Sızıntı Arşivi

Ocak 1995 · s. 14 · 8 dakikalık okuma

Bize Göre Biyolojik Değişim

Arif Sarsılmaz · Doç.Dr. · İnceleme

oca95

Evrim teorisini kabûl edenlerin (hatta evrime iman edenlerin!) yaratılışa inananlara karşı genellikle ileri sürdükleri bir iddia, “şöyle veya böyle biz evrim adına birşeyler öne sürüyoruz, siz ise sadece ilim adına bunları çürütmekle, yalanlarını ve yanlışlarını ortaya koymakla uğraşıyorsunuz. Evrimi reddetmek için adaptasyon ve seleksiyon gibi bir çok biyolojik gerçeği de gözardı ediyor, fakat kendiniz bunlara bir yorum getiremediğiniz gibi. görüşünüzü de ikna edici bir şekilde ortaya koyamıyorsunuz” şeklindedir.

Aşağıda safha safha bu iddialara cevap verirken, aynı zamanda yaratılışın kolaylığını da göstermek mümkün olacak, bizim de aynı biyolojik kanunları kabul ettiğimiz, fakat sınırları ve mahiyetleri hakkındaki yorumlarda anlaşamadığımız görülecektir.

Her şeyden önce, mevcut Tevrat ve İncil’lerden farklı olarak Kur’an-ı Kerim’de, mesela, yaratılışın pazartesi, salı... gibi günlerde olduğunu ifade eden, ilmin bugüne kadar tekzib edebildiği ve ilerde de edebileceği hiç bir ifade yoktur. İnsan aklına, araştırma ve muhakemesine hiçbir zaman ket vurmamakla birlikte, Kur’an’ın kendi, bir noktada yaratılış mevzûunda “Ben onları ne göklerin, ne yerin yaratılmasında ve ne de kendilerinin yaratılmasında hazır bulundurmadım (şahit tutmadım); yoldan saptırıcıları yardımcı tutmuş da değilim.”(Kehf, 51) mealindeki ayetiyle, bu hususta ileri sürülen şeylerin mutlak hakikati izahtan çok uzak olduğunu ifade etmektedir. Ancak bu “hiçbir zaman araştırmayın, incelemeyin” mânâsında ele alınmamalıdır. Zira Kur’an’ın ilmî araştırmaları teşvik eden ayetleri ayrı bir yazı konusudur. Burada ise araştırma yapma yasaklanmamakta, insanın güç getiremeyeceği bir mevzûda mucizeyi izah ediyorum diye gurur ve kibirle ukalâlık yapmaması için bir ikaz yapılmaktadır. Çünkü mucizeler, Allah’tan başkasının ilminin ve kudretinin erişemeyeceği, sebepler perdesini yırtarak normal tabiat kanunlarının dışında cereyan eden olaylardır. Yaratılış da en büyük bir mucize olduğundan, aynısını insanın taklid etmesi (yani yoktan yaratıp, can vermesi) mümkün değildir. Yoktan yaratma için ancak Allah’ın ilmi ve kudreti kadar ilim ve kudrete sahip olunması gerekir, bu ise zaten kendisi yaratılmış olan insan için muhaldir.

Yaratılışı daha baştan Allah’a vermek, herşeyi çok kolaylaştırmakta ve bir sürü eğri büğrü yollarda boşuna enerji ve vakit kaybından insanı korumakta, ilim adamının ayağını sağlam zemine bastırmakta, onu başı boşluktan ve güvensizlikten korumaktadır.

Yaratılış hakikatine ait bazı temel düşüncelerin ve kavramların mahiyetinin baştan anlaşılması çok mühimdir. Bu temel kavramlar iyi anlaşılırsa, yaratılıştaki imtihan sırrı, hikmetler, evrime bizim verdiğimiz tekâmül mânâsı ve doğru yorumları yerli yerine oturtulur. Bunun için bizim evrim teorisine karşı çıktığımız noktalar, yanlış yorumlar ve hakikat olan kısımlar iyi tesbit edilmelidir. Zira mühim bir kaide olarak, hiçbir sakat ve yanlı görüş yoktur ki içinde bazı hakikat tanecikleri bulunmasın. Bu yüzden evrim teorisi içindeki varyasyon, adaptasyon, seleksiyon ve mutasyon gibi biyolojik vakaların gerçek mahiyetleri ile ideolojik ve ters yorumları birbirinden iyi ayrılmalıdır.

oca95

Evrim öncelikle bizim kabul ettiğimiz mânâda, varlıklar özellikle de canlılar âleminde görülen değişimler veya varyasyonlar ve bu değişimi ortaya çıkaran genetik ve çevreye bağlı faktörlerin incelenmesi olarak tanımlanabilir. Bu durumda, bizim hiçbir zaman canlıları katı, sabit ve değişmez yaratıklar olarak görmediğimiz anlaşılmalıdır (Resim-1). Zaten böyle bir iddia, Allah’ın ilim ve kudretini sınırlamak olur, çünkü Allah değişik isimlerinin tecellileriyle her an kâinata nazar etmekte ve her an yeni yeni yaratışlarla kâinatı şenlendirmekte, ilim ve kudretinin cilvelerini yeni yaratışlarla göstermektedir. Eğer Allah’ın her yarattığı bir öncekinin tıpatıp aynısı olsaydı, o zaman Allah’ın gücüne sınırlama getirilmiş olurdu. Meselâ sanat kabiliyeti az olan bir marangozun, hep alıştığı tipte masa imâl etmesi gibi. Halbuki biraz kabiliyetli bir marangoz aynı malzemeden 8-10 çeşit masa imâl edebilir. İlmi ve kudreti sonsuz olan Allah da canlıları yarattığı aynı malzemelerden genetik mekanizmaları sebebler olarak takdir edip, her an milyonlarca çeşitlilikte yaratışlarla Kendini göstermektedir. Bir elma ağacındaki yüzlerce elmanın hiçbiri diğerinin aynısı olmadığı gibi, seneler boyunca o ağaçtan hasıl olan elmaların da hiçbiri, diğerinin tam olarak aynısı değil, sadece biraz benzeridir.

Demek ki, evrim de bizim kasdettiğimiz tanımın birinci vurgusu değişim üzerinedir ve bu değişimin ekolojik çeşitliliğin ve dengenin meydana gelmesinde önemli rol oynadığıdır. Bu noktada, Kur’an-ı Kerim meseleyi şöyle tavsif eder:

Allah varlıkları ve hayatı değişim, gelişme ve tekâmül kanunlarına bağlamıştır. Bu kanunun işleyişinde Allah’ın zıtları yaratması ve dolayısıyla değişimi kâinata temel bir prensip kılması görülür. Kâinatın hamuru İçinde bu zıt şeyler birbirleriyle hikmetli şekilde karıştırılıp her. varlığın özüne bu hamurdan konmuştur. Böylece kâinatın ilk yaratıldığı andan beri zıtların birbiriyle sürekli etkileşmesi neticesinde değişime bağlı tekâmül ve dinamik denge sağlanmaktadır. Değişimle ilgili birçok ayet, ölçü ve denge ile ilgili de birçok ayet gösterilebilir (Rahman sûresinde peşpeşe üç ayette mizan’dan bahsedilmesi gibi).

İdeolojik evrim ise bu değişimin tesadüflerle, şans eseri, hikmetsiz, kontrolsüz ve gâyesiz olduğunu iddia ederek, kâinattaki İlâhî hikmet, ölçü ve gâyelere gözünü kapatır.

Evrimin ikinci vurgusu ise, canlılarda değişimi ortaya çıkaran mekanizmalar üzerinedir.

Bugünkü bilgilerimiz ışığında değişimi ortaya çıkaran zahiri sebepler genetik bilgideki kalıtıma dair değişiklikler olan mutasyonlar, birbirinden uzun müddet ayrı kalan (izolasyonla) populasyonların kendi içinde üreyerek görünüş bakımından önceden ayrıldığı ata populasyonundan farklılık kazanması, bulunduğu çevreye uygun özelliklerin ortaya çıkması (adaptasyon), bazı zayıf bünyelerin ve üreme başarısı gösteremeyenlerin nesillerinin azalması ve kaybolması (tabiî seleksiyon)dır.

Bu biyolojik vakıaların gerçek yorumuna geçmeden önce, bizler tevhid dinine inanan insanlar olarak, atomaltı partiküllerden galaksilere kadar herşeyin, ilmi ve kudreti sonsuz Allah’ın emir ve iradesi dahilinde cereyan ettiğine ve herşeyin O’nun tarafından yaratıldığına inanıyoruz. Bu inancın içinde Allah’ın kâinatta bir şeyi yaratırken, sebepleri netice ile birlikte yaratması önemli bir düsturdur.

Allah’ın yaratmasında sebeplerin uygun yer ve zamanda uygun dozda ve uygun sıra ve kombinasyonda meydana getirildiğinde ortaya çıkması O’nun izzet ve azametine bir perdedir. Bu açıdan tabiat sahnesinde gözlediğimiz yaratma fiilleri ısı, rutubet, hava, kimyevî elementler, çeşitli radyasyonlar gibi sayısız sebeplerin Allah’ın takdiriyle uygun sırada dizilmesiyle ve “ol” demesiyle ortaya çıkmaktadır. O halde zahirî birer perde olarak sebepler kabul edilir ve her iş için onların doğru sırada bir araya getirilmesi fiilî dua olarak görülürse ve hakikî tesir Allah’dan bilinirse, canlılardaki hâdiseleri izah etmede ve anlamada sebeplere ait değişik mekanizmalar gözlem ve deneyle doğrulandığı sürece kabul edilebilir ve biyolojik olaylar sebepler dairesinde izah edilebilir.

Bizler canlılardaki tür içi değişimlerin canlıların genetik programında kudret eliyle gerçekleştirilen (tesadüfi değil) mutasyonlarla ortaya çıktığını görüyor ve biliyoruz. Halbuki, “mutasyonlar tesadüfîdir, şansa bağlı olarak faydalı değişiklikler ortaya çıkabilir ve canlıyı geliştirebilir. Bir türden diğerine sıçrama şeklinde ani geçiş için birçok tesadüfî ve şuursuz mutasyon birikebilir” şeklindeki evrimci düşüncenin bugün deney ve gözlemle doğrulandığı görülmemiştir. Çünkü mutasyonları, kurulu genetik nizama gelişigüzel, tesadüfi müdahale olarak kabul etmek çok mükemmel bir jet uçağının makineli tüfekle gelişigüzel taranarak ortaya bir füze çıkmasını kabul etmek gibi akıldan uzaktır. Nitekim, bilgisayarla yapılan ihtimal hesapları binlerce tesadüfî mutasyonun aynı canlıda birikerek yeni bir türe dönüşmesinin mümkün olamayacağını göstermiştir. Herhangi bir değişiklik bütün olarak ortaya çıkmadığı takdirde, eksik ve hatalı olacağından canlının zararınadır ve ölümüne sebep olur. Nitekim bugün bazı hamilelerin yaptıkları ölü doğumlar ve hilkat garibeleri bile tesadüfi mutasyonların değil, İlâhî hikmet ve insanlara ibret gereği Allah’ın takdir ettiği mutasyonların eseridir.

Bugün gen mühendisliği çalışmalarıyla gerçekleştirilen bazı bakterilere insülin sentezleme kabiliyetinin kazandırılması da bir nevî plânlı mutasyondur. Bu gibi küçük bazı özelliklerin genetik materyal transferiyle kazandırılması çalışmaları insanlığın binlerce yıllık bilgi birikiminin meydana getirdiği ilim ve teknoloji ortamında, ilim adamlarının kasıt ve iradesiyle ortaya çıkarken, milyonlarca gene sahip canlıların, birbirinden tesadüfi mutasyonlarla türediğini iddia etmek ilim adına yobazlıktan başka bir şey değildir.

Adaptasyon dediğimiz hâdise de, Allah’ın canlılara hayatlarını sürdürebilmeleri ve nesillerini muhafaza etmeleri için onların genetik programlarına tür sınırları içinde çevre şartlarını da nazara alarak esnek olarak kodladığı bilginin biyolojik olarak tezahürüdür.

Çevre şartları değiştikçe canlının genetik potansiyelinin esnekliği nisbetinde tür içinde kalmak kaydıyla bazı değişiklikler olur, meselâ renginin koyulaşması, kıllarının sıklaşması, kulaklarının küçülmesi gibi. Onun türünü değiştirmeyen bu tip değişiklikler neslin korunmasına matuftur. Eğer çevre şartları çok aşırı derecede değişirse ve canlının türünü belirleyen genetik potansiyel de gereken esnekliğe sahip değilse, canlının türü değişmez ve nesli yok olur. Meselâ dinazorların yok oluşunu onların değişen çevre şartlarına tür sınırları içindeki bir değişimle cevap verememeleriyle izah ederiz (Resim-2).

oca95

İnsan ırklarının meydana gelişi de, insanın değişik coğrafî bölgelerdeki farktı iklim ve çevre şartlarına karşı, tür sınırı içinde kalmak kaydıyla, genetik potansiyellerinin esnekliği içinde izah edilir. Fakat bu farklı ırkların hepsi insan türü içinde kaldığından, birbirleriyle evlenmelerde melez yavrular yine insan olarak meydana gelirler ve farklı bir tür ortaya çıkmaz (Resim-3). Hayvanlarda ise aynı mekanizma alt türlerin ortaya çıkışını netice verir.

oca95

Aynı şekilde, çeşitli zehirlere dayanıklı zararlı böceklerin nesillerinin kurutulamaması, bakterilerin antibiyotiklere karşı direnç kazanması, onların yine tür sınırları dahilindeki geniş adaptasyon kabiliyetleriyle izah edilir. Böcek veya bakterinin dayanıklılığı artar, ama başka bir türe dönüşmez. Kaldı ki, bu kabiliyetler, (isti’dat) potansiyel olarak bu varlıkların yaratılışında vardır.

Tabiî seleksiyon dediğimiz biyolojik kavramı da, tamamen reddetmemiz mümkün değildir. Ancak evrimcilerin ona atfettikleri mübalağadan da kaçınmak gerekir. Herşeyden, önce tabiatta tamamen güçlülerin hâkim olduğu acımasız bir rekabet ve gıda kavgası için rakiplerini yoketmeye dayanan merhametsiz bir seleksiyon yoktur. Daha çok, karşılıklı yardımlaşma ve. dayanışmaya dayalı dinamik bir denge hâkimdir. Kısmen katı ve acımasız gibi görünen güçlülerin zayıfları ortadan kaldırması şeklindeki tabiî seleksiyon ise, zahiren gelişigüzel gelse bile, çok hassas hikmetlerle yüklüdür. Hastalıklı ve zayıf hayvanların onlarla beslenen yırtıcılara daha kolay av olması sayesinde nesillerin sıhhatli gelişmesi, hastalıkların yayılmaması sağlanır. Hepsinden önemlisi, gıda zinciri dediğimiz hayvanların birbirini dengeli şekilde tüketmesiyle ekosistemin dengesi kurulur. Şayet bütün hayvanlar güçlü olsaydı, kim kimi yiyecekti? Halbuki bir aslanın hastalıklı zebrayı yakalayıp parçâlamasıyla kendisinden başka kuşlardan böceklere kadar binlerce canlının rızkı temin edildiği gibi, tabiat da çöplük olmaktan korunur.

Tabiî seleksiyona tesir eden diğer faktör de, üreme hızlarının farklı oluşudur. Bir bakteriden 24 saat içinde milyonlarca, bir sinekten iki günde binlerce kendi benzeri meydana gelirken, balıklar ve amfibiler dışındaki omurgalı hayvanların daha az yavru meydana getirmeleri, besin piramidinin tabandan tepe noktasına doğru gittikçe kalitesi yükselen fakat kitlece azalan miktarda gıda üretilmesi, yani birçok küçük canlının birden büyük bir canlıya gıda olması içindir. Aynı türün değişik fertleri arasındaki üreme hızlarının farkı ise, belli bir soyun daha hızlı çoğalmasına sebep olsa da, bu onun türünün değişmesine sebep olmaz. Sadece yavru sayısı çok fazla olan canlının, yavru sayısı az olana nisbetle, değişen çevre şartlarında soyunun devam etmesi şansı yükselir. Çünkü, yavru sayısı arttıkça yavrular içinde çeşitli karakter kombinasyonları da artar ve çevre şartları çok aşırı şekilde bile değişse, bu yavrular içinde hiç değilse birkaç tanesinin yaşayarak nesli devam ettirmeleri mümkün olur. (Doğum kontrolunü teşvik edenlerin kulakları çınlasın).

Buraya kadar saydığımız biyolojik hâdiseleri izah adına isim verilen kavramlar, sebepler plânında ancak hâdiselerin nasıl ortaya çıktığı hususunda bazı fikirler verir. Kesinlikle bu olayları gerçekleştiren hakikî güç ve nihaî sebep değildirler. Gerçek dünyadaki hâdiselerin zihinlerde imaj oluşturmasında kullanılan bu kavramlara İlâhî birer güç vermek, Yaratıcı’nın ilmini, kudretini ve sonsuz hikmetlerini gözardı etmek, tabiat ve şirk bataklığına düşmektir.