Sızıntı Arşivi

Kasım 1988 · s. 379 · 4 dakikalık okuma

Bu ülke

M. Fethullah Gülen · BAŞYAZI

Bir zamanlar bambaşka güzellikleri, büyüleyici iklimi, ruhlara kucak açan tabiatı ve sonsuza uyanmış insanıyla bu ülke, kervanların konup kalktığı, seyyahları, onun altın yamaçlarında tenezzühe çıktığı, gönül ve ruh insanlarının Kâbe yolcuları gibi akın akın koşup ona geldiği ve bir ibadet neşvesi içinde onun güzelliklerini yudumladıkları eşi- menendi bulunmayan bir cennet köşesiydi...

Evet, bu ülke ve onu ayakta tutan dinamikleri yerinde görmek için dünyanın dört bir yanından merak ve ziyaret arzusuyla coşan sineler, hep ona koşar; onun ovasında obasında, dağında-bayırında, bahçesinde - bağında ve melekleri andıran insanları arasında hayret ve hayranlıklarla dolaşır, ayrılırken de hasret ve hüzünlerle ayrılırlardı. Bu tılsımlı ülke rengarenk güzellikleri ve baş döndürücü ihtişamıyla misafirlerini öyle büyülerdi ki, gelenler adeta bu füsunla çarpılır ve bir daha da onun atlas ikliminden ayrılmak istemezlerdi. Vakıa, onun zümrüt çayırlarında yaşayanlar, ülfet ve ünsiyetle bazen bu füsun ve büyüleyiciliği sezemedikleri, dolayısıyla de laubaliliğe, alakasızlığa düştükleri olurdu; ama dıştan gelenler için o, her zaman cennet yamaçlarını, insanı da melekleri hatırlatacak mahiyette pırıl pırıl idi.

Hele, dağlarının masmavi semalarla bütünleştiği; sahillerinin gökler gibi derinleştiği binbir renk ve ışık oyunlarına makes yamaçlarının gölgelerle oynaştığı; şahikalarının mehip duruşlarıyla birer hatip gibi, kendilerine has lisanlarla gürül gürül ses verip durduğu; ince ve yumuşak tabiatının kıvraklardan kıvrak o çarpıcı beyanı ve büyüleyici manzarasıyla, sonsuzdan gelen ve sonsuza açık olan en derin, en yüksek bir şiiri ruhlara fısıldadığı;mehtabının, gümüş bir fanustan sızıyor gibi etrafa saldığı ışık hüzmeleriyle yeryüzünü adeta semavileştirdiği; güneşinin, bitevi urbalarını atıp bütün çarpıcılığı ve yakıcılığıyla, hemen her mevsim göz ve gönüllerimize aydınlık ve neşe salıp durduğu.. yıldızlarından her zaman ruhlara birer füsun, birer hayal ve birer hayretin akıp geldiği ve bütün bu güzelliklerin yanında tıpkı bir gökkuşağı gibi tüllenen bu binbir renk ve ahenk cümbüşü altında, sonsuzdan gelen rabıtalarla birbiriyle sarmaş dolaş olan ve birbiriyle kaynaşıp bütünleşen genç-ihtiyar, kadın-erkek en temiz, en duru, en samimi ve en derin duygularla kaderlerine tebessüm edip saadetten saadete kanatlanan bu insanlar ve onların ülkesine denk ikinci bir dünya gösterilemezdi...

Yüce Yaratıcı onların önlerine, inanç, aydınlık ve ruhani hazlar adına manzaraların en güzellerini sermiş, bu baş- döndürücü güzellikler karşısında onları ölümsüzlüğe uyarmış ve gönüllerini itminana kavuşturmuştu. Ve artık onların nazarında hayat ne bir bilmece, ne de idrak edilmez, manası anlaşılmaz bir sır değildi. Onların nazarında hayat teneffüs edilen bir rayiha, dile-damağa karışan bir lezzet, ruhun derinliklerinde duyulan bir tat haline gelmişti.

Bu ülkede ilme, inanca, düşünceye açılmış muhteşemlerden muhteşem tabiat kitabı ve onu didik didik edip anlamaya çalışan, hallaç edip özünü araştıran gayretli dimağlar, hüşyar ruhlar; onun esrarına meftun doyma bilmeyen kadirşinas gönüller ve bütün ömrünü bu ülkeyi imara vakfetmiş çelik iradeler, azimli fıtratlar dıştan gelen seyyah ve misafirlere rüyalar kadar tatlı en büyük hazları yaşatırlardı.

Onun ovalardan obalara, zirvelerden sahillere uzayıp giden güzellikleri, sanata uyanmış gönüller üzerinde o kadar tesirli olurdu ki, uhrevileşen bu manzaraları seyre dalanlar, seyrettikleri şeylerin müşahedesine asla doymaz; bu fırsatı kaçıranlar da kendilerini levm ederlerdi.

Aradan bunca yıl, bunca zaman geçmesine rağmen, hala, içimizde parıldayıp duran ışık hüzmeleri, göz ve gönüllerimizi dolduran ihtişamıyla, o günlerle o kadar içli-dışlı bulunuyoruz ki; bir adım atsak hemen içine girecekmişiz gibi geliyor. Ruhlarımızın böylesine geçmişle bütünleşmesi sayesindedir ki, belli bir zaman dilimi içinde, bizi ayakta tutan bütün dinamiklerin kulak-ardı edilmesine, tarih ve tarihi değerlerin hafife alınıp geçmişe sövülmesine, ülkenin bir baştan bir başa harabelere çevrilip vatan evladının dilenciler halin getirilmesine, iyilerin, inançlıların, faziletlilerin hor ve hakir görülüp, fenaların, münkirlerin, millet düşmanlarının alkışlanıp başlarda gezmesine rağmen, onlar şanlı mazilerinden kopmadılar ve kopmayacaklar.

Evet, herşeye rağmen günümüzün nesilleri, geçmişten şimdilere sarkan o ebedi güzelliklerden paylarını almak için, ruhlarını cetlerinin dünyasına açık tutuyor ve oradan gelen ışık tayflarıyla yollarını aydınlatarak kendi çizgilerini bulmaya çalışıyor ve ona doğru kayıyorlar. Bizimle aynı memeden süt emmeyenler buna inanmasalar bile, en büyük tefsir ve takdirlerin yazar-bozar tahtası sayılan zamanın, bütün düşmanları ümitsizliğe, bütün dostları da sevince gark edecek olan o parlak yorumu er-geç tahakkuk edecektir.

Evet, aradan yıllar ve yıllar geçse de, gidip de bugüne kadar dönmeyen şanlı akıncının bir gün tıpkı ufukta tulü eden bir ay gibi eski yerinden bir kere daha doğacağını vicdanlarımızda duyuyor ve asırlardan beri ülkemizi saran karanlıkların, mutlaka, yerlerini aydınlıklara terk edeceğine inanıyoruz.

Ne olursa olsun, muhteşem geçmişin güzellik ve füsunu gönül ve hatıralarımızda hala o kadar canlı ki, bu ülkede, bize ait herşeyin sesi kısılsa, şanlı mazinin temel dinamikleri bütünüyle sarsılsa, tarihin ağzına kilit vurularak tamamen susturulsa veya söyledikleri artık duyulmaz olsa bile, bizler, hayalen şanlı atalarımızın dolaştıkları noktalarda dolaşıyor; onlarla kucaklaşıyor; ruhlarımızda onların soluklarını duyuyor; onlarla kol kola zirvelere, zirveleşmelere ulaşıyor ve tarih’i devr-i daimler adesesiyle şimdiden yarınki mutluluklarımızı seyrediyor ve kendimizden geçiyoruz.

SIZINTI