Sızıntı Arşivi

Haziran 1985 · s. 7 · 10 dakikalık okuma

Çatışmanın Tutarsız Sebebleri

Mustafa Necmigil · Dr. · Bilim Felsefesi

İlim, insan zekasının bir mahsulü olarak, tarih boyunca, müşahede ve felsefi düşüncenin farklı zaman ve kültürlerde değişen tesirleriyle gelişmiştir. Kimi zaman hiç bilinmeyen bir şeyi açıklamış, kimi zaman da yanlış bilinenleri düzeltegelmiştir. İnsanlık yaşadıkça da, ilmin artması, gelişmesi, ilerlemesi, pratikleşmesi daha da çoğalacak ve insanlar kainatın sinesine yerleştirilmiş hakikatları daha iyi anlayacak, daha doğru bir kainat felsefesine kavuşacaklardır.

Müşahedeye ve tecrübeye dayalı ilim gelişmeden önce, insanlar, tabiat hadiselerini kendi düşüncelerine göre yorumluyor, kendi felsefelerine tabiatı uyduruyorlardı. Bununla beraber bazı hakikatları da yakalamıyor değillerdi. Uzun asırlar boyunca dünyanın birçok yerinde yer merkezli kainat (geocentrisme) anlayışı hakim oldu. M.S.130 yıllarında yaşayan Ptolemaios (Batlamyus) yerin, kainatın merkezinde olduğunu, diğer gezegen ve yıldızların onun etrafında döndüğünü ileri sürdü. Kendisinden sonra batıda bu görüş 14. yüzyılda Copernicus'a kadar bütün Ortaçağ boyunca tartışılmaksızın kabul edildi. Yerkürenin döndüğünü söyleyen ilk insanın M.Ö. III.yüzyılda yaşamış olan Sisam'lı Aristarkhos olduğunu söylerler. Kopernik'-in De Revolutionibus Orbi adlı eserinde belirttiğine göre Çiçeron, Hicetas ve Plutarkhos gibi filozofların da dünyanın hareket ettiğini düşündüklerini öğreniyoruz.

Fakat bu filozoflar güneşin fezada sabit olduğunu kabul ediyorlar ve onu kainatın merkezi sayarak gök nizamının onun etrafında tanzim edilmiş olduğunu düşünüyorlardı. Yer merkezli kainat yerine güneş merkezli kainat modeli.. Yunanlılar, ay üzerindeki gölgesinden dolayı yerin yuvarlak olduğunu da anlamışlardı. Bu ilk bilgiler unutulmuş, Batlamyus'un yer merkezli kainat modeli benimsenmişti. Batı aleminde bu modelin geçersizliğini Nicolaus Copernicus (1473-1543) ortaya koymuştur. Kopernik'in "Dünya, güneşin çevresinde dönüyor" sözlerinin, asırlar boyunca hakim olan dünyanın sabitliği görüşünü yıkması büyük bir reaksiyonla karşılanmış ve ilim tarihçilerinin söylediklerine göre din ile ilim arasındaki ilk savaşı (!) başlatmıştı. Burada ilim ve din, daha doğrusu ilim adamı ve din adamı niçin çatışmıştı? Çatışmayı doğuran asıl sebep ne idi? Dinde insana verilen değer herşeyden önde geliyordu. Bu önceliği ortaya koyan mantık, herşeyin insan için yaratılmış olmasıdır. İnsan aziz, dolayısıyla insanın yaşadığı yerküre aziz, güneş, ay, gezegenler ve diğer yıldızlar da sabit duran yer'in etrafında dönen hizmetçilerdi. Bu mantık Ortaçağ hristiyanlık dünyasında böylece yerleşmişti. Müşahedenin getirdiği, yerin merkez olmadığı gerçeği ise, yerin sıradan bir gezegen, dolayısıyla da insanın sıradan bir varlık olmasını, öyle ise Tanrı'nın insana hiç de zannedildiği gibi bir önem vermediğini ortaya koyuyordu! Bu durumda din tarafını tutanla ilim tarafını tutan arasında ister istemez çatışma zuhur ediyordu.

Halbuki yukarıdaki mantığın, dolayısıyla çatışmanın hiçte aklî bir temeli yoktur. Çünkü, çatışmanın temelinde yatan sebep eğer insana verilen değer ise, bunun için yer'in sabit olması ve onun etrafında diğer cisimlerin dolanmasına hiç de lüzum yoktur. O cisimler dolansa da dolanmasa da, yer güneşin etrafında dönse de dönmese de farketmez. Neticede yerkürede hayatın olması, bunun için güneşin ışığını ve ısısını göndermesi, ay'ın gece aydınlatması ve takvimcilik yapması, gezegen ve yıldızları tam bir denge ve intizam içerisinde olan kainatın, nizamının devam etmesi ve bu vasatta insanın yaşaması, yağmurun, karın, rüzgârın, elementlerin, mikroskobik canlıların, bitkilerin, hayvanların, insanın hizmetine sunulmuş olması, insana verilen değer için yeter bir ölçüdür.

Eğer çatışmayı doğuran sebep sadece yerin dönmesi ve yuvarlaklığı meselesi ise bunun da geçersizliği ortadadır. Çünkü, uydurma Tevrat ve İnciller'i yazan insanlar o zamanki kültür seviyelerine göre yerin düz olduğunu ve dönmediğini söylemişlerse ve bunu da kendi felsefeleri içerisinde, güya insana verilen değeri ortaya koymak için yapmışlarsa, mesele din ile ilmin değil, ilim adamları ile tahrif edilmiş mukaddes kitap yazarları ve taraftarlarının çatışması olarak anlaşılmalıdır. Kopernik, Papa Paul III'a yazdığı bir mektubunda şu sözleri sarfediyor: "Filozofların elime geçirdiğim bütün kitaplarını okudum ve öğrendim ki, Çiçeron, Hicetas ve Plutarkhos ve diğer bazıları dünyanın hareket ettiğini düşündüklerini söylüyorlar. Onun için ben de bunun mümkün olabileceğini anladım ve dünyanın hareketi hakkında düşünmeye başladım. Sonunda uzun, çok uzun müşahedeler sonunda keşfettim ki.. eğer öteki gezegenlerin hareketleri dünyanın ekseni etrafındaki hareketi ile birlikte alınarak bu harekete göre hesap edilirse, sadece diğer gezegenlere ait hâdiseleri değil, belki semanın nizamını ve bütün gezegenlerin hacim ve büyüklüklerinin birbirine sıkı bir suretle bağlı olduğunu anlamak da mümkündür. Hem öyle bir bağlı oluş ki, herhangi bir kısımda bir şeyin değişmesi başka kısımlarda, hatta bütün kâinatta, bir karışıklığa sebep olmaması imkânsızdır..."

Kopernik'in sarfettiği bu cümleler semadaki âhenk ve nizamın küçük bir müdaheleyle dahi bozulabileceğini, kainat çapında müthiş bir dengenin ve kanun birliğinin varolduğunu açıklar mahiyettedir ve bunların imanla, dinle ters düşecek hiçbir yanı yoktur. Çünkü insan, nizam ve intizamını görerek, Nizam Koyucu'yu tanır, Kanun birliğini öğrenerek, Kanun Koyucu'nun bir olduğunu anlar.

Fakat Kopernik'de hatadan arı olamıyor, eserinin onuncu bölümünde: "... Hepsinin ortasında güneş duruyor... Ve etrafındaki yıldızlar ailesini oturduğu taht üzerinden yönetiyor" diyor.

Kopernik sisteminin matematik sadeliği ve umumi âhengine hayran kalan Kepler (1571-1630) yerin, güneş etrafında, diğer gezegenlerle beraber döndüğünü gece ve gündüzün de kendi etrafında dönmesinden ileri geldiğini söylemişti. Gezegenlerin yörüngesinin daire gibi olmayıp bir elips şeklinde olduğunu ve güneşin bu elipsin odak noktalarından birinde bulunduğunu açıklamıştı. Böylece bütün kainatta Yunanlılar için en düzenli ve kusursuz bir geometri şekli olan daire, yerini elips'e terkediyordu.

Galileo Galilei (1564-1642) batıda, matematik prensipleri tecrübî çalışmalara dayandıran ilk âlim olarak tanınır. Bir Hollandalının bulduğu teleskopu yapıp tatbikata geçen Galile bu hususdaki tes-bitleri yüzünden kilise ile çatışmaya girmiştir. Jüpiter'in uydularını gözlemiş olması, sabit yıldızların yanında "güneş, ay ve beş gezegen"in varolabileceği yolundaki kesin inanç, İncil'in son bölümünde yer alan yedi altın şamdan ile Asya'nın yedi kilisesinin bağdaştırılmış olduğu hıristiyan düşüncesinin Galile'nin bulduğu dört gezegenle sarsılması yeni bir çatışmayı doğuruyordu. Ayda dağların, tepelerin görülmesi, güneşte lekelerin müşahede edilmesi güneş ve ayın kutsiliğine (!) leke düşürüyor ve bu inançta olanları çileden çıkarıyordu. Güya, güneş ve ay çok temiz ve sade, Tanrı'nın kutsi yaratıkları idi. Galile de bu yaratıklarda eksik bulmaya çalışıyordu! Hatta Katolik Üniversitesi'ndeki öğretmenlerin güneş lekelerinden bahsetmeleri yasak edildi. Geometrinin şeytan işi olduğu matematikçilerin de bütün dinsizler gibi sürgün edilmeleri gerektiği ileri sürülüyordu.

Papa, Galile'yi bu fikirlerinden dolayı Engizisyon Mahkemesine çıkarır. 26 Şubat 1616 da Galile, artık Kopernik'in düşüncelerini tutmayacağına, yazı ile veya söz ile bu düşünceleri yaymayacağına yemin eder. Bunun üzerine dünyanın döndüğünü söyleyen bütün kitaplar yasaklanır. Bu esnada Galile, sessiz geçen hayatında araştırmalarını sürdürdü. 1632 de "Dünyanın En Büyük İki Sistemi Üzerine Konuşmalar" adlı kitabını yayınladı. Bu eserinde Kopernik sistemini açıklıyor, karşı görüşleri tenkid ediyordu. Kitabı, ilim çevrelerinde büyük alâka gördü. Bunun üzerine kilise cephesi mücadeleyi yoğunlaştırdı. Jesuit Papazlarından Melchior Inchofer "Yerin döndüğünü ileri süren düşünce bütün dinsizliklerin en iğrenci, en kötüsü, en utandırıcısıdır. Arzın sabitliği üç defa mukaddes kılınmış bir gerçektir. Arzın döndüğünü ispatlayan düşünceyi hoş görmek için evvela ruhun ölümsüzlüğünü, Tanrı'nın varlığını, gövdeleşmeyi hiçe saymak gerekir" diyordu.

Galile tekrar Engizisyona çıkartılır, tekrar söz alınır, yemin ettirilir ve birçok yasaklamalarla serbest bırakılır. 1642'de ölür.

Şimdi yukarıdaki düşüncede çatışmanın sebeplerini araştıralım: Kilise çevreleri, hatta bazı üniversite hocaları niçin Galile'ye karşı geliyorlardı? Müşahede edilen vakaları bir kuru inanç uğruna niçin kabul etmiyorlardı? Sebep, tahrif edilen İncil'e olan kuvvetli bağlılıkları, o günün yerleşik anlayışının ve kilise düzeninin yıkılma tehlikesi geçirmesi... Bazıları safiyane inanç uğruna bunu yapsalar da, bir kısım menfaatperestlerin parmağının işin içinde olduğu aşikâr. Çünkü, yerin dönmüş olması, eğer o insanlar gerçekten Yaratıcı'ya inanıyorlarsa Yaratıcı'nın gücünün noksan olduğuna değil, bilakis sonsuz olduğuna bir işaret olur. Hem de bu yeni anlayışla insan ruhu Yaratıcı'ya daha bir inançla, aşkla yönelir.

Güneşin lekeli olması, ayda dağların bulunması insanın inancını sarsmayacağı gibi, kuvvet bile verir. Çünkü yerküreye benzeyen bir zeminden (aydan) parlak ışık göndermesi, Yaratıcı'nın gücüne bir eksiklik getirmesi şöyle dursun, bilakis O'nun kudret ve ilminin sonsuzluğunu gösterir. O'nu yeni bir kanunla (yansıtma) tanımayı sağlar, imana yeni bir pencere daha açmış olur. Güneşte lekelerin bulunması, onda sonsuz bir güzellik ve gücün bulunmadığını, dolayısıyla güneşin de birgün ölüme mahkum olduğunu yani herşeyin fâni (geçici), yalnız O'nun bâki (ezeli-ebedi) olduğunu, güneşe veya başka bir maddeye değil, yalnız O'na yönelinmesi gerektiğini açıklayan bir yeniliktir.

Jüpiter'in halkalarının keşfi de neyi değiştirir ki... Bir merkez etrafında dolanıp duran küreler, o kürelerin etrafında da dönen daha küçük küreler veya halkalar, kimbilir o halkalar da içlerinde ne gibi sırlan saklamaktalar. Kutu içinde kutu, kutu içinde kutu.. hakeza. En büyükten en küçüğe aynı kanunların işlemesi, her yeni keşfin, bir bilinen yanında binlerce bilinmeyenin varolduğunu insan aklının önüne sermesi, ilmimizin ne kadar kifayetsiz olduğunu, kainatı, binlerce sırlarla Yaratan'ın ise gerçekten sonsuz ilim sahibi olduğunu anlamamıza bir defa daha yardımcı olmuş olmaz mı? Yani, saf ve dupduru bir inanca sahip olan insanlar için bu keşiflerin akla kazandırdığı yeni buudlar ve ruha açtığı yeni pencereler yerine, o devrin kilise anlayışına bu yeniliklerin çok ters gelmesi, ancak onların gerçekten çok çarpık bir inanca sahip olduklarını gösterir. Eğer, din kitabı olarak kabul edilen İncil, gerçekten Yaratıcı'nın bir eseri ise bütün müşahede ve ispatların kitapla uyuşması, bağdaşması gerekir. Aksi halde kitabın sıhhatinden şüphe edilir. Nitekim çeşitli ilim adamları Tek Yaratıcı'ya inandıkları halde, kiliseye, papazlara inanmamışlar, hıristiyanların birçoğu da (şimdi olduğu gibi) inanır görünmüşlerdir. Görüldüğü gibi, ortada Yaratıcı'ya iman'la ilim'in bir çatışması yok, müşahedeye dayanan ilimle kilise taraftarlarının veya yazma İncil ekolünü benimseyenlerin çatışması vardır. Ve bu çatışmanın temelinde de beşerin ortaya koyduğu inanç sistemi yatmaktadır.

Ortaçağ Avrupa'sında bir hakikatin kabul edilebilmesi uzun zaman alırken, birçok değerli âlimlerin de hayatlarına maloluyordu. Halbuki, batıdaki bu yeniliklerden asırlar önce doğuda (İslam dünyasında), hakikatlar kendisine sonsuz saygıda bulunan insanlar tarafından bir bir tesbit ediliyor ve hakikata susamışlar tarafından hemen kabul ediliyordu. Çünkü o insanların hayat felsefesinde "Dolaşın yeryüzünde yaratılış nasıl başlamıştır" ayeti bir düstur olarak yer alıyordu. İlimler, Yaratıcı tarafından yazılmış, adeta akıl ve şuur verilmiş olan insana okusun diye sunulmuş olan büyük kâinat kitabını açıklayan birer vasıta olarak anlaşılmış ve Yara-tıcı'yı anlatan birer dil olarak hep taltif görmüştür.

Dünya, güneş, ay ve yıldızlarla alakalı yeni keşifler karşısında itiraz etmeyen bu dünyanın "Hayat Kitabı"nda ise, hakikatler çok açık ve sâde bir şekilde insanlara sunulmuştur.

"Ey Cin ve İnsan topluluğu, göklerin ve yerin aktarından (çaplarından) gücünüz yetiyorsa, haydi çıkınız" (Errahman/ 33). Bu ayette geçen aktar kelimesi "kutur"un çoğuludur. Kutur çap demektir. Çaplar ise küre gibi cisimlerde bulunur. Bu ayette göklerin ve yerin yuvarlak olduğu, yuvarlaklığın bir şartı olan "çaplar"la izah edilmiş oluyor. Yer tam yuvarlak olmayıp elipsoid olduğuna göre çaplar kelimesi çok uygun düşüyor.

"Biz, gece ve gündüzü iki ayet (alamet, nişan) yaptık. Sonra gece ayetini (ay'ı) silip gündüz ayetini (güneş'i) gösterici kıldık" (İsra/12). Görüldüğü gibi ayın da bir zamanlar güneş gibi gösterici, ışık verici olduğu, fakat sonra onun silindiği, yani soğuyup ışık veremez hale geldiği ve artık gece ayeti, gece aydınlatıcısı (yansıtıcı) olduğu açıkça ifade ediliyor. Güneş ve ay arasındaki farkı şu ayet te açıklar: "O Allah ki, güneş'i bir ziya, ay'ı bir nur yaptı" (Yunus/5). Ziya kelimesi ısısı olan ışığı anlatırken, nur kelimesi sadece aydınlık manasına gelen ışığı anlatır. Demek ki güneş ısı ve ışık verici, ay ise aydınlatıcı, yani ışığı yansıtıcı mahiyettedir.

"Geceyi gündüzün üstüne sarıp doluyor, gündüzü de gecenin üstüne dolayıp sarıyor" (Zümer/5). Ayette geçen tekvîr, sarık sarar gibi yuvarlanmasına, dürüp sarmak bohçalamak manasınadır. Bu ifade dünyanın sarık sarılan baş gibi yuvarlak olduğunu gösterir.

"Sen dağları görür de onları durur zannedersin; halbuki onlar bulutun geçtiği gibi geçer giderler" (Neml/88). Bu ayetten iki hâdise anlaşılabilir. Birincisi, dağların yerküre üzerinde sabit olmayıp, bulut gibi yavaş ta olsa hareket etmesi. İkincisi, dünyanın kendi ekseni etrafında dönmesi. Çünkü, eğer dünya dönmüyor olsaydı ve de düz olsa idi, dağların hareketinden bahsedilemezdi. Sabit bir müşahede de ufukta insanın gözünden kaybolacak olan ilk yapılar dağlar olacağına göre dünyanın dönmesi lazımdır.

Süre 70, ayet 40 da "Doğuların ve batıların Rabb'i", sure 55 ayet 17 de "İki doğunun ve iki batının Rabb'i" ve süre 43, ayet 38 de geçen "İki doğu arasındaki mesafe" tabirleri, mevsimlere göre doğu ve batı noktalarının yer değiştirdiklerini, dolayısıyla dünyanın yörüngesinde eğik olarak döndüğünü gösteren belgelerdir.

Hiç şüphesiz, Yüce Beyan'da geçen bu gerçekler, o zamanki insanların hepsi tarafından bilinmemekteydi. Bilmek ve tam anlamak yeni müşahedeleri de gerektiriyordu. Gerçi bu hakikatların bilinmemesi bir eksiklik değildi. Çünkü bu kitap bütün asırlara hitap etmek üzere gönderilmiş ve gayesi insanları Herşeyi Yaratan'a yöneltmekti. Öyle ise ilmî hakikatlere işaretler yapacak, akla teşvik kamçısı vurmak için "haydi araştırın" diyecek, fakat insanların anlamakta güçlük çekeceği mevzular üzerinde teferruat vermeyecekti. İnsanlar ise, müşahede vasıtalarının gelişmesiyle anlayacakları hakikatların, bu kitapta geçtiklerini görünce, kitaba daha bir güvenle ve imanla bağlanacaklardır. Hasılı, bu inanç ve kültürün yerleşmiş olduğu İslam dünyasında ilim ve din'in hiçbir zaman çelişmediğini, daha doğrusu ilmin dinden ayrı mütalaa edilmediğini, ilim adamı ve din adamı diye iki ayrı grubun olmadığını, dolayısıyla batı dünyasını uzun asırlar boyunca çalkalayan çatışmalara İslâm dünyasında hiçbir zaman rastlanılmadığını böylece anlamış bulunuyoruz.

Dr. Mustafa Necmigil