Ekim 1999 · s. 20 · 5 dakikalık okuma
Aynı Sanat Aynı Plan Aynı El
Veli Karabuğa · Dr. · Din Ve Ahlâk

Tam kırk hafta beklemiş, inşaallah hayırlısı olur, kız-erkek fark etmez, eli-ayağı düzgün olsun diye dua etmişti; bu sürenin üzerinden beş gün daha geçmişti. Bebeği ha doğdu ha doğacaktı. Bu hâliyle bodrum kata indi. Bir eşya alacaktı. Duvara dayalı demir parçasını fark etmemişti. Birden uzun demir çubuk düştü ve bir ucuyla karnına çarptı. Dehşete kapıldı. Ya kırk haftasını doldurmuş o bebeğe bir şey oldu ise?

Karnındaki canlıyı gözün göremediği mikroskobik bir hücreden bu hâle getiren Rahmeti Sonsuz onu korumasız bırakmamış ve pamuk ipliği ile bağlamamıştı. Sonra birden bir teslimiyet İçine girdi. Doktor olan eşine durumu anlattı. Eşi; "Korkma, inşaallah bir şey olmamıştır; fetusun çevresinde amnion sıvısı ve daha başka koruyucu örtüler var, kolay kolay birşey olmaz" dedi.
Doktor, eşinin anlayabileceği şekilde anlatmaya devam etti: "Çünkü anne karnındaki bebek tam korumaya alınmış. Bebeğin etrafı amnion zarı denilen bir kılıfla çevrilmiş, bu kılıfın içi amnion sıvısı ile doldurulmuş. Böylece bebek, annenin düşmesi veya kamına bir darbe gelmesi durumunda korunmuş ve bebeğin sürekli tekmeler savurması, kollarını oynatması ile çevresindeki sert dokulardan zarar görmesi önlenmiş oluyor. İyi ki bütün bebekler böyle korunmaya alınmış. Yoksa kendi bebeğimizi de şu anda kaybetmiş olacaktık.
Aslında insan vücudunun birçok yerinde benzer prensipler dahilinde birçok koruyucu sistem var. Bunlardan biri de beyindeki sistemdir: Beyin ve omurilik, dıştan gelen basınçlara karşı çok sağlam bir kemik yapı ile muhafaza edilmiştir.
Beyin ile bu kemik yapı arasındaki sürtünmeyi engellemek ve dıştan yapılacak basıncın tesirini azaltmak için, beyni dıştan saran yapraklar arasına, beyin omurilik sıvısı yerleştirilmiştir. Bu sıvı her gün, beynin içindeki karıncık denen yapılardan 150 ml kadar salgılanır, çeşitli deliklerden geçerek beyin yaprakları arasına (subarachnoid aralığa) gönderilir. Sonra da aynı miktar beyin omurilik sıvısı, beyindeki toplar damar vasıtası ile emilir. Bu sıvının (liguor cerebrospinalis) üretiminde bir eksiklik olsa, sürtünme ile beyinde harabiyet oluşur. Eğer üretilen sıvı miktarı kadar emilim ve eksilme olmazsa, sıvı miktarı artacağı ve beyine basınç yapacağı için kafa içi basınç artması sendromu denilen tablo oluşacaktır. Bunun neticesinde baş ağrısı, kusma, bulantı gibi şikâyetler ortaya çıkacaktır. Bu sıvı depo edilirken, aynı zamanda her gün yenilenir ve miktarı sabit tutulur."
Baba adayı doktor düşüncelerini biraz daha çeşitlendirdi:
"Bu nasıl bir ayarlamadır? Bize bırakılsa, haydi siz bu İşi düzenleyin denilse, bu kadar Fizik ve tıp bilgisine rağmen bu işi başarabilecek miyiz? Hiç tereddüt etmeden 'hayır!' diyebiliriz. Halbuki bizde akıl ve irade vardır. Öyleyse bu işi ventrikül denen beyin boşlukları ve toplar damarlar mı ayarlamıştır? Hayır bu da olamaz: çünkü toplar damar, beyin ve beynin ventrikülleri de atom denen yapılardan meydana gelmiştir. Atom ise; proton, nötron ve elektrondan oluşur; ve atomların şuursuz olduğunu biliyoruz. Atomların bu işi yapmaları için; önce akışkanlar fiziğini bilmeleri ve katı bir cismi korumak için etrafına sıvı bir yastık yerleştirmek gerektiğim bilmeleri gerekmektedir. Birkaç milyar atom anlaşıp bu sistemi kurmaları gerektiğini nasıl bilsinler?"
Hamile kadın büyük bir dikkatle eşini dinliyor, anlamaya çalışıyordu. Eşi devam etti:
"Akciğerlerde de aynı mükemmellik vardır. Her nefes alıp vermede akciğerler şişiyor ve geriliyor. Akciğerler, dışarıdan gelecek tehlikelere karşı, göğüs kafesi denilen sağlam kemik ve kas yapılan ile korunmuştur; korumanın yanında, solunuma da faydası vardır. Ancak, nazik yapıdaki akciğerler için bir problem vardır. Akciğerlerin nefes alma ile birlikte her şişme esnasında, göğüs kafesine Çarpıp yıpranması söz konusudur: Bu da en güzel şekilde çözümlenmiştir. Hem de beyindeki koruma sisteminin aynısı ile. Akciğerlerin dış yüzeylerine iki yaprak geçirilmiş, yapraklar arasına akışkanlığı olan ve hergün 150 ml kadar salgılanıp emilen bir sıvı konulmuş.
Doktor, eşine bakıp bir kez daha sordu: "Biz olsaydık böyle bir plânı çizebilir miydik?" Eşi, "Ne mümkün" dedi. "Öyleyse atomlar mı ayarladı?" Eşi yine, "Şüphesiz hayır" dedi. O halde "korkma!" dedi. "O bebek korunmuştur."
Doktor, kalbin yapısını anlatmaya başladı: O kalp ki; dakikada ortalama 75 defa çarpar; her seferinde içine dolan kanı vücuda pompalar. Yorulmak yok, durmak yok. Durursa içinde bulunduğu vücudun da hayatı durur. 50 yıllık bir hayatta, pompaladığı kan bir stadyumu dolduracak kadardır. Harika bir şekilde yapılan bu kalp, kanı pompalamak için sürekli kasılma-gevşeme halindedir. Bu ritmik hareketleri esnasında çevresinden korunmazsa, etrafına çarpa çarpa çabucak tahrip oluverir. İnsan da belki birkaç gün ancak ömür sürer. Beyindeki ve akciğerlerdeki korunma prensibi, burada da kendini gösteriyor. Yine kalbin etrafına kılıflar yapılmış ve bu yaprakların içi sıvı ile doldurularak, sürtünmeden doğacak aksaklıklar ortadan kaldırılmıştır. Hem de en uygun sıvı bileşimi ayarlanarak. "Ben yaptım, ben ettim!", diyen insanları düşünüyor ve şaşırıyorum dedi doktor. Bırak kalbi yapmayı, kalbin etrafına sıvı yerleştirmenin gereğini düşünemez insan. Öyle ise benlik davası kuru bir hiçtir."

Bodrum katından yukarıya çıktılar. Çok merak ediyordu; gitti stetoskobu aldı. Gelmesi yakınlaşan yavrunun kalp seslerini dinledi. "Şükür" dedi. "Çocukta hareketler belirmeye başlamış." Ne kadar hoş hareket ediyordu. Ya Rabbimiz amnion sıvısını yerleştirmeseydi!... Eşiyle birlikte şükredip düşünmeye başladılar. Aşağıda sürdürdükleri sohbeti devam ettirmek için, bu sefer bağırsakların yıpranmasını önleyen karın (periton) sıvısını anlatmaya başladı: "56 metre uzunluğundaki bağırsaklar, üst üste periton boşluğuna yerleştirilmiştir. Sürekli birbirleri ile temas hâlinde olan bağırsaklar birbirlerinin üzerinden kaymak zorundadırlar. Eğer periton sıvısı konulmasa idi, bu kayma bağırsaklarda delinme meydana getirirdi.
Ya eklem aralıkları... Vücutta hareketi temin etmek için, kemikler birbirleri ile eklem dediğimiz yapılarla birleştirilmişti ama iki kemik yüzeyinin birbirleri ile sürtünmesi sonucu, kemik uçları tahrip olabilirdi. Öyleyse sürtünme ortadan kaldırılmalı idi. Bu da eklem aralığına, akıcılığı çok az olan ve eklem hareketlerine imkân verecek, ince plânlarla ayarlanmış bir sıvı konulması ile çözümlenmiştir. Eğer, eklem aralığına konulan sıvı diğerleri kadar akışkan olsa, üzerlerine yük binen kemikler, birbirleriyle hemen çakışıverirler. Eklem sıvısı ile, ekleme uygulanan basınç, alttaki kemiğin bütün yüzeyine eşit olarak paylaştırılır ve kemik uçlarının tahribi engellenir.
Eklemin yapısını insan yapsa idi, acaba aklına sürtünme problemini bu şekilde çözmek gelir miydi? Eklem aralığına koyacağı sıvının yoğunluğunu ayarlayabilir miydi? Bu sıvının sürekli değiştirilmesini nasıl sağlayabilirdi? Gerçi bugün insanoğlu ürettiği makinelerdeki metal parçalarının aşınmasını önlemek için benzer şekilde yağlama sistemleri kullanıyor, ama insan bunu deneme-yanılma ile, aklını kullanarak ve önündeki canlı örneklere bakarak keşfedebilmiş. Peki akılsız ve şuursuz atomlar bunu nasıl başarabilir?"
Eşi, çocuğunu kaybetmemiş ve korunuyor olmasının sevinciyle sordu: "Aynı sistem vücutta daha başka yerlerde de var mı?"
Doktor "evet var", dedi. "Göz küresinin içine, ışığı kıran ve diğer işlerde görevli bir göz içi sıvısı yerleştirilmiştir. Bu sıvı sayesinde, göze dışarıdan gelen bir darbenin verdiği zarar, en aza indiriliyor. Meselâ ben, tıp tahsilini yapmasaydım, göz küresinin içine sıvı konulmasının, olmazsa olmaz bir şart olduğunu bile Öğrenemeyecektim. Hayat boyu o iki gözden dünyayı seyredecek, fakat göz hakkında en küçük bir bilgim bile olmayacaktı. Ah! Mucizeler mucizesi göz, seni yapan nasıl da plânlı, programlı ve sanatlı yapmış."
Artık daha fazla konuşamadı, imanının verdiği sevinç ve huzur gözyaşları içinde, "Sen ne büyüksün Allah'ım" dedi.