Mart 1989 · s. 5 · 5 dakikalık okuma
Bilim ve Dinin Öbür Yanı
Murat Yıldırım · Dr. · İnceleme

Dr. Murat Yıldırım
Bilim ve din karşılaştırması son üç asrın moda tartışmalarından birini oluşturuyor. Bilimin ve dinin (bütüncül) fonksiyonları kendilerine has olduğu halde, birbirleriyle yarışırmışçasına karşı karşıya getirmenin temelinde bazı yanlış anlayışlar yatmaktadır. Birbiriyle hiç karşılaştırmayıp, bilime hayatın her sahasına nüfuz eden bir etkinlik vererek, dînî yalnızca vicdanlarda yaşayan İnançlar seviyesine indirmek de günümüzün moda yanlışlarından bir tanesidir. Bilim ve din arasında dengeyi bulabilmek, ikisine de gerçek değerleri ölçüsünde hayatımızda yer verebilmek, insanlığın en temel meselelerinden birini teşkil ediyor. Bu mesele, sağlıklı bir çözüme kavuşturulduğu takdirde birçok problemin de rahatlıkla çözümlenebileceği inancındayız.
Öncelikle bilime ve dine bakışın iyi bir şekilde belirlenmesi gerekir. Beşerî olan bilimin ve bilimsel dünya görüşünün, ilâhî olan din ile karşılaştırılabilme zemininin iyi tesbit edilmesi gerekiyor. Bilim ya da "bilimsel" anlayış sürekli bir değişme içerisinde olduğu halde, din, temel esasları (Kur'ân, sünnet...) itibariyle değişmeyi kabul etmez. Sürekli değişenle, değişmeyen inançların karşılaştırılması sağlıklı olamayacağı gibi; değişmez hakikatleri inanılması gerektiği için anlatan Kur'ân'ın, değişme ihtimalini taşıyan "bilimsel" verilerle açıklanmaya çalışılması da sağlıklı sonuç vermez. Yalnız şu var ki, bilimin de, yaşadığımız dünyayı açıklayan ve bize bir tabiat görüşü sunan, en azından yaşadığımız şartlar içerisinde geçerli olan tesbitleri vardır. Bu tesbitleriyledir ki, bilim insanların hayatında en baş köşeye kurulmaktadır. Din de aynı insanlara bir dünya görüşü, bir tabiat felsefesi ve yaşama tarzı sunduğuna göre, bu temel tesbitlerdeki çelişmezlik arayışı önem kazanmaktadır. Burada konuyu bütün buudlarıyla tartışmak yerine, canlıların yaratılışı üzerinde bir yorum getirmeye çalışacağız.
Canlıların yaratılışı konusuna girildiğinde, insan, canlılar grubunun en önemli bir üyesi olduğundan, insanların dünya görüşlerinin ve hayat felsefelerinin hemen hemen eksenini teşkil etmiştir. "İnsan nedir?" sorusu, "canlı nedir?" sorusunu doğurmuş, "insanın yaratılışı" konusu da bazı işgüzarlar sayesinde din'i bilimle karşı karşıya getirmiştir. Özellikle batıda, klisenin baskısı altında uzun yıllar boyu kurtuluş arayan insanlar için, dîne karşı kullanılabilecek çok önemli bir koz ele geçirilmişçesine "insanın kökeni" konusunda evrim düşüncesi odak noktasını oluşturmuştur. Eğer insan, bir canlı olarak diğer canlılar zincirinin bir halkası ve bu zincirin ucu da maddeye dayanıyorsa, o halde dini kitapların insan hakkında söyledikleri yalanlanacak ve dinden kopmak için de bilim gibi sağlam, deneye ve akla dayanan yeni bir dine sarılmak mümkün olacaktı. İşte bu çıkış noktasından hareketle "evrim hipotezi" hüsnü kabul gördü ve İnsan, artık yalnızca biyolojik bir varlık olarak ele alınmaya başlandı. "Evrim hipotezi" biyolojinin önemli bir kuralı(!) olarak dine karşı kullanılmaya başlandı. Yani bu hipotez, dine reaksiyonu olanların bir aracı durumuna getirildi. Ve bu görüş bir tabiat bilimi olan biyolojinin verisi olarak psikoloji ve sosyoloji gibi sosyal bilimlerde de temel alınmış, böylece bilim—din ilişkileri, çatışmanın içine çekilmiştir. Aynı görüş, İslâm dünyasına da yansımış, bazı tefsirciler, yaratılışla ilgili Kur'ân ayetlerini ("evrim hipotezi" hakikaten bir biyoloji kanunu imişçesine) bu düşünce yoluyla yorumlamaya başlamışlardır.
"Canlıların yaratılışı" konusunda bilim ve dinin sağlıklı bir karşılaştırmasını yapabilmek için önce bilimin ve dinîn gerçekten ne dediklerini iyice bilmek ya da temel düşünceyi kavramak gerekiyor. Din, ta başından beri insanlara, tabiat denilen yaratığın içerisinde "tesadüf" denen bir hâdisenin olmadığını, herşeyin, en küçüğünden en büyüğüne kadar, Allah'ın kuşatıcı ilmi ve iradesinde cereyan ettiğini; diğer canlıların ve insanın da Allah tarafından yaratıldığını söylemektedir. Dahası, insanın yaratılışı açık açık anlatılarak, toprağın (dünya materyalinin) kullanıldığı ve ilâhi bir kanun olan "ruh"la, şekil verilmiş dünya materyalininin canlandığı ve Adem (insan) olduğu anlatılıyor. İnsanın, önceki bir canlıdan değil, bizzat kendisinin başlıbaşına yaratıldığı vurgulanıyor. Cennetten gelme meselesi de yaratılan insanın (Adem ve Havva), buud değiştirip yeryüzü gerçeğiyle karşılaşmalarından başka birşey değildir. İnsan türünün yaratılışıyla ilgili bu (tek) açıklama, diğer canlı türleri İçin de bir örnek olabilir. Her türün, bir anne—babasının (ilk atasının) yaratılmış olması, dince 'genel—geçer" bir görüş olmakla beraber, Allah'ın bir canlı türünden başka bir canlı türünü de yaratmış olabileceği ihtimaline karşı kesin bir kayıt konulmuyor. Dinîn bu açık ve sade anlayışı karşısında bilim, aslında yaratılışı açıklamaya çalışmaktan başka birşey yapmıyor. Yeryüzünde yaratılış nasıl başlamıştır? İlk önce yaratılan nedir? Canlıların sıralı yaratılışında birbirleriyle ve çevreyle olan ilişkileri nedir? Bir türden başka bir türe geçiş var mıdır? Varsa, bunu gerektiren sebep nedir? gibi birçok sorunun cevabını araştırmak biyologlara düşmektedir. Paleontolojinin, evrimcilerin umutla bekledikleri ara-tür fosillerinin —iki tür arasında yüzlerce beklenirken— bulunamadığını açıklamasından; türlerin üzerinde meydana gelen her türlü değişikliğin, genetik programın kapasitesiyle sınırlı olduğunun (adaptasyon aralığı) anlaşılmasından; "doğal seleksiyon"un canlının yaratılışında ve türlerin doğuşunda temel bir faktör olamadığının bilinmesinden sonra, bilim çevrelerinde "evrim hipotezi" üzerindeki şüphe bulutları iyice koyulaşmaya başlamıştır.
"Evrim hipotezi", canlıların bir evrimleşme süreci içerisinde, hiçbir tabiat dışı müdahale olmaksızın kendiliğinden, tabii sebeplerle, tesadüfen ortaya çıktığını iddia etmektedir. Bu hipotez, temelde yatan maddeci anlayıştan ötürü, özellikle dini tanımak istemeyenler tarafından derhal benimsenmiş ve adeta bir din gibi inanılmaya başlanmıştır. İnsanın yaratılışı konusunda ortaya attıkları onlarca maymun—insan benzeri fosil parçaları, çok daha eski tarihe (3.8 milyon yıl Öncesine) dayanan insan fosilinin bulunmasıyla; evrimcilerin, evrim zinciri üzerinde biçtikleri hayali değerini yitirmiştir. Evrimcilerin, ara fosil aramadan önce, açıklamaları gereken daha önemli sorular vardır. Hiçbir zaman, niçin hayvanın (maymunun) insanlaştığı, ya da insan gibi olmak istediği; hangi dış veya iç şartların buna yol açtığı bilinemeyecektir. Çünkü, eğer böyle bir mükemmelleşme, daha iyiye değişme kanunu varsa, bunun sürekliliği beklenirdi. Yani hem hâlâ devam etmeli, hem de ilkel diye nitelenen canlılar da yüzmilyonlarca yıldır yaşayıp durmamalıydılar. Mükemmel yada mükemmele yakın olan maymun—insan türleri (yüzlerce olmalıydı), yeryüzünden hem de hiçbir iz bırakmadan silinip gitmek yerine hala yaşıyor olmalıydılar. Evrimci görüş, açıklamalarını tesadüflerle, sebeplerle, tabiatla yapmaya çalışırken; din,sebepleri ve tabiatı inkâr etmeden, zaten onları yaratmış olan Allah'ın ilim ve iradesiyle yaratılışın cereyan ettiğini, açıklamaktadır. Kâinatın bir anda saat gibi kurulup, kendi kendine çalışmaya bırakılmadığı, onun da merhale merhale yaratıldığı ve yaratılış hâdisesinin sürekli olduğu vurgulanan Kur'ân'da, canlıların yaratılışında güneş ışığı ya da kayalardan çıkan radyasyon enerjisi gibi sebeplerin veya biyokimya kanunlarının kullanılması (yaratılması) düşüncesine ters bir açıklama beklenmez. Kur'ân'ın net olarak söylediği, canlılığın madde ötesi (metafizik) bir kaynağının olduğu, Allah'ın "Hayy" isminin bir tecellisi olarak "hayat kanunu"nun yaratıldığıdır. Allah'ın, insan hariç, hangi türü nasıl yarattığını tam olarak bilemiyoruz. Araştırmaya açık bir konudur bu. Şu anda bildiğimiz, evrim hipotezinin, canlıların yaratılışını açıklamada yetersiz kaldığıdır.
Evrimci düşünceye inananlar olabilir. Biz, herşeyi yaratanın canlıları da yarattığına inanıyoruz. Bu noktada bilim ve din arasında bir tercihin olmadığını; dinin, hakikati bütün olarak insana sunan bir inanç sistemi, dünya görüşü ya da yaşama felsefesi olarak üstün bir yere sahip olduğunu; bilimin de hakikatleri kavramada insan için ancak bir aracı olabileceğini vurgulamak istedik. Bilimi ve dini iyi tanıyan bir insan için bilim mi yoksa din mi çelişkisini yaşamak sözkonusu değildir.