Kasım 1990 · s. 448 · 5 dakikalık okuma
Bilimin Gücü ve Sınırları

Günümüzde bilime dünyanın hemen bütün toplumlarında büyük bir saygı ve güven duyurmaktadır. Herhangi bir çalışma programının veya düşünce sisteminin “bilimi” sıfatıyla nitelenmesi, ona eşsiz bir itibar sağlamakta; bilimle teyid olunmak, en büyük meziyet olarak kabul edilmektedir.
İnsanların bilime bu derece güvenip, saygı duymaları büyük ölçüde bilimsel buluşların endüstriyel pratikteki uygulamasıyla elde edilen teknolojik ürünlerin sağlamış oldukları faydalarından kaynaklanmaktadır. Bilimsel verilerin uygulama alanına aktarılışı bütün müesseseleri geliştirenler için karlı olduğu gibi; yaşamayı kolaylaştırıp, rahatlığı arttırdığı için bütün toplumca da haraketle tasvip olundu. Ulaşımı ve haberleşmeyi hızlandırıp, hayatın zorluklarına çözümler bulan bilim, kısa zamanda insanlığın baş tacı halinde geldi ve “bilimsel” terimi, hemen bütün toplumlarda “tek ve mutlak geçerli” mânâsında idrak olunmaya başlandı. Ta ki bilim ve teknolojinin ”menü” sonuçları olarak çevre kirliliği ve arkasında da tahribi ile; biyolojik, kimyevi ve nükleer silah üretim seviyesi topyekün insan türünün varlığını tehdit eder boyutlara ulaşana kadar... Bu defa da Paul Feyevaband ve benzerlerinin“antibilimci” felsefelerinin bilim muhalifi taraftarları seslerini yükseltmeye başladı. Fakat insanların büyük çoğunluğu hâlâ ‘‘bilimciler” safındadır.
Aslında çevre tahribi ve insan soyunun tamamını imha edebilecek silahların üretimi, bilimin ve teknolojinin “yanlış’ kullanılmasının tabii bir neticesiydi ve bunun suçu kesinlikle bilime yüklenmemeliydi. Problemin çözümü için yapılması gereken şey de bilimi doğru kullanmayı öğrenmekten ibarettir. Bunun için de her şeyden önce bilimin, özellikle bilimsel metod olarak adlandırılan şeyin ne olup ne olmadığı ortaya konmalıdır.
Acaba bilimsel teori ve kanunlar; kesin, mutlak, bundan böyle hiç değişmeden ilelebet kalacak statik ve sabit yapılar mıdır? Veya bu teori ve kanunlar, hiçbir yetersizlik ve tutarsızlığa düşmeden her türlü vâkıaları sürekli açıklayabilecek güç ve kapasiteye sahip sistemler midir?
Gerçekte her teori, gözlenmiş belirli birtakım vâkıalar arası münasebeti izah gâyesiyle ortaya konan bir düşünme şekli ve düşünce yolu bütünüdür. Bu sebeple hiçbir teorinin alanı ihtiva ettiği yeni gözlem ve deney sonuçları ile zamanla ne kadar genişlerse genişlesin, sınırlı kalmaktan kurtulamaz. Kaldı ki, teorileri olgulara bağlayan fonksiyonel tanımlamaların sınırlılığı sebebiyle her bir teori, ancak tanımlı olduğu belir bir alana uygulanabilir.
Bilimin gelişme şekli ile ilgili pek çok görüş vardır. Bunlardan en çok taraftar bulan ikisi, ilk bakışta birbirine zıt gibi görünseler de, aslında aynı gerçeğin iki farklı cephesini tasvir ettikleri için, birbirlerini tamamlamaktadırlar. Bu görüşlerden ilkine göre, bilim yavaş fakat sürekli ilerleyen bir bilgi üretme ve çoğaltma sürecidir. İkinci görüşe göre ise, bilimde gelişme, teorik düzeyde yer alan köklü düşünme değişikliklerinin bir sonucudur. Her ikisinde de gerçek payı vardır. Bilimin gelişi, karmaşık bir olaydır. Bir cephesinde gelişimin tekâmül, diğer cephesinde inkilâp niteliği taşıdığını görmekteyiz. Gerçekten, bilimin gelişimi, bilgilerimiz yönünden sürekli bir birikim, tesbit edilmiş olguları yorumlama ve açıklama yönünden ise ancak zaman zaman patlak veren köklü düşünce değişimleri biçiminde görülmektedir. Bilim tarihinde bu hususu destekleyen pekçok örnek bulunabilir. Geçmişte gözlem ve deney yoluyla tesbit edilmiş pekçok gerçek, meselâ gezegenlerin hareketleri, gazların özellikleri, sarkaç salınımı, gelgit olayı, cisimlerin serbest düşmesi ve benzerleri, giderek artan bilgilerimizin bir bölümün olarak bugün de geçerliliklerini sürdürmektedir. Bunları bir yana itme, geçersiz sayma yoluna gidemeyiz. Bu gerçekler, geçmişde keşfedilmemiş olunsalardı, bugün bulunacaklardı. Oysa ayni devamlılığı, vâkıaları açıklama amacıyla ileri sürülen teori veya teorik nitelikli hipotezlerde bulamamaktayız. Bilim tarihinde ayni vâkıa grubu açıklamak amacıyla değişik aralıklarla, çoğu defa birbiriyle bağdaşmaz teorilerin ortaya atıldığını görüyoruz. Mesela gökcisimlerinin gözleme konu hareketlerinin açıklanması amacıyla Eudoxos’dan, Newton’a kadar geçen 2000 yıllık sürede, birbirinden farklı birçok teoriler ortaya atılmış; bu teoriler vaki buluşlar gibi bir bilgi birikimi sağlamak şöyle dursun, her biri bir öncekini yıkma hiç değilse değiştirme gayesine yönelmiştir.
Her teori, kâinata belli bir bakış açısını ifade eder; fakat başka muhtemel bakış açılarının mevcudiyet imkanını ortadan kaldırmaz. Herhangi bir teorinin ortaya atılmasında veya benimsenmesinde olgular, uyma ve olguları açıklama gücü kadar, şahsi temayüller de rol oynamaktadır. Bu nedenledir ki, ayni alanda rakip teorilerin ortaya çıktığını ve uzun süre tutunabilen teorilerin bile birtakım şartların oluşmasıyla geçerliliklerini, bazen beklenmedik bir biçimde kaybettiklerini görmekteyiz.
Çoğu kez ilk kuruluşlarında üniversal nitelikte sanılan teorilerin bile, gözlem ve deney alanlarının genişlemesine paralel olarak zamanla yetersizlikleri ortaya çıkmıştır. Bunun en iyi bilinen örneğini Newton’un adıyla anılan gravitasyonel çekim kanunu vermiştir. Yüzyılımıza gelinceye kadar bu teorinin geçerliliği, mutlak ve sınırsız kabul edilmiştir. Ne var ki, bazı yeni gözlemler, mesela Merkür gezegeninin hareketindeki sapma, özellikle yörüngesinin güneşe en yakın noktadaki gerilemesi, teorinin mutlak ve sınırsız geçerlikte olmadığını ortaya koymuştur. Benzer şekilde kimya dalinda uzun süre, “birleşme değeri”, mutlak ve sınırsız geçerlikte olduğu sanılan “elektron bağı” kavramı ile açıklanmakta iken, benzer halkası ile ilgili ortaya çıkan birtakım zorluklar karşısında “elektron bağı” kavramının uygulanma imkanı bulunamamıştır. Bu örnekleri daha fazla çoğaltmak mümkünse de amacımız sadece, baştan görülmese de her teorinin ergeç açıklama veya tahmin gücünü aşan bazı yeni gözlemlerle karşı karşıya kalacağını ifade etmek olduğu için, bunlarla yetineceğiz.
Teorilerin sınırlılığını gösteren bu gerçek, aslında bilimde yeni ilerleme ve gelişmelerin de itici gücünü teşkil etmektedir. Bilim tarihi, yeni ve daha güçlü bir teorinin ortaya çıkması için, daha önceki bir teorinin bazı gözlem verilen karşısında, yetersiz kalması gerektiğini gösteren örneklerle doludur. Nitekim bizim bu iki örneğimizden ilkinde, Newton çekim teorisinin yetersizliği, alanı daha geniş bir teoriye, Einstein’in genel rölativite teorisine zemin hazırlamıştır. İkinci örnekteki elektron bağ” kavramının benzen halkasına uygulanamaması hadisesi de “kuantum rezonans denilen daha güçlü bir kavramın keşfine imkan sağlamıştır. Her iki halde de, yeni teoriler, eski teorilerin alanlarına giren vâkıalarla birlikte, alanları dışında kalan vâkıaları da açıklama gücü göstermiştir.
Görüldüğü gibi bilimin gelişimi ve tek başına birtakım teorik görüş değişikliklerinden, ne de yalnızca birbirine eklenen sürekli bir buluğlar zincirinden ibarettir. İki buluş birbirini tamamlayıcı niteliktedir. Yeni buluşlar, yeni teorilere yol açtığı gibi; yeni teoriler de, yeni gözlem deneylere kapı açmakta, dolayısıyla yeni buluşların şartlarını hazırlamaktadır.
Keşfedilen buluşlarla, açıklamalar arasındaki bu karşılıklı etkileşim, gelişmenin gerçek gücünü temin eden mekanizmadır. Bu itici güçten kaynaklanan ilmi gelişmenin iki dönemli bir süreç olduğunu söyleyebiliriz: Dönemlerden biri “teorik düzeyde açılmadan” diğeri bu açılmanın vâkıa bazında pekiştirilmesinden ibarettir. Fakat her pekiştirme, er-geç, yeni bir açılmanın gereklerini oluşturmakla neticelenir.
Ele alınan örnekler ”açıklama merhalesinde” en yüksek seviyeye ulaştığı her türlü soyutlamaya elverişli kemmi (sayı ile alakalı) disiplinlere aittir. Henüz tasvir, hatta kuruluş safhasında bulunan veya matematik diliyle özlü olarak ifadesi mümkün vâkıaları konu alan psikoloji, sosyoloji, hukuk, ekonomi gibi bilim dalları ise hâlen fizik bilimler seviyesine ulaşmaktan çok uzaktırlar.
Bilimi yeni ve orijinal dünya görüşleri ile düşünce sistemleri oluşturmak yahut da mevcutları test amacıyla kullanırken; ondan, “gücünün yeteceğinden fazlası’’ istenmemeli ve beklenmemelidir.