Sızıntı Arşivi

Ekim 1999 · s. 16 · 9 dakikalık okuma

Biz ve Deprem

Ö. Faruk Noyan · Yrd. Doç. Dr · Sosyoloji

17 Ağustos 1999 sabahı bizim gibi insan olan onbinlerce, yüzbinlerce insan öylesine ağır bir imtihana maruz kaldılar, hiçbir insanın başına gelmesini arzulamayacağımız öyle büyük bir musibet onlara isabet etti ki, olan bitenin yanında söylenecek hemen her söz gereksiz, anlamsız kalıyor. Hele bir de musibetzedeler aynı toprağı, suyu, aynı maziyi paylaştığımız insanlar olunca, bir de onlar arkadaşlarımız, dostlarımız, yakınlarımız olunca; duygularımız, düşüncelerimiz iyice karmaşıklaşıyor. Böyle bir ortamda depremin fizikî coğrafyaya ve jeolojiye bakan yanlarına dair konuşup yazarken çok daha fazla dikkatli olmamız gerektiği ortada. Çünkü onbinlerce ateş düştüğü yeri yaktı. Şimdi yüreklerde yangın var. Ve bu yürekler teselli istiyor. Sevdiklerinden ayrılmış olmanın acısıyla yanan, felâketin aç, açık, perişan hâle soktuğu yüzbinlerce insanı anlamak çok zor, neredeyse imkânsız. Ve bu insanlar için kıta hareketleri, fay hatları, odak derinlikleri, burulma birikimleri hiçbir anlam ifade etmiyor. Bizler bir yandan onları anlamaya, yaralarına merhem olmaya, en azından normal hayat akışı itibariyle eski durumlarına dönmelerine yardımcı olmaya çalışacağız (bu ne ölçüde başarılabilir?), diğer yandan da, onların yanında konuşurken dikkatli olmaya çalışacağız, bilimsel konularda bilgiçlik taslamaktan özenle kaçınacağız. Fakat herşeyin ötesinde ve öncesinde bizler, âlemleri ve bizi yoktan yaratan, insan olarak vareden, vicdanımızı canlı tutup Kendisine giden yolları gösteren, Kendisini bize vicdanımızda duyuran, âlemdeki bütün sebeplerin de Müsebbibi olan Yüce Rabb'e karşı O'nun kulu olduğumuz hakikatini unutmamak, O'nu görmeyen, görmekten kaçınan ve inanan insanlarla böyle bir felâketten sonra bile alay etmekten kendilerini alamayan saygısızlara da katlanmak zorundayız. Allah onların da gözlerini açsın.

Diğer yandan, mânâ dünyamızdaki düşünce ve muhasebemiz, gelecekte böyle büyük bir afet yaşamamak için insan olarak iktidarımız dairesinde tedbir almamıza tabiî ki engel değil. Hayatı veren Allah hayat hakkını ve can emniyetini, korunması gereken değerlerin başında bildiriyor bize. Bu yüzden tabiatımıza yerleştirilmiş olan tedbir düşüncesi bizim ister istemez, bir bakıma refleksif olarak başvurduğumuz bir yol. Yine de, aldığımız tedbirlerin tam olarak neyi karşılayacağını, sınırının nereye kadar olduğunu, bunların test edileceği bir başka yer sarsıntısı olsa bile (Allah bir daha vermesin), bilemez, söyleyemeyiz. Çünkü aslolan ve sonucu belirleyen takdirdir. Alınan en üst düzey tedbirlerin fayda vermediği sayısız örnekle doludur insanlık tarihi. Tedbirin fayda verdiği durumlarda ise takdirin tedbir yönünde olduğu anlaşılır. Sonuçta, tedbir bizim insan olarak üzerimize düşeni yapmamızdan başka bir şey olmayıp, hakiki tesir sahibi de değildir.

Bu arada, geleceğe yönelik hazırlıklar yaparken, dengeyi kaçırmamak, depremin mânâ dünyamıza verdiği mesajı unutmamak zorundayız. Yeryüzünü deprem öncesi duruma döndürsek, hattâ daha ileri uygarlıklar kursak bile, iç âlemimizin bir yanında depremin yarası hep taze kalmalı, o mesaj sık sık hatırlanmalı, üzerinde düşünülmeli. Çünkü bundan öncekiler gibi bu da son deprem olmayacak.

Biz inanan insanlar olarak, böyle bir felâketten sonra, depremi bir tabiat hadisesi olması yönüyle ele alırken Müsebbib-ül esbabı unutmak gibi bir saygısızlıktan O'na sığınırız. Meselenin fizikî dünya cihetine de bu düşünceyle yaklaşmalıyız. Evet; yeryüzünde, yerkabuğunun üzerinde yaşıyoruz. Bu bir realite. Yaşadığımız mekânların güvenli olmasını sağlamak da, ayağımızı bastığımız zemini tanımak da hem insan olmanın getirdiği sorumluluğun, hem de duamızın bir parçası hiç şüphesiz. Aşağıdaki yazı bu duygu ve düşüncelerle kaleme alındı.

Deprem

Deprem, derinden gelen bir hareketle zeminin şiddetle sarsılması olup, sonuçta, uzun zaman zarfında yavaş yavaş birikmiş elâstik enerjinin (buna gerilme veya stres enerjisi de denilir) saniye mertebesi gibi çok kısa bir zaman zarfında boşalması sözkonusudur. Yer sarsıntısının sona ermesiyle birlikte, yeni şiddetli bir boşalıma kadar yeni bir sıkışma ve enerji birikimi başlar. İlk hareketin başladığı ve enerjinin serbestlendiği yer odak noktasıdır (hiposantır). Yeryüzeyinde, sarsıntının en üst düzeyde olduğu en yakın nokta ise episantır olarak adlandırılır. Odak 60 kilometreden daha az derindeyse sığ odaklı deprem (yüzey depremi), 60-300 kilometre arasındaysa orta derinlik depremi, 300 kilometreden daha derindeyse derin odaklı deprem şeklinde bir gruplandırma yapılmıştır. Yeryüzünde en şiddetli etkide bulunan depremler yüzey depremi sınıfına girenlerdir ve odak derinliği 17 kilometre civarında tahmin edilen Gölcük depremi de bu sınıftandır.

Şiddet

Depremlerin şiddetlerine göre sınıflandırılmasına yönelik olarak ilk defa Forel ve Rossi 10 dereceli bir ölçek geliştirdi. 20. yüzyılın başında İtalyan jeolog Mercalli 12 dereceli daha gelişmiş bir ölçek hazırladı. Bunu, 1964'de Mercalli ölçeğine oldukça benzeyen ve çok küçük farklılıklarla ayrılan MSK (hazırlayanların adlarıyla Medvedev, Sponheuer ve Karnik) ölçeği takib etti. Bu, depremin yolaçtığı hasara göre yapılan bir şiddet sınıfiandırmasıdır. Buna göre, deprem bölgesindeki yerel yöneticilere form gönderilmekte ve depremin yolaçtığı hasarla ilgili bilgilere göre izosismik harita çıkarılmaktadır.

Mercalli ölçeğinin biraz değiştirilmiş hali olan MSK ölçeği şu şekildedir:

I. Hissedilmez.

II. Katlarda hissedilir.

III. Eşyalar sallanır.

IV - V. Herkes tarafından hissedilir. Eşyalar yere düşer. VI. Binalarda çatlak ve yarıklar oluşur. VII - VIII. Yollarda çatlak ve yarıklar oluşur.

IX. Yer kaymaları meydana gelir.

X. İnsan yapısı yapılar zarar görür.

XI. İnsan yapısı yapılar çok büyük zarar görür.

XII. Yeryüzü morfolojisi alt-üst olur. Büyüklük (magnitüd)

Bir yersarsıntısı ani bir enerji serbestlemesi yapar. Bunun tam olarak hesaplanması zor olmakla birlikte birçok teorik hesaplama yapılmıştır. Sismik şiddeti veren modern ölçekler (Richter) depremin genliği (magnitüd) ile zeminin yer değiştirmesine bağlı olan ve sismogramların okunmasından çıkarılan miktara dayalı olarak değer vermektedir.

1935'te Richter basit bir magnitüd ölçeği geliştirmiştir: Episantıra 100 kilometre uzaklıktaki kısa periyotlu bir standart sismografta mikron cinsinden ölçülen maksimum salınım genliğinin ondalık logaritması. Bir yersarsıntısında birçok farklı şiddette sarsıntılar olduğu hâlde esas deprem şoku tek bir magnitüd ile karakterizedir. Richter ölçeği, bilinen en büyük yersarsıntıları için (Mercalli'nin 11'i) M = 8,9'u vermektedir.

Bu, tecrübe edilen en büyük atom bombalarının enerjisinden 100 defa daha büyüktür. Hasarlar M = 4,5'da episantırda başlar. M = 7,5 düzeyi büyük yersarsıntılarının alt sınırını belirler. Richîer 1904-1957 arasında 8,6'dan büyük 16 deprem belirlemiştir.

Magnitüdler büyüdüğünde yersarsıntılarının olma sıklığı süratle azalır. Enerjinin neredeyse tamamı büyük depremlerle serbestlenir,

Sonuçta, magnitüd, başlangıç şokuna ve odak derinliğine bağlı olduğundan depremin kaynağında açığa çıkan enerjinin bir ölçüsüdür; şiddet ise depremin yapılar ve insanlar üzerindeki etkilerinin bir ölçüsüdür.

Depremlerin Etkileri

İnsan yapısı binaların dikey, yatay ve dönerli sarsıntılarla yıkılmaları dışında, zemindeki çatlak, yarık ve aynı yüzey boyunca farklı yönde blok kaymaları depremlerin sonuçlarındandır.

Depremi haber veren ön belirtiler (daha çok öncü sarsıntılar şeklinde) tabiatta olduğu gibi, hayvanların huysuzlaşıp endişelenmesi şeklinde de kendini belli eder. Bunu, aylar süren yüzlerce küçük sarsıntı izler. Bunlar toprak tesviye ve tamir çalışmalarını bozar.

Denizaltı depremleri, denizdeki denizcilerin farkına varamadığı, bir veya birçok dev dalga ile, kıyıya vuran şiddetli deniz akıntıları ve tsunamileri (körfez ve koy dalgaları), sarsıntı ve salınımlan başlatır. İşte Gölcük ve civarındaki tsunamiler, KAF'ın Marmara denizi altındaki hareketinden kaynaklanmıştır.

Depremlerin Coğrafyası

Depremler yerküre üzerinde tesadüfen dağılmaz. Belli başlı üç sismik akîivite zonu vardır:

a) Okyanus ortası sırtlar: Odak derinliği 20'krrr den azdır. Magnitüd ortadır. Aşırı gerilim ve kaymalara yoiaçar.

b) Avrupa-Asya enlem kuşağı: İspanya-Orta Asya-Birmanya-Himalaya-Endonezya (Java-Sumatra) hattına karşılık gelir. Odak derinliği 70 km'ye kadardır. Kon-verjan (kıtaları birbirine yaklaştıran) hareketlere yoiaçar. Yeryüzündeki büyük depremlerin %17'si bu kuşakta oluşur.

c) Pasifik çevre zonu: Deprem noktaları büyük okyanus hendeklerine karşılık gelir. Toplam sismik enerjinin % 80'i burada serbestlenir. Odak derinliği yüzeyden 300-700 km'ye kadar gider. Şili'den kuzeye doğru Güney Amerika kıyıları, Orta Amerika, Meksika, ABD'nin batı kıyıları ve Alaska'nın güneyinden Aleuti-an Adaları, Japonya, Filipinler, Yeni Gine, Güney Pasifik Adaları ve Yeni Zelanda'yı içine alan en büyük deprem kuşağıdır.

Sismisitenin İpuçları

Global ölçekte yıllık yersarsıntısı sayısı sıralamasında, Japonya ile ilk sırada yeralan Pasifik çevre zo-nunu (382 deprem/100 000 km2) Şili ve Yeni Zelanda izler. Daha sonra İtalya ile Akdeniz bölgesi gelir (74 deprem). Fransa zayıf (4 deprem), İskandinavya ise çok zayıf (0,7 deprem) bir sismisiteye sahiptir. Bu rakamlardan da görüldüğü gibi. bir bölgenin jeolojik tarihi (jeolojik oluşumu) ne kadar eskiyse, o bölge o kadar az sismik aktivite gösterir; neredeyse hiçbir sismik aktivitenin olmadığı Kanada kalkanı gibi.

Depremlerin Belirtileri

Bunlar genel itibariyle aşağıdaki şekillerde ortaya çıkar:

- Kayaçların direncinde azalma;

- Lokal manyetik alanda değişme:

- Yeraltı suları dolaşımında ve suların taşıdığı radon gazından kaynaklanan radyoaktivitede artış;

- Kuyu sularının seviyesinde ve su kaynaklarının debisinde değişim:

- Alışılagelen küçük titreşimlere göre biraz daha belirgin sismik bir aktivite;

- Zemin yüzeyinde hafif deformasyonlar (dikey ve verev hareketler);

- Sarsıntıdan az zaman önce hayvanlarda tedirginlik (yılanların deliklerini terketmeleri, bağlı hayvanların kaçmaya teşebbüs etmeleri, bazı balıkların su yüzünde sıçrama hareketi yapması).

Deprem Ülkesi Olarak Türkiye

Avrupa-Asya enlem kuşağında yeralan Türkiye'nin yaklaşık % 95'Iik bölümü birinci derece deprem riski taşımaktadır. Bu durum Resim 1'den de görüldüğü gibi. Türkiye'nin Afrika, Arap yarımadası ve Büyük Avrasya blokları arasında sıkışıp batı-güneybatı yönünde itilmesiyle oluşan iki büyük kırık sisteminin, yani Kuzey Anadolu Fayı (KAF) ile Doğu Anadolu Fayının (DAF) bu sıkıştırma hareketinin devam etmesine bağlı olarak aktivitelerini sürdürmesinden kaynaklanmaktadır. KAF doğuda Karlıova ile batıda Mudurnu vadisi arasında doğu-batı doğrultusunda uzanmaktadır. Dünya'nın en aktif ve en önemli kırık hatları arasında yer alan KAF zonunun uzunluğu yaklaşık 1.200 kilometre, genişliği ise ortalama 500 metredir.

1939 Erzincan depremi ile başlayan ve takip eden yıllarda Erbaa, Tosya, Varto, Bolu-Gerede, Abant, Mudurnu vadisi (veya Adapazarı) ve ikinci Erzincan ile devam eden, son olarak 17 Ağustos 1999'da Gölcük merkezli deprem ile yeni bir sürece girdiği tahmin edilen bu yersar-sıntıları zinciri yukarıda sözü edilen aktif KAF hattındaki sıkışma, burulma ve bunların belli bir andan sonra boşalmasından ileri gelmekte ve KAF'ı kırmaktadır. Diğer yandan DAF hattı ve bölgedeki diğer bir çok fay sistemi halen aktiftir.

Fay, yerkabuğunun veya yerkabuğunu oluşturan kayaçlann bir yüzey boyunca kırılması ve oluşan iki parçanın birbirine göre yerdeğiştirmesidir. Bu yerdeğiştirme, KAF ve DAF'ta olduğu gibi yanyana iki bloğun zıt yönlerde hareketi (örneğin KAF'ın kuzey bloğu doğuya, yani sağa doğru, güney bloğu ise batıya doğru hareket etmektedir), Ege bölgesinde Gediz, Küçük Menderes ve Büyük Menderes çöküntü havzalarındaki gibi dik veya daha düşük açılı normal faylar veya Manisa'daki basamak şekilli faylar gibi olabilir.

Sonuç itibariyle, Türkiye dünyada büyük depremlerin meydana geldiği ülkelerden birisidir, işte açıkça görüyoruz ki. depremleri önlemeye insanın gücü yetmemektedir. Ancak depremin etkilerini azaltmaya yönelik birşeyler yapmaya çabalıyoruz. İnsanın irade ve müdahale kudretinin sınırlarını göstermesi bakımından bu sarsıntılar düşüncelerimizi de sarsmalıdır. Ayağımızın altı kayarken, evimiz sallanırken ne kadar aciz, zayıf ve korunmaya muhtaç olduğumuz ortaya çıkıyor. Önemli olan geniş ve rahat zamanımızda da üzerimizdeki bu merhameti görebilmek ve Merhamet Sahibine karşı şükran hisleriyle dopdolu yaşama gayreti içinde olmak. Bu noktada sıklıkla söylenen "depremle yaşamayı öğrenmeliyiz" sözü doğru, fakat şu da sıkça hatırlanmalı: eğer depremin bir mesajı olduğuna inanıyorsak, o mesaj, misafiri olduğumuz şu yerküre misafirhanesinin Sahibi'nin mesajıdır. Tabiî ki sebepler dünyasında yaşıyoruz. Müsebbibül-esbab olan Yüce Yaratıcı sebeplerle iş görüyor herşeyi sebeplere bağlıyor bu dünyada. Depremin, yaşadığımız fizik dünyada sebepleri var hiç şüphesiz, fakat bu sebepler esas sebebe hizmet etme makamındalar sadece. O hâlde esas sebebin ne olabileceği üzerinde de düşünmeli değil miyiz?!..

Yaşadığımız bu büyük felâketten daha ürpertici olanı, Allah'a karşı saygısızlığın artması olsa gerek. Böyle küçük bir kıyametten sonra eğer bazıları hâlâ lâkayt, gayr-ı ciddi, kibirli ve meydan okuyan tavırlarını sürdürüyorsa, bize; "içimizdeki beyinsizler yüzünden bizleri helâk eder misin Allah'ım?!" demek düşüyor. Ve biz de bunu söyleyebilmeye hak kesbetmeliyiz.