Kasım 1989 · s. 7 · 11 dakikalık okuma
Bulaşıcı Hastakların Tarihi ve Sosyolojik Yönü

M. Ensar Derin
Bulaşıcı hastalıklar, milletleri, devletleri ve beşeri hayatı derinden etkilemiş halleriyle, tarih sahnesinde kendilerine ait bir yere sahiptirler. İlk bakışta şahıslara münhasır bir durum gibi görünen bu hastalıklar, zaman zaman içtimâi hayata vurdukları darbelerle tarihin akışını derinden etkilemişlerdir. İnsanlığın hemen her defasında çaresiz kaldığı bu darbeler, adeta içtimâi ahlâkın yenileyicileri olmuşlardır. Tarih, mânen tefessüh etmiş milletlerin hazin sonlarıyla doludur. Ne var ki, alınması gereken ders, her zaman dikkatle tetkik edilememiştir.
Mevzûmuzu işlerken misalleri bilhassa Avrupa ve Amerika tarihinden seçtik. Bu misallerde bulaşıcı hastalıkların, farklı toplumlar üzerinde "Farklı Tesir"e sahip olduklarını göreceğiz.. Daha sonra içtimâi hayatın, hastalıkların tesirinde kalmasını safhalar halinde ele alıp, hastalık sonrasında ortaya çıkan durumların sosyolojik açıdan incelemesini yapmaya çalışacağız. Yazımızın son bölümünde tıbbi açıdan bulaşıcı hastalıkların tarihi değerlendirmesini yapacak, beşer fıtratının tahrip edilmesinin—yine içtimâi hayatın değişmez kanunu olarak— "İlâhi edeplendirmeye" maruz bırakıldığını müşahhas misâlleriyle ortaya koyacağız.
Sonuçta ortaya çıkan tablo, gerçekten insanı hayrette bırakacak kadar açıktır: Batı Medeniyeti, kendi kültürel ve içtimai marazlarıyla bir yıkılış ve yokoluşun eşiğindedir. Tarihi boyunca maruz kaldığı felaketlerden, gereken ihtarı almamış olacak ki, 20. yy. ın son çeyreğinde insanlığın başına AIDS gibi bir hastalığı daha musallat etmekten kendini kurtaramadı.
FEODALİZM AVRUPASINDA VEBA SALGINI
Aslında Feodal dönemin başlangıcından beri (1050) ekonomik ve siyasi bir istikrara sahip olan Avrura, son ikiyüzyıldır iyi bir refah seviyesine erişmişti. Öyle ki, 950'lerde 25.000.000 olan nüfus, üçe katlanarak 1250'de 75.000.000'nu bulmuştu. Ne varki Avrupayı bu refah seviyesine çıkaran bu kıta sıcaklığın 1 C artması olduğu gibi, 1300 yıllarında sıcaklığın l°C'lik bir düşüş kaydetmesi derhal tarım ürünleri hasılatının düşmesine sebep oldu. Hasılatın düşmesi ise artık belli bir nüfus potansiyeline sahip bulunan köylerin, kasabalara hücum etmelerine yolaçtı. Kasabalarda meydana gelen bu ani yığılma, temizlik ve sağlık şartlarında ihmallere sebep olarak pislik ve dağınıklığın, fareleri çoğaltmasına sebep oldu. Fakir halk ise kendini bu durumdan kurtaracak imkâna da sahip değildir (1).
Farelerle insanların yakın temas içine girmesi ve ortamın sağlık şartlarına uygun olmaması, soğancıklı veba (bubonic plague) hastalığının hızla yayılmasına sebep oldu. 1347 yılında Kırım'dan Sicilya'ya mal götüren bir ticari geminin bol miktarda hastalıklı fareyi de beraberinde taşıdığını söyleyen tarihçiler, hastalığın gerçekte hayvanlar arasında etkili olması gerekirken, nasıl olupta insanlar arasında ölümlere yol açtığını tam anlamıyla ortaya koyamamaktadırlar (2). Bir sene sonra Roma, Venedik, Paris gibi önemli şehirleri tesiri altına alan hastalık, bundan iki sene sonra da Viyana, Zürih, Frankfurt ve Londra gibi Avrupa'nın bütün yerleşim bölgelerinde toplu ölümlere yol açmış, hayatı felce uğratmıştı. 1350 senesine gelindiğinde ise Bern, Liyej, Gent ve Nürnberg dışında bütün Avrupa'da vebanın içtimai hayatı yaşanmaz hale getirdiği açıkça görünüyordu.
Yapılan araştırmalara göre soğancıklı veba Doğu Asya'da doğmuş, Moğol İmparatorluğunun ticaret yolları vasıtasıyla yayılmış ve Venedik tacirleri tarafından da Kırım yoluyla İtalya'ya, dolayısıyla da Avrupa'ya taşınmıştır (3). Fakat, Asya şehirlerinde etkili olamayışı, Avrupa şehirlerinin hastalığa yataklık etmeye hazır olmalarından başka ne ile açıklanabilir?
FEODAL TOPLUM ÜZERİNDEKİ TESİRİ
Vebanın tesiri Avrupa içtimai hayatı üzerinde çok ciddi oldu. Nüfusun azalması işçi ücretlerinin artışına sebep olduğu gibi, gıda fiyatlarının düşmesine ve sonuçta toprak sahiplerinin güç durumda kalmalarına yol açtı. Artık her şehir ve kasaba kendi içinde, dar bir ekonomik dolaşıma sahip, kendi yağıyla kavrulmaya çalışıyordu. Köylünün başındaki efendileri (yani lordları) o muhteşem saltanatlarını kaybederek sıradan bir toprak sahibi durumuna düştüler.
Hastalık, ayrıca kilise ve dini düşünce üzerinde de derin bir tesire sebep oldu. Hüküm sürdüğü yerlerde kilisenin çaresiz kalışı, halkı kiliseden soğutmaya başladı. Birçok kimse kilisenin de hurafelerle dolu dininden yüzçevirerek çeşitli batıl inançlara inanmaya başladı. Öyle ki, zamanla halk arasında şahsi ilhamlara ve vahiylere kendini kaptıranlar çoğalmaya, sonunda kilisenin güven duyulmayan bir kurum haline gelmesi neticesinde bu olay, reform hareketlerinin de habercisi oldu (4).
İLK TIBBİ ARAŞTIRMALARIN BAŞLAMASI
Tıbbî araştırmaların başlaması ve birçok temel tanımın ortaya çıkarılması, Veba salgının Avrupa'yı tesiri altına almasından sonra olmuştur. Gerçi ilk zamanlar, çoğunluğunu kilisede eğitim görmüş olan hekimlerin ölmesi bir boşluğa yol açtıysa da kısa sürede bu açık kapatılmış, merkezi yerleşim bölgelerinde sağlık hizmetleriyle alakalı kurumlar meydana getirilmiştir.
Bulaşıcı hastalıkların tesirsiz hale getirilmesinde, Avrupa'da ilk karantina uygulamasına, oluşturulan kurumlar sayesinde başlanmıştı. Oysa İslâm Dünyası'nda, Peygamberimizin tavsiye ve açıklamaları sayesinde tıbbın %80'ini oluşturan koruyucu hekimliğin temel kaideleri konulmuş ve yaklaşık 750 senedir uygulanmaktaydı (5).
Ayrıca iki önemli konu daha vardı. Birincisi, vebanın nerede, ne zaman ve ne şekilde meydana çıkacağını, özellikle bazı şartlar belirtiyordu. Mesela, nüfus yoğunluğu belli bir seviyeye yükselmeli, koruyucu hekimlik ve hayat şartları düşük olmalıydı. Bundan başka özel durumlarda farelerin yoğunluğu ve insanlara yakınlıkları da vebayı hazırlayan sebeplerdi.
İkinci olarak, Asya ile Avrupa arasında ticari seferler yapılırken, ulaşım hızı da veba mikrobunun taşınmasında büyük rol oynuyordu. Bu iki şarttan biri bile devre dışı kalsa o yerde vebanın ortaya çıkması ihtimal dışıydı. Ancak, bu zor şartlara rağmen gelecek 150 yıl içinde bu hastalık bütün Avrupa'yı sarsacaktı.
1918-19 GRİP SALGINI ve "FARKLI TESİR"
Bütün dünyayı silip süpüren, AIDS'ten önceki en son salgın hastalık ise 1918-19'da etkili olan grip salgınıdır. İlk belirtileri Amerika'da görülen hastalık, iki ay sonra da çok etkili bir şekilde. İspanya, Fransa ve İngiltere'de ortaya çıkmıştır. Hastalığa yakalanma oranı bilhassa orta yaşlılarda olmak üzere hayli yüksektir. 1919'da salgın sona erdiğinde, ardında milyonlarca ceset bırakmıştı. Bunlardan, 1.000.000'u Amerika'da 10. 000.000'u Hindistan'da ve geriye kalan 30.000.000'u da değişik ülkelerde hayata gözlerini yummak zorunda kalmışlardı.
Bilimadamları bulaşıcı hastalıkların farklı iki toplum üzerindeki tesirine "Farklı Tesir" adını vermişlerdir. Bunun en çarpıcı misâli İspanyolların çiçek hastalığını Amerika'ya taşımalarından sonra görülmüştür. Çiçek hastalığı virüsü için yegane taşınma ve bulaşma sahası insan vücududur ve hastalığı taşıyanlar tam bir bağışıklığa sahip olurlar. Böylece, hastalığın yayılageldiği bölgedeki insanlar bu hastalığa karşı tam bir muafiyete sahipken, henüz ulaşamadığı yerlerdeki insanlar korku içinde kalırlar. 1500 yıllarında Avrupalıların çiçek hastalığını Amerika'ya taşımaları, bu ülkede toplu ölümlere yolaçmasına nazaran, kendileri hastalığa karşı çoktan muafiyet kazanmışlardı. Sonuç çok hazindi, iç ve Güney Amerika'da sayıları 25 milyonu bulan Amerikan yerlilerinden 15 ile 18.000.000'u çiçek hastalığından hayatını kaybetti. İspanyolların Amerika'yı istilasını kolaylaştıran önemli faktörlerden birisi de mevzuumuzu teşkil eden "Farklı Tesir" nazariyesidir. (Çünkü yerliler, İspanyolların aynı hastalığa yakalanmadıklarını görünce, —kaderci bir anlayışla— İspanyolların yenilmez bir millet oldukları vehmine kapılmışlardı) (6). Amerikan yerlileri için bir yokoluş denilebilecek bu durum sadece bir bulaşıcı hastalığın farklı toplumlar üzerindeki tesirini göstermez, aynı zamanda içtimai gidişatını gerçek(!) ilimle kontrol altına almamış bir milletin "İlâhi edeplendirmeye" maruz kalabileceğini de gösterir.
BULAŞICI HASTALIKLARIN SOSYOLOJİK ANALİZİ
Yapılan araştırmalar gösteriyor ki, bulaşıcı hastalıklar, daima benzer şartlar altında meydana gelmektedir. 19.yy.lın başlarından bu yana, özellikle batılı ülkelerde ve devlet çapında, bu hastalıklar üzerinde durulmuştur. En ufak bir salgın hastalık çıktığında bunu politik bir araç olarak kullanmak istiyen hükümetler, gerekli tedbirleri almakta asla vakit kaybetmemişlerdir. Buna bir misâl olarak Amerika'daki kolera salgınını gösterebiliriz. 1832, 1849 ve 1866 senelerinde bulaşıcı hastalıklarla alâkalı önemli hukuki değişiklikler yapılmıştı. Hükümet 1832'de görülen ilk vakalarla birlikte hastalığın üzerine gitti ve karantina uygulaması sıkı sıkıya takip edildi. Ayrıca yiyecek ve ilaçların kontrolüne ve banliyölerde çevre temizliğine başlandı. Hatta bununla da yetinilmeyerek sadece kolera ile alâkalı hastaneler dahi kuruldu. Ne var ki, ne zaman hastalık yatıştı, Amerika hükümeti de işin üzerine gitmekten vazgeçti ve tekrar eski duruma dönüldü. Bu ise politik çıkarın insan faktöründen öne çıkarıldığının bariz bir görüntüsüydü.(7).
Bulaşıcı hastalığa yakalanmış bir kişinin cemiyet tarafından dışlandığı bir gerçektir. Meseleye sosyolojik açıdan baktığımızda işsizliğin ve moralsizliğin sebep olduğu fakirlik, bu durumun başlıca sebeplerinden biridir. Amerika'da kolera salgını yüzünden suçlananlar hep fakir göçmenler olmuştur. Kolera zührevi bir hastalık olmamasına rağmen yine de kökleriyle suçlanmaktaydılar. Hatta öyle oldu ki, 1918'de Avrupa ülkeleri de grip salgınını milli bir gurur haline getirerek, hastalığın kaynağı olmakla birbirlerini ağır bir dille suçladılar.
Denilebilir ki, Avrupa medeniyetinin karanlık çağlarından Modern çağa kadar, Batı milletleri bulaşıcı hastalıklardan salim kalamamıştır. Bunun en ilginç yönü de başlarına defalarca felaketler yağdığı halde, ne çarpık hayat tarzından vazgeçmiş ne de ahlâksızlığı önlemeye çalışmışlardır.
MODERN TIBBIN ACİZLİĞİ
Tıbbın başarısızlığı ve aciz kalmasına gelince; batı biliminin bir parçası olarak tıp, insanın sadece maddi yönünü görmüş —pozitivist bir yaklaşımla— laboratuvara sokamadığı hiçbir veriyi kabul etmemiştir. "Sonuçta ortaya batının kendi mantığı içinde tutarlı "madde orijinli" hümanizması doğrultusunda, mevcut hastalıklara birer mekanik sebep sonuç ilişkisi arayan, şefkat yoksunu, kupkuru bir tıp ile koca bir hasta toplum çıkmıştır. Öyleki batının tipik temsilcisi Kafka bile tahammül edemediği bu çarpık uygulamayı ünlü hikayesinde şöyle hicvetmiştir:
Sevinin hastalar sevinin
Yanınıza yatırıldı doktor!..
Ne yazık ki hümanist batı, henüz Kafka'nın biçare doktorunu hasta yatağından kaldırabilmiş değildir."(8).
Eğitim ve sağlık politikası uzmanı olan Ivon Illcihin Batı medeniyetinin kaydettiği bulaşıcı hastalıklar ile ilgili görüşleri ise çok daha ilginçtir.
Modern tıbbın aczini ondan daha çarpıcı ortaya koyabilen bilim adamına rasttanmamıştır, diyebiliriz. Kilise ayinleriyle modern tıbbı karşılaştırırken şöyle demektedir: "Hastalıkların geçirdiği evrimle ilgili araştırmaları geçen yüzyılda doktorların salgın hastalıklar üzerindeki etkisinin, daha önceleri rahiplerin yaptıkları "etkilerden daha fazla olmadığını gösteren deliller ortaya çıkarılmıştır. Salgınlar olup bitmekte; doktorlar da rahipler de bunlara lanet okumaktan başka birşey yapamamaktadırlar. Medikal kliniklerde düzenlenen "ayinler", mabetlerde yapılan ayinlerden daha ileri bir etkileme gücüne ulaşabilmiş değildir (9).
Araştırmacı, daha sonra, tıp tarihinden, müşahhas misâllerle Modern tıbbın girdiği her imtihandan nasıl başarısız bir şekilde çıktığını da göstermektedir. "Sanayi devrinin başlarında etkisiz hale gelen salgın hastalıklarla ilgili rakamlar, medikal düzenin bugünkü şöhretinin kaynağını da gösterecek niteliktedir. New York'da 1812 yılında tüberkülozdan ölüm oranı 10.000 de 700'den fazla olarak tahmin ediliyordu; 1882'de (Koch' un basili ilk olarak tecrit edip kültürlemeyi başardığı yıl) 10.000 de 370'e düşmüştü. Zaten 1910'da (ilk sanatoryumun açıldığı yıl) bu oran 180'e inmişti. Buna rağmen ölümcül hastalıklar içinde ikinci sırayı almaya devam ediyordu. II. Dünya Savaşı'ndan sonra, fakat antibiyotikler yaygın olarak kullanılmaya başlamadan önce, ölümcül hastalıklar listesinde, 11. sıraya inmişti ve ölüm oranı da 10.000'de 48'e düşmüştü. Kolera, dizanteri ve tifo da, aynı şekilde, hekimlerin kontrolü dışında iniş—çıkışlar gösteriyordu. Bu hastalıklar etiyolojisi bulunup tedavi yöntemleri belirlendiği sırada zaten hızları kesilmiş ve toplumsal bir sorun olmaktan çıkmışlardı."(10).
SON BELA: AIDS
"Fuhuş bir toplulukta yaygınlaşırsa Allah, ismini bilmediğimiz hastalıklar musallat eder." (H. Şerif) (11).
Yüzyılımızın hastalığı olarak bilinen AIDS, inançsız dünyanın yüzkarasıdır. AIDS hakkında yapılan araştırmalar, son 600 senedir yapılan bütün tıbbi araştırmalardan daha fazladır. Buna rağmen, kesin bir çare bulunamamış ve milyonlarca insanı ölüme götürmeden evvel bulunacağı da kesin değildir. Halen 20—25 milyon kişi AIDS'e sebep olan HIV (12) adlı virüsü taşımaktadır.
AIDS'in hangi kaynaktan yayıldığı kesin olarak bilinemiyor(!).Her ne kadar batılı bilim adamlarından çoğu Afrika Yeşil Maymunu'nu göstermek istiyorlarsa da bu bir aldatmacadan başka birşey değildir. Bu tavır, dünya kamuoyunun dikkatini başka taraflara çekmek ve kendi düzenlerini temize çıkarma gayretlerini gösterir. Ayrıca, Afrika ülkelerinde AIDS vakalarının artması onların mükellefiyet sınırlarının dışında asla görülmemelidir. Çünkü, eğer Afrika milletleri birtakım ahlâki bozukluklara ve özellikle fuhşa düşmüşse bu yine Batı hayat tarzının kendilerine empoze edilmesindendir. "Yaratanın, yaratılışa verdiği ahenge riayet gerek. Yoksa bu ahengi bozanları fıtrat affetmez. Birçok hastalıkların temelinde bu prensibi aramak icab etmektedir." (13).
Dünya kamu oyunun yanıltılmak istendiği ayrı bir konu da, AIDS'e yakalanan insanların Batı toplumunun dışında, ayrı bir sınıf insan gibi gösterilmek istenmesidir. Halbuki, eşcinseller, hap müptelaları ve çeşitli sapık gençlik gruplarından oluşan bu insanlar, Batı'nın içine düştüğü gayri fıtri hayat biçiminin tabii bir neticesidir.
Değişen birşey yoktur; ferdî ve içtimaî hayatlarında merhamet, yardım severlik ve vefa gibi hiçbir insanî borç ve kayıtlar yoktur.
İnsanlığın başına yeni bir bela, tıbba ve biyoteknolojiye de yeni bir araştırma konusu olmaktan başka, AIDS'in diğer bulaşıcı hastalıklardan ne farkı var ki?
TARİH VE İLÂHÎ ADALET
Sonuç olarak üzerinde durulması gereken husus beşer hayatının her sahasıyla yakından ilgilenen tarihin bakış açısını belirlemek olacaktır. Tarih ilmi, üzerine eğilindiği taktirde, milletlerin hayatı ile ilâhî adalet arasında sıkı bir bağ bulunduğunu gösterir. Bu temel görüşten yola çıkarak, bulaşıcı hastalıkların batı medeniyeti üzerindeki tesirine baktığımızda bir kere daha bakış açımızın doğrulandığını görürüz.
Her nekadar inanan insanın felaketler karşısındaki tavrı direk konumuz değilse de Alexis Carrel'in şu sözü, Avrupa ve Amerika'nın AIDS gibi hastalıklar karşısında tir tir titremesinin sebebini ve mânâsın) anlamada bize yardımcı olacaktır: "Bazan iyiler, kötüler de, caniler de, azizler de, felaket ve musibete uğrayabilirler. Fakat bu felaketler bir doğru insanın kapısını çalarken başkadır; bir tembelin, bir kibirlinin, bir sapığın kapısını çalarken ise başka görünüştedir. Doğru insanın kapısı önünde şiddeti sönüktür. İmanlı insan iyi kalpli olur. Bir felaketle karşılaştığı zaman o insanı tevekkül ve iyimserliğin verdiği bir rahatlık içinde bulursunuz, sinirlerine hakimdir. Soğukkanlıdır, sükûnet içindedir. Felaket kurşunlarının ona işleyemediğini, onu sarsamadığını görürsünüz. Bu Allah'ın o kuluna lûtfettiği yüce eserdir." (14).
Gelişen vakaların arkasında sürekli bir iradenin varlığını görmek, inanan insanlar için hiçte zor olmasa gerek. Değişen yer, zaman ve şahıslar, asla bu kaidenin dışına çıkamazlar.
KAYNAKLAR:
1) Swenson, Robert M; "Plagues, History and Aids", p. 16.
2) Chambers, Mortimer; The Western Experience, 2nd.ed, V.2 N.Y. Alfred Knop 979, p. 337.
3) Koenlgsberger H.G: Medievel Europe 400—1500, Hong Kong, Longman, 987, p.282-84
4} Swenson, p. 17.
5) Buhârî, Tecrîd, c.9, s. 206. Hadis No. 1417.
6) Svvenson, p. 18.
7) Svvenson, p. 19.
8) Güler, Mehmet, H:Karakaya, Hüseyin: Tıbbın Anatomisi ve Biz. İlim ve Sanat (c. 1., s. 3, sayfa 4) 1985.
9) Harman, Enes; "lllich'in Medikal Düzen Eleştirisi ve Türkiye Gerçeği", İlim ve Sanat, (C.I., s. 3, s. 14) 1985.
10) Harman, sayfa, 15.
11) Münziri, Et-Tergib Vet- Terhib, c. 4. Sh. 64-67. (Mısır tab'ı 1352/1933).
12) HİV: Human Immunodeficiency Virus (Bağışıklık Yetmezliği Virüsü)
13) Özbey, Ö. Faruk; "Tıpda Fıtrattan Yana", Sızıntı, (C. 8, S. 88, sh. 136) 1986.
14) Yalçın, Mikdat, Dr; İman ve Ahlâkın Hayatî Değeri. İstanbul, 1981 ; (Niçin Allah'a İnanıyoruz, Der. John, Clover Monsma (çev. Eröz, İbrahim, S. İst. 1977, c. II,s.44)