Aralık 1994 · s. 9 · 6 dakikalık okuma
Bizim Üniversitelerimiz
M. Karlıdağ · Prof.Dr. · İnceleme

Geleceğini kolay kestiremeyeceğimiz bunalımlı bir dünyada yaşıyoruz. "Uygarlık" adını verdiğimiz değerler manzumesi bir bir yara alıyor ve dünyamız âdetâ sonu nereye varacağı belli olmayan bir kaos ortamına hızla yuvarlanıyor. Üniversitelerimiz böylesine karmakarışık bir dünyada yol gösterici olamıyorsa; buralarda verilen eğitim, her an değişik maskelerle karşımıza çıkan veya çıkarılan krizlerde, düşülen buhran ve bunalımlarda sağlıklı çözümler üretmemize imkân sağlamıyorsa kendisinden beklenen fonksiyonları yerine getiremiyor demektir. O halde üniversitelerimiz, genel entellektüel kabiliyetleri geliştirmeyi amaçlayan ders programlarının yanısıra, kişinin bir bütün halinde gelişmesi mânâsında kullanılan "Genel Eğitimi de vermek durumundadırlar.
GENEL EĞİTİM NEDİR?
Herşeyden önce kişinin, en küçük bir birimden kâinatı içine alacak kadar geniş bir dairede gelişen hâdiseler hakkında sağlıklı fikirler üretmesini, bu fikirleri etkili bir şekilde savunabilmesini sağlayan ve ona her türlü ortam ve şartlarda inandırıcı ve uzun vadeli iletişim kurdurabilen eğitimdir. Bir başka deyişle, genel eğitim kişinin, meslekî eğitiminden ayrı olarak, eşya ve hâdiselerin tabiatı hakkındaki anlayışının cihanşümûl değerlerle olgunlaşması ve bunun hayata geçirilme yollarının öğrenilmesidir. Esasen her çeşit çalkantıyla iç içe bulunduğumuz bu "aradönem"in en önemli ihtiyacıdır genel eğitim. Tarihte bu dönemin iki bâriz özelliğinden birincisi, siyasî arenadaki aktörlerin ve rollerin kaşla göz arasında değişmesi, ikincisi ise bilginin olağanüstü hızla artmasıdır. Birincisinden fert ve millet olarak ölümcül yaralar almadan sıyrılabilmenin yolu siyasî tecrübe ve kıvraklığın yanısıra, elbirliği, vicdan birliği ve nihayet kalp birliğinden geçer. İkincisini, yani bilgiyi yayıldığı hızla yakalayabilmek ve hayata geçirebilmek için ise ilmî gelişmeyi ve üniversiteler başta olmak üzere, bu gelişmeye vasıta kılınan bütün kurum ve kuruluşları her türlü politik entrika ve tartışmanın üstünde tutmak gerekir. Bu itibarla, asrın bu iki hâkim özelliğini dikkate alan bir eğitimde üniversitelerimizin "ilmî ve teknik değerlerle "vicdanî ve insanî değerleri atbaşı götürmesinde zaruret vardır denilebilir.
NASIL BİR ÜNİVERSİTE?
Bu sorunun cevabı elbet-teki altyapı, sistem ve hoca-öğrenci ilişkisinde1 aranmalıdır. Çoğunlukla sistemin bir parçası olan hoca-öğrenci ilişkisi ise üzerinde belki de en çok durulması gerekenidir. Bir aydınımızın, üniversitelerimizin batılı mânâda bir müesseseye dönüştürülmesi iddiası ile yola çıkıldığı bilinen 1950'li yılları anarken kullandığı "ancak o yıllarda çok benimsediğimiz hocalarımızda önce beşerî, sonra ilmî zaaflar gördükçe hayranlığımız bir sükut-u hayale dönüştü" ifadesi hoca-öğrenci ilişkisinde beklenen seviyeye veciz bir işaret sayılabilir. Üniversiteler hiç bir zaman "cüce aydınlar" kadrosunun kumarlarını oynadıkları bir "gençlik lokali" de değildir. Bu itibarla, üniversite gençliğini ruhen ve ilmen çürütmeye hiç bir eğitim sisteminin ve eğitimci kadrosunun hakkı olmasa gerek. Esasen ne ideolojiler, ne gençliğe göz kırpan gayri fıtrî cazibeler, hatta tek başına iktisadî refah onu ruh enginliğine kavuşturmaya yetmeyecektir. Çağdaş üniversitenin temeli ise ancak, öğrenciye hayatta başarılı olmanın temel şartları olan muhakeme, tecrübe, teşebbüs ve seviye kazandırmakta yatmaktadır.

Üniversitelerimiz belli bir mesleğin sırlarının öğretildiği, öğrencilerin ders çalışan ve not ezberleyen bir canlı türü yerine konulduğu müesseseler olmak yerine, eleştiri ile tartışma tekniklerinin yoğun bir şekilde kullanıldığı ilim mahfilleri haline getirilmelidir. İlmî tartışma ise o güne kadar gündemi işgal eden sosyal, tarihî ve teknik sonuçların yerli yerine oturtulması veya değiştirilmesi amacıyla, geniş kapsamlı araştırma, inceleme ve deneylerin ortaya konmasıdır.
HOCA-ÖGRENCİ MÜNASEBETİ
Hoca-öğrenci münasebetine dair söylenebileceklerin başında "bilginin soru ile başladığı" hakikati gelir. Bazı özel kurumlar için lüzumlu olan "otoriter zihniyetin, öğrenci-asistan-hoca arasındaki ilmî teşrik-i mesaiyi zedelediği ve fikrî bağı kopardığı asla gözden uzak tutulmamalıdır. Herşeyden önce, üniversite hocasının belli bir müfredatı öğrencilerine ezberletme gibi bir misyonu yoktur. O, bilgiler üreten, araştırma tekniklerini öğreten, yeni bilgileri ve meslekî mevzuları ölümsüz gerçekler. ışığında yorumlarıyla birlikte öğrencileriyle tartışan, muhakeme eden bir doktor, yani "doktrin sahibi"dir.
Üniversite öğrencisi, artık hangi sahada öğrenim yapacağına karar vermiş, araştıran, fikir üreten, tartışan, soru soran, her ne pahasına olursa olsun mezun olmayı değil, öğrenmeyi, ilmi ve fazileti elde etmeyi gaye edinen canlı, genç bir beyin olmak zorundadır. Onda bilginin aslına ulaşma "sevdası ile birlikte, bütün bunlara kavuşmanın gereği olan arzu ve istek, zeka ve idrâk, tevazu ve tenezzül, nezâket ve zarafet, tahkik ve takip, hürmet ve hizmet gibi vasıflar ön safta olmalıdır. Kısacası, üniversite hocasının ehliyeti ve himmetiyle öğrencinin liyakati ve dikkati birbirini tamamlamak zorundadır.
ÜNİVERSİTELERİMİZİN HEDEFLERİ
Üniversitelerimizin başlıca hedefi milletlerarası standarta ulaşmak olmalıdır. Bu ise, öğrenci ve öğretim elemanı mübadelesi, akademik çalışmalarda işbirliği, coğrafya ve kültür mozayiğinden azamî faydalanmakla olur. "Üniversiteyi milletlerarası konuma ulaştırmak''her ne kadar çok popüler bir slogan haline geldi ise de böyle bir arzuyu tam mânâsı ile uygulamaya sokabilmek için son derece ciddî gayret ve yatırıma ihtiyaç vardır. Dolayısıyla, ülkemizde üniversitelerimizin sayısından ziyade konumlarının ve seviyelerinin tartışılmasında isabet vardır. Şurası bir hakikattir ki, Japonya'nın bugünkü seviyeye ulaşmasında soyuna, tarihine, âdet ve geleneklerine bağlılığın yanısıra, eğitim politikası olarak bir uzmanlar topluluğu yetiştirmesinin payı çok büyüktür. Bugün teknolojide başı çeken hiç bir ülke, mevcut konumuna yalnızca "okuma-yazma seferberliği" ile gelmemiştir. Gerek fıtraten, gerekse arzu, istek ve becerileri ile doktor olmaya namzet birisinin Türkçe öğretmeni, avukatlığa açık birisinin iktisatçı olması, bir üniversite hocasının ise mesleği ile hiç alâkası bulunmayan başka bir sahada başarılı çalışmalar yapması bu konuda yeni birşeyler yapılması gerektiğini ortaya koymaktadır.

Nasıl kainatta herşey yapısı ve taşıdıkları hususiyetleri itibariyle mütenasip, yerli yerinde istihdam ediliyor ve "azami tasarruf kaidesince" hiç bir şey zâyi edilmiyorsa, başka milletlerin gıbta ve kıskançlık damarlarını kabartacak seviyedeki genç nüfusumuzun fıtratlarına, becerilerine ve arzularına uygun olan yüksek tahsil imkânlarına kavuşturulmaları gerekir. Bu itibarla devletin ortaokul seviyesinde başlatacağı ve artık bir bilim dalı haline gelen kabiliyetleri ölçme ve geliştirme politikası sayesinde ise, hem bütün kurum ve kuruluşları ile bir fabrika gibi uyumlu çalışan bir toplum yapısı ortaya çıkacak hem de kalkınmamızı ve ileri ülkelerle boy ölçüşebilmemizi sağlayacak bir uzmanlar topluluğu yetişecektir. Özellikle son yıllarda ülkemizde sayıları hızla artan özel ve devlet üniversiteleri bazı çevrelerce yadırganmakta ve devletin beklenen verim ve kaliteyi tutturamayacağı ve ilmî seviyenin düşeceği tezi ileri sürülmektedir. Artık bu meseleye de daha geniş ve yapıcı bir tenkidle yaklaşmanın zamanı gelmiştir. Bu konuda genç nesillerin yüksek öğrenim yapma, mezun olmayı takiben, öğrenimine uygun bir sahada çalışma gibi iki tabiî hakkının bulunduğunu göz önünde tutmak gerekir. O halde, üniversitelerin sayısından ziyade meslek gruplarına göre kuvvetlendirilmelerinin ve donatılmalarının üzerinde durulmalıdır. Bölgelerin ihtiyaçları, altyapısı ve sosyo-ekonomik potansiyeli ise o bölgede kurulacak üniversitenin özelliklerini, dolayısıyla o bölgenin ve o üniversitenin gelişmesini sağlayacak ana unsurlardır. Kaldı ki, çok yakın bir gelecekte öğrencilerin her sevi-' yede ve sistemde eğitim yapan üniversitelere ihtiyacı olacaktır. Devlet üniversiteleri, özel üniversiteler, yalnızca kız öğrencileri veya yalnızca erkek öğrencileri kabul eden okullar, yahut karma eğitim yapan okullar, prestiji yüksek bölümler, uzmanlaşmış teknoloji enstitüleri, girişi çok zor veya hemen her başvuranı kabul eden okullar bu çeşitlilikten yalnızca bir kısmıdır. Ancak, yelpazesi oldukça geniş olan böyle bir ortamda, öğrenci-. terin kendi kabiliyet ve arzularına uygun bir okulu seçebilmeleri için ülkemizde öncelikle geniş bir istihdam alanının tesis edilmesine ihtiyaç vardır.
Netice olarak, üniversitelerimizin aslî hedefi ve görevi "diplomalı cahiller" yerine bizzat kaynaklara nüfuz eden. meslekî mevzular üzerinde şahsen hüküm verip kanaatini bildirebilen, ruhî ve içtimaî hayatları ile de insanlığın gıbta ile baktığı bir nesli yetiştirmek olmalıdır. Bu nesil, batıdan slogan, kurum, kavram ve teknoloji ithal etme durumunda kalmayacaktır. Bu arada asrın her türlü tereddüt ve desiselerine karşı da âdetâ bir "kahve içme rahatlığı" içerisinde çözümler üretecektir. Bu mevzuda tarihi hakem rolünü oynayacak olan bu altın nesil, aynı zamanda dünya ile kucaklaşabilecek kadar yüce bir ruha, dünya ile hesaplaşabilecek kadar da sağlam bir yüreğe sahiptir.