Sızıntı Arşivi

Mart 1989 · s. 2 · 4 dakikalık okuma

Bizim Milletimiz(1)

M. Fethullah Gülen · BAŞYAZI

mar89

Bizim toplum yapımız, "işte tâlih" deyip öğüneceğimiz, başkalarının da imreneceği seviyeler üstü ve hiçbir ictimâî sistemin bugüne kadar arayıp da bulamadığı, bulsa da ulaşamadığı bir güzellikler meşheriydi. Kendi ruhundaki dinamiklerden güç alan, kendi öz kaynaklarından beslenen.. vesâyâ bilmeyen, kimseye ve hiçbir şeye tâbi olmayan; kendi olarak asırlar ve asırlar ayakta durmasını başaran bu muhteşem ictimâî meşher, bu göz kamaştıran sistem, bütün bir hasım dünya ile hasaplaşa hesaplaşa, çağlar boyu mevcudiyetini devam ettirmesi âdeta bir hârikadır. Kimbilir liyâkatli temsilcilerini bulsaydı, belki daha asırlarca yaşayabilirdi...

Evet, dünden bugüne bu ictimaî bünye en ideal bir ahengin ifâdesi olarak, mevcud sistemlerden hiçbirinin ulaşamayacağı en göz kamaştırıcı neticeleri hâsıl edip ortaya koyması, fevkalâde bir hadisedir. Hele yeryüzündeki mevcud sistemlerden hiçbirine dayanmadan; Türk sosyalizmi, Türk komünizmi, Türk masonizmi gibi utandıncı izâfetlere girmeden, aldatan nisbetlere sığınmadan...

Aklın bir hikmeti vücûdu(1) olması itibariyle, insan düşüncesinden kaynaklanan en bâtıl sistemler içinde dahi bir dâne-i hakîkat(2) vardır. İhtimal ki, o bâtıl sistemin orta direği, "ukde-i hayatiyesi"(3), şahdamarı da o hakikattir ve o sistem de mevcudiyet ve devamını o hakîkat ve hakîkatçığa borçludur. Bizim, tarihin derinliklerinden yapılanıp gelen ictimâî sistemimiz ise, tıpkı, arının, çiçek özlerini alıp, petekte en güzel hendesî şekillerle şekillendirip ortaya koyduğu gibi, bütün yeryüzü sistemlerinin güzelliklerini özünde toplamış bir hârikalar galerisidir.

Bugünün insanlarının ızdırap ve buhranlarına büyük ölçüde esas teşkil eden, dengesiz ferdî mülkiyet ve nasıl olursa olsun kazanma hakkı ile; insanlarda çalışma şevkini artırma yerine, başkalarının kazancını yağmalamaya iştihâları kabartma gibi birbirine zıt sistemler arasındaki çatışmaları yokedip cihanşümûl bir âhenk kurmak, ancak bu sistem ve onu temsil eden kudsilerle mümkün olabilmiştir. Kendi nefsine âid hayırların idrakinde olmasına rağmen, kendi hayır ve menfaatlarini aşarak, kendini, mensub olduğu millete adayabilmiş ve mezara girinceye kadar da; ahd-u peymânına sadık kalmaya azm etmiş kudsilerle...

Ruh dünyasında, derinlerden derin, maddesinde fevkalâde zinde, dava ve gayesine ibadet hassasiyeti içinde bağlı; karşısına çıkacak bütün yanlışlıkları göğüslemeye hazır ve bütün doğruları yerli yerine oturtarak, her doğruyu kendine has çizgisinde tutmaya azimli, muâşeret şekillerinin en üstünüyle taçlı.. haya, hicâp, iffet, ahlâk, saffet ve samimiyetde alabildiğine ölçülü.. iç dünyası itibariyle sönme bilmeyen bir vecd-ü aşka açık; feyzini daima, tek ve mutlak kaynak sayılan "altın çağ" insanı dediğimiz, saadet asrının Kur'an cemaatinden alan.. ilimde, dinde, sanatta, fikirde, siyasette, ticarette, askerlikte, idarede ve daha bir sürü sahada eser, görüş ve düşünce sahibi bu kudsiler, bizim toplumumuzun mânâ mimarları, aydınlık rehberleri, ruhâni timleriydi ve her zaman bunların binlercesiyle karşılaşmak da adiyattan sayılırdı.

Bu mübarek dünyada idareci kadro, nefis murakabesi, dava düşüncesi ve fikir çilesiyle pişe pişe olgunlaşmış ve tıpkı sütün kaymağı gibi, kaynaya kaynaya tabii ve fıtrî yollarla zirvelerdeki yerini almış.. herkesi ve herşeyi aşmaya azimli, hak ve hakikat adına hareket etmeye kararlı; birbirinin murakıbı ve yönlendiricisi.. bütün kıymet unsurları içiçe tam bir mükemmeliyet, asalet ve şahsiyeti aksettiren; alabildiğine muhteşem, mehib, mevzûn bir ehram gibiydi. Her tarafta görülen yüzler ve gözler, soylu bir millete aid çizgileriyle imrendirici ve pırıl pırıldı...

O günkü nesiller, bu temiz çehre ve temiz bakışların uyardığı hatıralarda yüzerken, lezzetten lezzete konar-kalkar; sınırsız bir aydınlık, sınırsız bir haz içinde kendi derinliklerine doğru kayar ve her lahza, böyle bir millet içinde varolmanın hasıl ettiği hislerle iki büklüm olurlardı.

Bu anlayış sayesinde, yeryüzünün bitebilen ve sınırlı saadetleri hülyalaşır, derinleşir ve sonsuzlaşırdı. Ve yine bu sayede, bura ve öteler hesabına yaşama arzusu hararetlenir; genç-ihtiyar herkes varlığa karşı derin bir alâka duymaya başlar.. hayatı bir lezzet gibi yaşar ve varolmanın zevkleriyle gerinirdi.

İhtimal ki, bu hârikulade dönemde, sema daha bir parlak, daha bir büyüleyici; yeryüzü daha renkli ve daha çarpıcı; eşya daha mânâlı, daha tılsımlı; ve tabiat daha okunaklı bir kitap, daha talâkatli bir hatip gibiydi. O günün ruhlarının istidat ve genişlemesi ölçüsünde, hayat, varlık kadar güzelleşiyor, emeller kadar ebedileşiyor ve inançlar kadar da sonsuzlaşıyordu.

O nurlu dönemde, tıpkı hayatın tabii birer semeresi gibi, o güzel günlerin letafeti, havası, suyu içinde doğmuş bir kısım yüksek değerler, o günün insanını tabiat, temayül ve zevklerini hem de onun cismaniyet ve nefsaniliğine rağmen, fizik ötesi âlemlere yönlendirir ve onu ölümsüzlüğe uyarırdı.

O günlerden, gönüllerimize sızan bu mânâlar, bir mutlu dönemi hem bütün rikkat ve letafetiyle, hem de hasret ve burkuntularıyla ruhlarımıza aksettirdiğinden, bir yandan zevklere uyanıp zevkle gerinirken, diğer yandan da içimize bir düzine sızıların akdığını hissederiz. Bir attâr dükkânı içinde ıtriyyat bulunmadığı zamanlarda dahi, oraya uğrayanları, eski günlerden kalma kokularla mest ettiği... Ve hazâna uğramasına rağmen, mevcudiyetini devam ettirebilmiş bir gül, bütün bir gül bahçesinin özünü, esasını, rikkat ve hasretini gönüllerimize boşalttığı gibi, ruhlarımıza sızan bu mânâ ve bu hülyalar da, yaşandıkları zamanların bütün çeşnilerini ruhlarımıza öyle tattırıp duyurmaktadırlar.Bu itibarla, kâh eskilerle beraber aynı zevk, aynı hazları paylaşarak köpürür, kâh o eski günlerde bir kısım dinamikleri yerinde kullanamayıp itile-kakıla bu günlere sürüklendiğimizden dolayı içimiz geçirir ve yutkunuruz.

Fert olarak -ile'l-ebed- ölmemezlik elimizden gelmediği gibi, sonsuza kadar millî ihtişâmımızı sürdürmemiz de mümkün değildi ve düşünülemezdi. Önemli olan, milletçe, millî hasletlerimizle çeşit çeşit ölümleri atlatarak bugünlere kadar ayakta kalabilmemizdir ve kanaatimce soylu milletimiz, bunca asimilasyona rağmen hâlâ yeni yeni nesiller doğurabilme velûdiyetini korumaktadır ve mevsimi gelince doğuracaktır da.

Aslında bizim, sık sık geçmişin kapılarını aralayıp yeni nesilerin onunla tanışmasını temine çalışmamız da işte o doğurganlığı hızlandırmaya yönelikdir ki; ne kadarını yapmaya muvaffak olduğumuzu, yapdıklarımızın da ne kadarının ihlâsla yapıldığını Allah bilir.

Evet, bizim mazi tutkumuz, bir nostalji değil, geçmişe ve geçmişlerimize karşı bir kadirşinaslık ifadesi ve geleceği onun üzerinde nakşedip şekillendireceğimiz muhteşem kaneviçeyi araştırma gayretidir.

SIZINTI

(1) Varlık sebebi,

(2) Hakikat çekirdeği

(3) Hayat düğümü.