Nisan 1989 · s. 17 · 2 dakikalık okuma
Bugün Sen Yarın Ben

Asım Aktürk
Ölmuş!.. Bu haberi duyunca irkilmiştim birden. Aptallaşmış, yüzüm sararmış, alt çenem gayri ihtiyari aşağı doğru sarkmış, ağzım açık kalmıştı. İnanamıyordum, öldüğüne inandıramıyordum kendimi. "O mu? "...diye soruyordum kendime. Nasıl olur? Daha bir gün önce görüşmüş, sohbet etmiştik. Sapasağlamdı, münşerihti, istikbâl hakkında ümitvâr görünüyordu. Yirmibir yaşın verdiği heyecanla bir yerde duramıyordu. Oturmak onu sıkıyor, biryerlere gitmek, birşeyler yapmak istiyordu. Çocukluğunu bir gâyeye hizmet uğrunda harcamadığı için ızdırap çekiyordu. "Nasıl müslümanız, yazıklar olsun bize" diyordu. İçi yanıyor, fakat anlatamıyordu. Nerde bir mahzun gönül görse el uzatıyor, o samimi edasıyla kırık kalblere derman oluyordu. Geçtiği yerlere nurani, beşuş simasıyla ferahlık veriyor, herkese birer tebessüm bırakıyordu. Ama şimdi... Artık o da ebedi hayatla fâni hayatı idrâk etmiş durumdaydı. Arkasında bıraktığı ıslak gözler ve mahsun gönüller... O yüzü bir daha görmek, hafızamın bütün gücünü harcayarak bir daha unutmamak istiyordum. Çünkü ondaki harikulâde güzel, sıcak çehre bana her zaman Yaratıcısından birşeyler fısıldıyordu.
Elime aldığım sönük bir fenerle, karanlık , çamurlu sokakları şimşek hızıyla geçtim. Gözüm görmüyordu hiçbir şeyi. Eve yaklaştığımda muzdarip annenin "yavrum!" diye feryâdı, boğazıma bir düğüm gibi takılmıştı. Yutkunamıyordum, gözlerim ilk damlayı düşürmemek için direniyordu adeta. Girdim içeri... Artık akan gözyaşlarına bir tane daha eklenmişti. Çözülüyordu boğazımdaki düğüm ağladıkça. Eriyip kayboluyordu sanki. Garip ana, yavrusunu yitirmenin ıstırabı içinde kıvranıyordu. Ama o... O ulvi İnsan, o lâtif vücut upuzun, rahat yatıyordu. Konuşmuyordu bizimle. Kırılmış bacağına, cam parçalarıyla delik deşik olmuş yüzüne ve göğsüne aldırmıyordu sanki. Bindiği aracın, diğer aracın altına girdiği ânı çok iyi anlatıyordu bize o uzun, hırpalanmış vücut.
Yeni bir günün doğmasıyla mevtâ için kabre gidiş dakikaları yaklaşıyordu. Biz, geride kalan insanlar olarak, son vazifelerimizi ifâ etmeye çalışıyorduk. Beyaz kefenin içinden o yüz sanki gülümsüyordu. Siyah kaşların altında o gözler bakıyordu sanki. "Ben yokolmadım... Yaşıyorum... Kendime burda bir yer buldum, elemli dünya hayatından kurtuldum, rahata kavuştum" diyordu. Ama biz ağlıyorduk. Bilmiyorduk çünkü gerçek hayatı. Yaşamak olarak ızdıraplı dünya hayatını biliyorduk. Gezmemiş, görmemiştik çünkü. Fakat o bizim halimize tebessüm ediyordu.
Omuzlarda kabre doğru ilerleyen bir tabut ve mahşerî bir kalabalık... Çimenlerin üstünde kılınmaya niyet edilen namazın tekbiriyle bambaşka bir âleme giriyorum. Karşı tepelerden koparak gelen soğuk bir rüzgâr, ıslak yüzleri yalayıp ıslık çalarak geçiyor... Kardeşimin ruhunu bulutların arasından gülümserken görüyorum. "Fâniyim, fâni olanı istemem. Acizim aciz olanı istemem, ruhumu Rahmâna teslim eyledim gayr istemem" dediğini hissediyorum. Nihayet dünyadaki son mekânına koyuluyor aziz insan. Ayrılmak istemiyorum kabrinin başından. Ben de gitmek istiyorum o ebedi âleme... Düşünüyorum: Bir yaşıtın olarak senin yerinde ben de olabilirdim. Ama bilmiyorum, belki de şahsımdan sorulacak hesabın altında ezilebilirdim. —Allah'ın (cc) mağfiretine sığınırım— Belki de cehennemin harâretiyle "keşke insan olmasaydım" diyebilirdim. Belki de bir ihtimal, Cennet'in sonsuz nimetleriyle mükâfatlandırılırdım. Öyleyse şu andan itibaren bu mes'uliyeti tam hakkıyla yerine getirmeye gayret etmeliyim.