tek istedikleri şey paraydı. Nitekim biz dahi halen boğazlardan onların gemileri ile geçiyoruz.

H.A.: Devleti tekrar ihya mücadelesine nasıl başladınız?

Ç.M.: Savaştan hemen sonra Edirne'de Süleyman, Bursa'da İsa ve Amasya'da ben olmak üzere üçümüz vardık. Sonradan Musa da eklenince dört kişi olduk. Ben ilkönce bazı mahalli beylerle uğraşmak zorunda kaldım. En çok uğraştıran da Kadı Burhaneddin'in damadı Mezid Bey oldu; ancak daha sonra elimize geçti. Ümeramın karşı çıkmasına rağmen düşmanlıkları ve hırsları tahrik etmemek için kendisini affettim. O da sağolsun, sadakatle bize bağlandı ve harap haldeki Sivas'ın imarı için çok çalıştı. Daha sonra İsa Çelebi ile üç yıl süren bir mücadelemiz oldu. İsa'nın destekçisi Gazi Timurtaş Paşa idi. Timurtaş Paşa, yaptığımız bir muharebenin sonunda ölünce İsa desteksiz kaldı ve Saruhanoğulları'na sığındı. Bazı beylerle ittifak ederek Bursa'ya yürüdü ancak Allah'ın inayetiyle onu yenerek safdışı ettik. Garbi Anadolu'daki beyler de bize tabi oldular.

H.A.: Süleyman Çelebi ile mücadeleniz daha çetin oldu anlaşılan?

Ç.M.: Elbette hem Süleyman, hem de Musa ile mücadelemiz çok daha zorlu geçti. Çünkü dağılan Osmanlı ordusundan otuzbin kişi Rumeli'ye geçmişti. Ayrıca Rumeli'deki akıncı beyleri de askerleri ile Süleyman'ın emrinde idiler. En tecrübeli devlet adamları yanında idi ve Rumeli bir bütün halinde kalmış, Hristiyan tebaadan hiçbir isyan girişimi olmamıştı. Biz ise Anadolu'da isyan eden bir sürü beyle uğraşmak zorunda kaldık.

H.A.: Müsaadenizle hünkarım siz bu olayı nasıl değerlendiriyorsunuz; yani Müslüman-Türk Anadolu dağılırken, Hristiyan nüfusu daha çok olan Rumeli nasıl parçalanmadan kaldı?

Ç.M.: Bunda evvel bahsettiğim askeri sebeplerin tesiri büyüktür.

H.A.: Özür dilerim Sultanım, sözünüzü kesiyorum ama, orada büyük bir Hristiyan nüfus var. Böyle bir fırsattan istifade ile isyan etmemeleri sadece askeri sebeplerle izah edilebilir mi?

Ç.M.: Tabii sadece askeri tedbirler böyle bir durumda tek başına iş görmez. En azından işin başında birtakım kalkışmaların olması beklenebilirdi ama olmadı. Buradaki Osmanlı devletine bağlı olarak hüküm süren Sırp ve Eflak beyleri, tıpkı Anadolu'daki beyler gibi şehzadeleri vasıtasıyla menfaat elde etmeye çalıştılar. Anlaşılan onlar da Rumeli'deki Osmanlı gerçeğini kabul etmiş haldeydiler.

Bu durumu, Allah'ın lütfuyla tesis ettirilen huzur ikliminin Hristiyanlara tanıdığı inanç hürriyetine bağlayabiliriz. Biz bir şehri fethettiğimiz zaman sadece sembolik olarak şehrin en büyük kilisesini camiye çevirmekle yetiniriz. Diğer kiliselere dokunmadığımız gibi bunların hiyerarşik yapısına intizam verip halkın kendi kültürünü ve inançlarını serbestçe yaşaması için gereken bütün tedbirleri alırız. Bu hususta çok hassasız. Mesela bir beldede cemaatsiz kalarak kullanılmayan bir kilisenin camiye çevrilmesi ancak divan kararıyla olabilir. Bu mevzu kadıların ve beylerin selahiyet sınırlarını aşar.

H.A.: Padişahım, orada -Müslüman Osmanlı'nın hoşgörüsü iyi güzel de- Macaristan gibi büyük bir Hristiyan devlet dururken neden Osmanlı'ya meylediyorlar. Bu durum oldukça garip değil mi?

Ç.M.: Hayır! Macaristan'a meyletmeleri durumlarını çok daha kötüleştirir. Çünkü Katolik Macarlar, Ortodoks Balkan Hristiyanlığına karşı son derece acımasızlar. Bir misal vereyim: Babam rahmetli Bayezid Han zamanında Sırp kralı Macar kralına iltihak ettikleri takdirde kiliseleri ne yapacağını sual etmişti. Macar kralı bütün kiliseleri Katolik kilisesine çevireceğini söyledi. Aynı suale babam ise, "her caminin yanına bir kilise yapacağım" diye cevap vermişti.

H.A.: Bu cüretimi de affedin hünkarım ama, babanız Bayezid Han'ın Venedik elçilerine "Atıma Sen Piyer kilisesinde arpa yedireceğim" dediği söyleniyor. Bu sözler Sırp kralına söyledikleri ile tezat teşkil etmiyor mu?

Ç.M.: Babam Bayezid Han'ın böyle söylediğini ben de işittim. Lakin ben bu sözleri söyleyebileceğine ihtimal vermiyorum. Ancak savaş ilan edilmiş bir durumda düşmanın maneviyatını sarsmak için söylemiş de olabilir. Zaten fethettiği ülkelerde kesinlikle böyle bir icraatı görülmemiştir. Sırplara o kadar merhametli davrandı ki Niğbolu Savaşı'nda yirmibin asker sadakatle bize hizmet ettiler.

H.A.: Hünkarım, yine yüksek affınıza sığınarak bir konuyu dile getireceğim. Niğbolu Savaşı'nda Osmanlı ordusunun dağıldığı, zaferin Sırp askerlerinin gayretleri ile kazanıldığı söylenerek zafer Hristiyanlara mal ediliyor.

Ç.M.: Bu son derece gülünç bir iddia. Niğbolu'da cengin gidişatı tamamen bizim inisiyatifimizde idi. Hem sonra bizim orduda yirmibin Hristiyan varsa karşı taraftaki yüzyirmibin Hristiyana ne oldu? "Gök yıkılsa mızraklarımızla tutarız'' diyorlardı hani?

H.A.: Aklıma gelmişken sorayım hünkarım. Osmanlı idaresinin iktisadi yapısının Hristiyan halklar üzerinde müsbet tesirleri oldu mu, ne dersiniz?

Ç.M.: Elbette oldu. Mesela Bizans geri aldığı Selanik'te ülkesindeki ağır vergileri asla uygulayamadı. Halk son derece hoşnutsuz kaldı. Anlaşılan bu durum ileride Selanik'i istirdad etmemizi kolaylaştıracak.

H.A.: Efendim, müsaadenizle yine saltanat mücadelesine dönmek istiyorum. Süleyman Çelebi Rumeli'de ezici bir üstünlüğe sahip görünüyordu ama tutunamadı. Daha sonra başa geçen Musa Çelebi de aynı akıbete uğradı. Siz ise bahsettiğiniz gibi parçalanmış bir Anadolu'da bulunuyordunuz. Onlar bu kadar avantaja siz de bu kadar dezavantaja sahipken bu mücadeleyi nasıl kazandınız?

Ç.M.: Allah bu milleti vazifeli kılmışsa kim mani olabilir ki? Evet, gerek Süleyman, gerekse Musa bu güce sahiplerdi. Ancak ellerindeki güç sadece kaliteli malzemeydi. Bu malzemeyi işleyebilecek hüneri maalesef gösteremediler. Milletler mozaiği olan Rumeli çok kaygan bir zemindir. Orada yaşayan her zümreyi mutlu etmek her yiğidin harcı değildir. İlk önce ağabeyim Süleyman Bizans'a ve diğer Hristiyanlara toprak iadeleri ile çok ağır tavizler vererek Müslüman nüfusu gücendirdi. Kendini biraz emniyete alınca da eğlenceye daldı ve devlet erkanının ikazlarına kulak tıkadı.

Duyduğuma göre bir seferinde kendisini ısrarla uyaran yeniçeri ağası Hasan Ağa'yı kılıçla tıraş ettirmiş. Bunun üzerine bir çok komutan ve asker Musa'nın tarafına geçmiş. Musa başa geçince Süleyman'ın tam tersine Müslümanları sevindirmek için Hristiyan nüfusa karşı son derece acımasız davrandı. Mesela kendisini destekledikleri halde Sırp prenslerini cellada teslim etti. Hristiyanların topraklarını akınlarla çiğnedi, öyle ki Hristiyan tebaa Osmanlı'nın hiçbir devrinde bu kadar sıkıntı çekmediklerini söylüyor. Bir süre sonra din adamlarının nüfuzundan çekinerek akınları durdurdu. Şeyh Bedreddin'i kazaskerliğe getirince batini fikirlerin tesiriyle ile gazileri ve ümerayı baskı altına aldı ve yine Müslüman ahaliyi üzdü. Sonunda yine Müslümanları kazanmak için İstanbul'u kuşattı. Yaptığı her yanlışı başka bir yanlış ile kapatmak istedi ve en sonunda yalnız kalarak silindi gitti.

H.A.: Bütün bunlardan, onların şahsi hatalarından dolayı safdışı oldukları sonucu çıkıyor. Peki onlar bu hataları yaparken siz Anadolu'dan nasıl destek bulup onlara karşı koyabildiniz?

Ç.M.: Tabii Rumeli'de büyük bir avantajları vardı, ama Anadolu'yu küçümsememeniz gerek. Çünkü Anadolu iç bölge, Rumeli ise uç bölgedir. Uç bölge kendisini besleyecek bir iç bölge olmadan varlığını sürdüremez. Rumeli'de henüz uçları destekleyecek bir iç bölge yoktu. Hala da yok. Aynı şekilde Anadolu da Rumeli gibi bir uç boyuna muhtaçtı. Bu yüzden bütün Osmanlı devlet erkanı er-geç Anadolu ile Rumeli'nin birleşmesine inanmışlardı. Anadolu'da sıkışıp kalan bir devlet, Asya'nın güçlü devletlerine kafa tutamaz. Biz Anadolu'daki bu malzemeyi Allah'ın lutf u keremiyle işlemeyi başardık ve devleti tek bayrak altında topladık.

H.A.: Sizce Rumeli'de de bir iç bölge oluşturulabilir mi?

Ç.M.: Biz zaten bunu başarmaya çalışıyoruz. Rumeli'de de bir iç bölgemiz olursa ileride Avrupa içlerine ilerlemek veya İslam alemini tek bayrak altında toplamak gibi daha yüksek hedeflere ulaşabiliriz.

H.A.: Peki ama iki cephede birden savaşmak devleti zayıf düşürmüyor mu?

Ç.M.: Hayır tam aksine bu durum güçlenmemize yardım ediyor. Anadolu ve Rumeli birbirlerini destekleyen iki kanattır. Rumeli gaza fikrini canlı tutarken Anadolu insan kaynağı ile bunu besler. Babam Bayezid Han'ın elde ettiği muvaffakiyetlerinden sonra Anadolu'dan ve daha doğudan bir çok yetişmiş insan Osmanlı hizmetine girmek için gelmeye başladı. Ardından Timur'dan kaçan insanlar Anadolu'ya yeni bir Türkmen göçüne sebep oldu. Bu göç bize gerek duyduğumuz insan gücünü fazlası ile sağlamıştır.

H.A.: Efendim müsadenizle son olarak Macarlar'ı sormak istiyorum. Sizin devlet-i ebed müddet mücadeleniz sırasında hiç taarruza geçmeyi düşünmediler mi?

Ç.M.: Gerek Macarlar gerekse diğer Hristiyan devletler bunu yapabilecek durumda değillerdi. Öncelikle Niğbolu Savaşı'nda çok güçlü bir Avrupa ordusunu korkunç bir bozguna uğratmıştık. Esir asilzadeleri kurtarmak için hazineleri tamtakır olmuştu. Bu durumda yeniden birleşmeleri çok zor görünüyordu ve bu durum hala böyle. Zannederim daha uzun süre Haçlı seferi düzenleyemeyecekler. Zaten o sıralar Macar Kralı Sigismund, Alman krallığına göz diktiği için meşguldü. Yakın zamanda bir hücum yaptı fakat kolayca püskürttük. Şu anda serhat boyları akıncıların denetiminde ve alışılmış askeri hareketlilik dışında bir şey yok.

***

Uzun süreden beri görünmeyen mabeynciler sık sık çadırın kapısını örten kalın örtüden içeriye bakıp çekiliyorlardı. Padişahla görüşmeleri gereken mühim meseleler vardı anlaşılan. Çelebi Mehmed'e teşekkür ederek yine mabeyncilerden öğrendiğim şekilde huzurundan ayrıldım. Dışarıda askerler ordugahın ağırlıklarını toplamışlar, Edirne Sarayı'na gitmek üzere padişahı bekliyorlardı.