Sızıntı Arşivi

Ocak 2002 · s. 574 · 4 dakikalık okuma

Bir Yol Hikayesi

Hakan Durmuş · Edebiyat

Bir labirentin içindeyim sanki... Sadece ben değil, hepimiz oradayız. Kim bilir ne zaman başladı gezimiz bembeyaz kıyafetlerle ve kim bilir ne zaman bitecek, hangi kavşakta... Ayrı yollarda, ayrı dönemeçlerdeyiz. Bazen labirentin kıvrımlarında kesişiyor yollarımız... Gözgöze geliyoruz, sohbetler ediyoruz, dolaşıp tükettiğimiz koridorlar üzerine... Binlerce hikayecikler dinleyip anlatıyoruz. Bazen öyle oluyor ki geçtiğimiz yolu dinlediğimiz bir hikayeden tanıyoruz. Biliyoruz, nicelerinin adımlarında taşıdıkları hisleri, ümitleri, sabırla devam edilirse sonunun ne güzel vadilere, ne yeşil ovalara çıktığını... Bazımız duyduğu hikayelere güvenerek dalıyor o yola, bazımızsa kaçıyoruz... Kimi zamansa, nihayetinin ne korkunç bir yangına açıldığını bildiğimiz koridorlar kesiyor yolumuzu... Yine kimimiz kaçıyor, kimimiz dalıyor ve kimimiz ise bile bile atıyoruz kendimizi o yola.

Ve zaman geçtikçe o beyaz kıyafetlerimiz kararıyor yavaş yavaş... Çamurlar, kirler, paslar bulaşıyor yollardan. Dikkat etsek de buluyor bizi, kaçsak da yakalıyor. Öylesine girift bir labirent ki, temiz yollarla çamurlular içiçe... Kaçamıyoruz hiçbirimiz.

Yürüyor, yürüyor, yürüyoruz sonsuz görünen yollarda. Biliyoruz bir sonu olduğunu, umuyoruz kestirme bir çıkış kapısı bulmayı. Ve hep o kapıyı arıyoruz; bizi sıkan, boğan bu koridorlardan çıkaracak kapıyı... Her dönemeçten garip bir heyecanla dönüyoruz onu bulabilme umuduyla. Bazen ümitlerimiz kayboluyor oturup kalıyoruz bir yerde.. Yaşlı gözlerle soruyoruz “ne” ve “nerede” diye.. Bazen isyanlar duyuyoruz yankılanan, bazense mutluluk şarkıları ulaşıyor kulağımıza... Ne garip, yine hepsi içiçe.. Bir köşede oturup ağıt yakanlar varken cenazesine, iki adım ötesinde raksedenler görüyoruz çılgıncasına...

Sadece bununla kalmıyor gariplikleri yolun ve yolcuların.. Bizzat kendimiz yapıyoruz gariplikleri; gülüyor, ağlıyor, seviyor, nefret ediyoruz, kınıyouz. Bir canan için candan geçebiliyorken; adını vatan, yar koyduğumuz, bir canı en beklemediği anda büyük bir soğukkanlılıkla bıçaklıyoruz kalbinden. Öylesine nankör olabiliyor ki bazılarımız; yemeğini yediği, suyunu içtiği, misafiri olduğu ev sahibine “sen de kimsin ki” diyebilerek.. Evet, öylesine korkunç konuşuyor, öylesine korkunç yıkabiliyoruz ki, bazı tavırlarımızdan tüm duvarları sarsılıyor labirentin dehşetle...

Şaşıyoruz kendi halimize, “Nasıl böyle olabiliyoruz” diye. Ve sonra dönüp gidiyor, silinmek üzere belleğimize atıp ilerliyoruz herşeyi...

Yürüyor, yürüyor, yürüyoruz artık kirlenmiş elbiselerimizle. Sonra öyleleriyle karşılaşıveriyoruz ki; bembeyaz kıyafetleriyle kesiveriyorlar önümüzü; kimisi simsiyah saçlarıyla, kimisi de katettikleri yolun uzunluğunun nişanesi, elbiseleriyle aynı renk saçları ve alınlarında taşıdıkları derin yol haritalarıyla selamlıyorlar bizi. Hem seviniyor, hem üzülüyoruz. Yolumuzu aydınlatıyor aklıkları, parlak yüzleri. Bu boğucu labirentte nefes oluyor her biri ruhumuza, bir ideal oluyor her biri hülyamıza.. Gıpta ediyor, iç çekiyoruz; “Acaba ben de bunlar gibi yapabilir miyim” diye. Çabalarsam.. bu şevkle aşıyoruz yolları, arıyoruz kapıyı bir süre. Aklımızda ve hayalimizde o melek yüzler, bütün çamur deryasına rağmen bembeyaz kalabilenler.

Ama bazen... Bazen bir dönemeci dönünce donakalıyoruz çamurdakini görünce. Binde bir bile olsa bizi bir çukurdan çıkaran ak erlerimizden birini görüveriyoruz en derin çamurda.. Bitiyor sanki o an dünya. Bir sürçme... Şekil değiştiriyor bu derin çamur; para oluyor, mal oluyor, heves oluyor, güzel bir göz oluyor ve yutuveriyor nicelerini. Kararıyor her yer... “Sen de mi?” diyoruz asla çamura layık görmediğimiz kişiye. Cılız ve bitkin bir sesle, “Sen de mi?”

Korkuyor, ürperiyoruz. O an gri olan kendimizi düşünüyoruz. “Ya bir gün ben de dalarsam çıkmamacasına bu deryaya. Kaçtığımı sanmama rağmen habire sürtündüğüm bu derin çamurlara... İçinde debelenirken yolculuğu, aradığım kapıyı unutursam... ve... ve...”

Duruyor beynimiz, düşünemiyoruz gerisini. Ancak böyle zamanlarda idrak ediyoruz yolculuğun çetinliğini.

İşte öyle anlarda yapayalnız kaldığımızı hissediyoruz kendimizle... Ama asla güvenemeyeceğimiz nefsimizle...

Belki sorgulamaya başlıyoruz nankörce, cahilce... Haddimiz olmadan, belki dile de getirmeden geçiriveriyoruz aklımızdan “niye” diye. Titriyoruz korkusundan sürçmenin, titriyoruz korkusundan düşmenin ve çığlığını duyuyoruz ruhumuzun derinlerden gelen, yalnızlıktan... Titreyiveriyoruz bu belirsiz yolculuktan...

Ve yine yürüyor, yürüyor, yürüyoruz... Nice yürüyenler görüyoruz adeta haritasını çizmelerine rağmen labirentin bir kapısı olmadığını iddia eden. “Olsaydı biz mutlaka görürdük, bulurduk” diyen. Ve nice yürüyenler görüyoruz birkaç adımda o kapıyı buluveren..

“Çok garip, nasıl olur” diye sorarken daha, cevabı buluveriyoruz..

O an anlıyoruz kapının bir yerde olmadığını, o an anlıyoruz yürümekle kapıya ulaşılamayacağını, o an anlıyoruz kapının her yerde olduğunu ve kapıya nasıl ulaşılacağını..

İstemek, sadece istemek gerekiyor yavan olmayan bir duyguyla. Duygu enerjisi yüksek bir isteyişle... Ta kalpten, onun derinliklerinden gelen bir aşkla. Sonra yumup gözlerimizi yoğunlaşarak bu istekle.... Ve çok değil, birkaç saf gözyaşı koyarak bu kudsi isteğin noktalarına...

O an her zaman yanımızda olduğunu göreceğiz o kapının... Bir anda açılıverecek gerçekten istemeyi başardığımızda... Hiç beklemediğimiz, hiç hesap etmediğimiz bir anda...

Sonrası mı? Değiştiğini göreceğiz labirentin, dümdüz bir yola... Belki benzeri bir şekilde O’nunkinin; Haram’dan Aksa’ya...

Nereden mi biliyorum, nasıl mı yazıyorum?

Ne yazık, ben, sığ duygularımla o kapıyı hiç açamadım ki. Bütün bunlar yolla ilgili dinlediğim, gerçek bir hikayeydi...