Mayıs 1986 · s. 125 · 8 dakikalık okuma
Bir Devletin Doğuşundan Dersler

Derleyen: Fikri Cendel
Devletlerin ortaya çıkması, gelişme ve terakkisinde iki unsur görünür: Kahramanlar ve millet. Devletlerin tarihini “kim yazar?” sorusuna, bu iki unsurla cevap verilir. Her millet idare mekanizmasının başına ya güçlü ya da ehemmiyetsiz adamları geçirir. Bunlardan birinin işbaşına gelmesi, milletin manevi haline ve seviyesine bağlıdır. Kahramanlar milletin kaymağıdır. Süt, kalitesine göre kaymak bağladığı gibi, milletin her ferdinin çalışkanlık, fedakârlık, inanç ve karakteri kendi kahramanlarında temsil olunmaktadır.
Devletin terakkisi ve saadeti, şeref ve haysiyeti, milletin isteğine bağlıdır, Kuzey’de 1800’lerde Suomi (Finlandiya) denilen ülkede canlanma hareketi başlar. Suomi, “bataklık arazi” manasına gelir. İşte “bataklığın”, “Beyaz Zambaklar ülkesi” “ Ak Zambaklar ülkesi” oluşunun hikayesidir bu. Suomi iç işlerinde serbest, dış işlerinde Rusya’ya bağlı hale gelince, bir avuç Finli aydın, yeni aydınlanma hareketine başlar. önceleri çalışanlar azdır. Fakat azimle, yılmadan çalışan bu grubun başına, çalışmalarından bizim de ders alabileceğimiz, Snelman geçer. Bu hareketi yürüten sadece Snelman değildir. Her sınıftan bir kahraman milletini temsil etmektedir; din adamı Luca Mc. Donald, tatlı kralı Yarvinen, karakter temsilcisi Karokep ve köy hekimi gibi...
Snelman ve birkaç öğretmen, papaz, avukat, memur kitlelerin eğitimi, şuurlanması için seferberlik fikrini yaymaya başladılar.
Snelman: “Aydın olmak, modaya göre elbise, şapka ve kolalı gömlek giymek değildir. Aydın zümre, milletin beyni gibidir. Millet sizi, iyi bir öğrenim gördükten sonra, bir maaşa konasınız; akşamları kahvelerde iskambil kâğıdı veya tavla masasının başına geçip eğlenesiniz diye okutmamıştır. Sizler, milli zekâyı geliştirmek, milli iradeyi kuvvetlendirmek milli vicdanı uyandırmak mecburiyetindesiniz, Milletin cahilliği, kabalığı, vahşiliği, vahşice sarhoşluğu, hastalık ve fakirliği siz aydınların suçudur.”
Snelman, kışın kayakla, ilkbahar ve yazın ise, kayıkla bazan da yayan olarak Suomi’ yi baştan başa dolaşırdı. Her yerde konferans verir, sohbet yapar; nerede ateşin zekâlı insanlar varsa onları bulur, kitap verir, adreslerini alır, mektuplaşırdı. Karanlık köşelerde canlı lambalar yakardı, onlara ateş yağı dökerdi. Sohbetlerde şöyle derdi:
“Bütün ülkeyi sulamak için; bir kaç dere yetmez. En ücra kulübeler bile, göl, pınar veya dere gibi su kaynaklarına muhtaçdır. Milletin ruh susuzluğu da buna benzer. Aydınların dağınık kuvvetlerini hep bir araya toplayarak, büyük bir eğitim gücü meydana getirmeliyiz”
Snelman, yaz tatillerinde çevre öğretmenleri ile, iki-üç haftalık kurslar tertib eder ve onlara şöyle seslenirdi:
“Sevgili arkadaşlar! Vazifenizin, ne kadar ağır olduğunu bilirim. Çok uzak köşelerde ne kadar güçlükle çalıştığınızı ve gayretlerinizin millet tarafından takdir edilmediğini de biliyorum. Maddi sıkıntılarınızı da anlıyorum. Ama ne yapalım? Unutmayınız! Milleti uyandırmak için tuttuğumuz büyük vazifenin başındayız. Biz, yeni maarif ordusunun öncüleriyiz. Milletin cehaleti ile savaşırken, bütün ağır yükleri sırtımızda taşımaya mecburuz, Burada, ilk zamanlarda beklediğimiz sevgi ve takdiri görmeyebiliriz, birçok kayıp verebiliriz. Sizi millet için ölmeye çağırıyorum. Herkesi değil, ölmeye hazır ve ehil olanları çağırıyorum.”
Snelman’ ın sözleri yeni öğretmenlerin kalbini kazanıyor. Onlar da yardımcı oluyorlardı. Ancak Snelman, sevgili Suomi’ sinin uyandırılmasını, kalkınmasını yalnızca öğretmenlerden bekleyemezdi. Nerede memur, doktor, tüccar toplantısı duysa, oraya koşar ve:
“Milleti unutmayınız! Siz hepiniz, milletin arasından yetiştiniz. Şimdi ne yapıyorsunuz? Aydın olmayan kardeşlerinizden kaçıyor musunuz? Milleti uyandırmak ve kültürümüz yönünden yükseltmek için neler yapıyorsunuz?” diye sorardı.
Snelman, din adamlarına da:
“Ölü skolastiğin kalın tabakalarını üzerinizden atınız; Millete açık, canlı bir din anlayışı veriniz. Size halkın ruhça hasta olduğunu söylüyorum, dehşetli hastadır. Din, insanın kâinatla, milletle, kırdaki herbir otla alakasını canlı canlı farkettirecek bir duygudur. Bu duygu yok olursa; ne devlet, ne toplum, ne de insan kalabilir. Kitlelerin dinsizliği, halkın en tehlikeli hastalığıd1. Milleti kurtarınız! Ölü vaazlar değil, gönüllere Yaratıcı’nın canlı duygusunu veriniz!” derdi.
Snelman, memurlardan şöyle bir istekte bulunur:
“Siz memurlar, milleti eğitme içinde ilkokul öğretmenlerinden ve din adamlarından aşağı kalmazsınız. Kanunsuzluğun, başlıca öğreticileri kimlerdir bilir misiniz? Kanunu temsil eden memurlardır. Millete, kanunlara saygısızlık öğretirler. İşte bunun için, sizden rica ediyorum vatandaşta kanun duygusu ve iç adalet duygusu uyandıralım!”
Snelman, ordu mensuplarına da şöyle seslenirdi:
“Ordu, milletin en büyük en fazla mesuliyete sahip ve en asil okulu olabilir. Sokakta, bir dükkanda veya bir kahvehanede subaylara rastlayınca; hürmetle selamlayıp: “Aziz kardeşlerim! Sizler hep, benim ve bizim kurtuluşumuz için bu ağır işi üstünüze almış bulunuyorsunuz. Allah yardımcınız olsun diyeceğim gelir.”
Bu ruh ve azimle büyük bir okul olan kışlada subay ve erlere şöyle derdi:
“Geldiğiniz yerlerdeki insanlar, insanca hayatın nasıl olduğunu ne görmüşler, ne işitmişler, ne de okumuşlardır. Sizler bir nevi köstebek yuvalarından geldiniz. Sizler oralara yeni hayatın müjdecileri olarak gidiniz. Issız bucaklarınızın uyuyan zekasını uyandırmaya gidiniz. Her yerde bir ordu kurunuz. Bu ordu, barış, huzur, medeniyet, kültür işleri ordusu olsun. Yurt için ölmek kahramanlık olduğu gibi, yurt için yaşamak da kahramanlıktır.”
Snelman, yabancı kültürün millet üzerindeki menfi tesirini uzun uzadıya anlatmaktadır. İngiliz, Alman veya Fransız şekilciliğinin, gençleri hangi kerteye düşürdüğünü dile getirmektedir. Sporun, yeni gençliğin yetişmesinde, milletin sağlığı üzerinde ne kadar müsbet tesiri olduğunu da her zaman ifade etmektedir. Ancak bununla beraber salgın halinde yazılan oyunlara belli ölçüde karşı çıkmıştır.
Snelman ile dostları, Suomi’ yi uyandırmak için, bütün ümitlerini gençliğin akıllıca eğitimine bağlamışlardı. Gençlik, onun en sevdiği aynı zamanda kendisince en hassas bir mevzu idi.
Bazen gençleri azarlar, ama yaşlılar arasında onları daima müdafaa ederdi.
“Kabahat gençlerde değil! Kendinizi suçlayın. Gençleriniz, nasıl eğitirseniz öyle yetişiyor. Gençlere verdiğiniz terbiye nedir? Analar, çamaşır ve bulaşık yıkamak, temizlik yapmak, yemek pişirmekle uğraştıkları kadar babalar da, memurluk, ticaret, dükkan işi veya daha sonra kahvehanede oyunla geçirdikleri zaman kadar çocuklarıyla ilgileniyorlar mı?
Çocuklara şöyle derler: “Yalan söyleme, kimseyi aldatma! Günahtır”.
Oysa kendileri yalan söyleyip, aldatırlar. Birbirlerini ve çocuklarını aldatırlar.
Çocuklardan sevgi, saygı itaat beklemeyin. Bunu korkutmakla azarlamakla, cezalandırmakla elde edebileceğinizi sanmayın. Kendiniz çocukların yanında öyle davranın ki, onlar sizin haysiyetinizi değerlendirip sevsin ve saysın.
Bazı ana-babalar, çocuklarını sadece daha iyi mevkilere yerleştirmeğe çalışırlar. Çocukları için hep servet ve refah teminine uğraşırlar. Bu suretle analık- babalık vazifelerini en iyi yaptıklarına inanırlar. Lev Tolstoy bunun yanlışlığı hakkında şunu söyler:
“Hayattaki düzensizliklerin en büyük sebeblerinden biri şudur: Herkes, hayatında sadece refahı düşünür; fakat kimse hayatı kurmak, düzeltmek ve yükseltmeye çalışmak ihtiyacını duymaz. Herkes hayattan birşeyler almak ister, ona birşey vermek istemez. Birçok kimseler hayata egoist, yağmacı, istismarcı, parazit olarak atılırlar. Hayatın hikmetini bu parazitlikte ararlar, Böyle bir hayat felsefesi, uzun yıllar içinde aile çevresinde çocuklara aşılanır.’’
“Eğitim sadece sizin şahsi bir aile meseleniz değildir. Bu şiddetli toplum ve devlet problemidir.”
“İstediğiniz kadar Anayasa ve seçim hakları veriniz. İstediğiniz kadar liberal kanunlara veya kollektivist güçlere inanınız. Şayet çocuklarınız hayata hep kılı kırk yaran, başıboş şeylerle uğraşan kimsecikler olarak atılırlarsa, parlamentonuz da olsa, her türlü haklarınız da olsa, hayatınız yine daracık, köhnemiş ve berbattır. Bizim yeni vatanımız, sizden böyle şeyler beklemiyor. Şahsi hayatınızı ve milletin hayatını buna göre düzenleyiniz.”
Snelman ve arkadaşlarının yüzlerce kasaba ve köyde yaptıkları buna benzer konuşma ve sohbetleri dinleyen ana- babalar çocukların ve gençlerin daha iyi eğitilmesi işini düşünmeye başladılar.
Genç Fin aydınlarından bir grub Snelman’ ın etrafında toplanmıştı. Bu gruba yavaş yavaş, fakat mütemadiyen yeni kültür işçileri katılıyordu. Snelman’ ın grubuna, Helsingfors üniversitesinin genç öğretim üyeleri, en ücra köylerdeki din adamları, aydın tüccarlarla sanayiciler, birçok hekim, memur ve avukatlar da katılmıştı. Her köşede canlı bir fikir fıskiyesi tek tek yerleşmişti. Fakat, bu fikir uğrunda çalışanlardan hiçbiri, bunu şöhret vesilesi yapmıyordu. Bunların çalışmaları, diğer maarif ve kültür derneklerinde olduğu gibi, sadece kağıt üzerinde kalmıyordu. Burada herkes çalışıyordu. Başlangıçta iki üç haftada bir, daha sonra her hafta, edebiyat konuşmaları, din ve vicdan meseleleri, sağlık koruma, iktisad üzerine halk sohbetleri düzenliyorlardı. İşinin ehli olan konferansçıları seçip her yana gönderiyorlardı. Bu sayede gezgin bir “Milli üniversite” ortaya çıktı. Uyanan her sınıftan insanların, milli üniversiteye katılmasıyla, çeşitli yerlerde kütüphaneler, okuma odaları, evler ve makul eğlence yerleri vakfedildi.
Snelman’ un bu konferanslarıyla uyanıp kendine gelen, sistemli çalışıp ülkenin “Tatlı Kralı” olan köylü Yarvinen aydınlara şöyle sesleniyordu:
“—Aydın olmak, sizin meziyetiniz değildir. Bu size iktidar, şeref, müreffeh yaşayış için hak vermez. Siz halkın ışık kaynağısınız; mum yakılınca kapalı tutulmaz, çevredeki herşeyi aydınlatması için yükseğe, şamdana konur.”
Yarvinen, milli üniversitenin profesörlerine de:
“—Baylar, siz hudutsuz büyüklükteki bir davayı neticelendiriyorsunuz. Hayatın hikmetini sokaktaki millete açıklıyorsunuz. Ama bilmiş olunuz ki, yüksek okullarınızdan hayatın hikmetini öğrenmeden çıkan adamlar var. Bunlar aydın değil, aydın taklitçisidir. Öğrencileriniz şunu bilmelidirler: Yüksek okullarda bilgi, diplomadan üstündür. Onlar yeryüzünü ahlakça, zekaca aydınlatan merkez istasyonlarıdır.
“—Kıymetli öğretmenler, hekimler, mühendisler, din adamları, avukatlar, genç Suomi’ nin oğulları, entelijansiyamızın çiçekleri; siz herhalde milletinizin arasında birer Robinson olmak istemezsiniz?”
Birçok aydın her akşam oturup iskambil oynamaktan, bira içmekten utanır oldular. Bunlar tekrar kitaplara döndüler. Milleti aydınlatmak için kendileri aydınlanmak ihtiyacını duydular. Her tarafta, usta hatibler ve konferansçılar ortaya çıkmaya başladı. Herkes yeni işinden ötürü sevinçliydi. İnsanlar adeta rüyadan uyanır gibiydi.
Snelman’ ın bu gayretli genç kadrosuna bir köy hekimi de katılıyor. Vazifeye başladığı ilk günden itibaren, gayelerini, çalışmalarını, gördüklerini, emellerini “Bir Köy Hekiminin Hatıraları” isimli kitabında topluyor.
Genç yazar-doktor meslektaşlarına şöyle sesleniyor:
“—Devlet büyük bir aile ise, millet kitlesi de sizin küçük kardeşinizdir. Onların hayatındaki korkulu şeyler, milletin yüksek sınıfının yüz karasıdır, suçudur. Şunu unutmayın; millet uzun süre sabredebilir, ama her sabrın bir sonu vardır. Millet de azabilir, yabanileşebilir. İşin, o raddeye gelmesini beklemeyiniz!”
İbret verici tarihi olay da genç doktorun cenazesinde meydana gelmiş. Cenaze mezara indirileceği sırada, köy delikanlılarından biri öne geçip demiş ki:
“—Biz köy kırlarından, köy ormanlarından gelmiş bulunuyoruz. Senin mezarının başına basbayağı çiçeklerle gelmedik, olduğumuz gibi geldik. Çünkü, köylerimiz senin son yolculuğuna Suomi’ mizde yetiştirdiğin kendi bahçenden canlı çiçekler olarak bizleri gönderdi. Milletin büyük bahçıvanı mezarında rahat uyu! Biz senin soylu, akıllıca eserini yüceltiyoruz. Sen gerçek bir “milli hekim”din, yüzbinlerce köylüyü sağlığa kavuşturdun.
Milli üniversitenin gayretleriyle, ehemmiyetli bir sınıf olan din adamlarından da uyananlar oldu. Bunlardan Luca Macdonald diyordu ki:
“—İnsanlarda din, inanç duygusu uyandırınız. Yeme içme, nefes alma, insanlarla temasta bulunma ihtiyaçları gibi, onlarda din ihtiyacı uyandırınız, dindarlığı uyandırınız.
Hayat yapıcılığına ne zaman başlıyoruz? Hayata borcunuzu ne zaman ödeyeceksiniz?
“—Ömrünün son yıllarında Snelman dostlarına tebessümle şöyle diyor:
“—Ülkemin şimdiki haliyle, çocukluğum zamanındaki halini düşünürken şöyle bir tablo tasavvur ediyorum.
Büyük bir harab ev var. Bütün pencereleri örtülü, dıştan ev ıssız görünür. İçerisi ise, karanlık, boğucu, rutubetli ve sıkıntılı büyük bir mezara benziyor. Fakat, işte bir kısım gençler, cesur ve ümitli olarak geliyor. Bu akıllı ve neşeli gençler perdeleri kaldırıyorlar, camları açıyorlar. Evin içine güneş ışığı, temiz hava ve çiçek kokuları giriyor. Evin içinde herşey canlanıyor. Bina dışarıdan da tamir görüyor, gençleşiyor. Yabancı kimseler de artık tılsımlı köşk gibi kaçmıyor, büyük bir memnunlukla ona yaklaşıyorlar, hayranlıkla seyrediyorlar.
İşte böyle değişiklik, her bir devlette, her bir vilayette, en yüzüstü bırakılmış köşede de yapılabilir. Bunun için, canlı fikirli, uyanık ruhlu ve medeniyet uğrunda bıkmayan usanmayan insanlara ihtiyaç vardır.