Haziran 1998 · s. 200 · 13 dakikalık okuma
Bilim "İzm"lere Oyuncak Olursa
Ö. Faruk Noyan · Yrd. Doç. Dr · Bilim Felsefesi

British Museum’un tabiat tarihi bölümü, South Kensington’a (Londra) yerleşiminin yüzüncü yıldönümünü 1981’de kutluyordu. Bu tip kuruluşlarda skandallara çok seyrek rastlanır. Fakat o yılki kutlamalar epistemolojik, ideolojik ve politik tartışmalarla geçiyordu. Bunun sebebini anlamak için 20 Kasım 1980’e gitmek gerekir.
Ogün İngiliz Nature dergisinde, Reading Üniversitesi’nin zooloji ve jeoloji bölümünden L.B. Halstead imzasıyla ‘Hataların müzesi” başlıklı bir mektup yayınlanmıştı. Halstead’a göre British Museum gerçek bir yetkiyi kötüye kullanma suçu işliyordu. Dinozorlar ve insan fosilleriyle ilgili iki sergide, kladizm olarak bilinen bir sınıflama yöntemi kullanılarak abartılı bir tanıtım yapılmıştı. Halstead’a göre, “bu yaklaşım Marx ve Engelse ait bazı şemaları teyit etme gayreti içindeydi ve British Museum’un bu hatasıyla marksist düşünce Büyük Britanya’nın eğitim sistemine sızmış olacaktı. Ayrıca kladizme başvurmak yaratılışçıların, yani İncil metinlerine inanan Hıristiyanların da amaçlarına hizmet edecekti. Sonuçta, British Museum sert bir azarı hakkediyordu”.
Olay kamuoyuna aksetti ve izleyen haftalarda, birçok bilim adamı düşüncesini açıkladı. Kimine göre, Halstead’ın suçlamalarının temeli vardı; kimine göreyse, kladizmi ideolojik bir savaş makinesi gibi görmek gülünçtü. Fosiller, taksonomi, Marksizm ve darwinizm üzerine polemikler yapıldı. Evrim teorisinin gerçekten bilimsel olup olmadığı iğneden ipliğe sorgulandı. Nature dergisi şaşırtıcı ve cesur bir başlıkla çıktı: “Darwin, South Kensington’da öldü”. Bu skandalın cereyan ediş tarzını anlamak için L.B. Halstead’ın (yarı bilimsel, yarı ideolojik) argümanlarını yakından inceleyelim.
NAZİK BİR KONU: KLADİZM VE KESİKLİ EVRİM
Kladizm, klasik anlamda evrimci bir sınıflama metodudur. İlkel karakterler ile gelişmiş karakterler arasındaki ayırıma dayanan bu metot, çeşitli türler arasında akrabalık ilişkileri varsayan şemalar kurar (şekil 1). Mesela, kertenkele ile Avrasya keçisinin ortak karakterlere sahip oldukları kabul edildiği için (Evet! Sadece böyle bir yorumdan yola çıkılarak), aralarında, sözgelimi sazan balığına göre daha yakın akrabalık bağları soy zinciri (filogenez) şeklinde ifade edilecek olursa: kertenkele ve Avrasya keçisinin ortak bir atası vardır ancak, bu ata, üçünün ortak atasına göre daha yakın zamana aittir. İlk bakışta sadece teknik bir problem gibi gözükse de (evrimci yanı zaten açık), kladistik yaklaşımın marksizm ile ilgisi neydi acaba?
Her şeyden önce, Halstead bu görüşü ileri sürerken British Museum’un fasiküllerine atıfta bulunuyordu. Bu fasiküllerde yer alan bir cümle çok önemliydi:“İncelenen türlerden hiçbirinin diğer hiçbir türün atası olmadığını kabul ediyoruz.” Ardarda türler arasında doğrudan soy bağı kurulmasını reddeden bu yaklaşım, Halstead’a göre ilk cinayetti. Çünkü bu, organizmaların zaman içerisinde tedrict bir evrim geçirdiğini inkar etme anlamına geliyor, böylece sadece bilimsel açıdan kabul edilebilirliğini yitirmekle kalmıyor, ideolojik bakımdan da tehlike arzediyordu. Kladizm ise, kesikli bir evrim görüşü getiriyordu. Fakat bu bile, Darwin’in ve diğer bazı ünlü teorisyenlerin (mesela Ernst Mayr gibi) öğretilerine uygun düşmüyordu.
Halstead, insanlık tarihinin iki şekilde ele alınabileceğini düşünüyordu. Ya, “tedricilik” ilkesine dayanan şemalara göre (burada değişiklikler yavaş olup, ani değildi), ya da, “devrimci” bir perspektife göre (burada hızlı değişiklikler, “sıçramalar” ve süreksizlikler vardı). Halstead bu ikinci değerlendirmenin marksizmin tarzı olduğunu söylüyordu. Engels ve Stalin bunu ortaya koymuşlardı: “Nitel değişikliklerin tedricen değil, hızlı ve ani bir şekilde, bir halden diğerine sıçramalar şeklinde olduğu bir gelişimi kabul etmek esastır”. Halstead’ın ne demek istediği açıktı: Eğer hayat bilimleri, evrim şeklinde sıçramaların olduğunu kabul ederse, marksist teori bundan güç alacaktır. Ve objektif bir bilim öğrendiklerini zanneden zavallı İngilizler aslında zehirli bir bilgi yutmuş olacaklardır. British Museum’un sorumluları yanılgı içindedirler.
Bu çağrı herkesi ikna etmedi. Harry Rothman, süreksizliklere inananların sadece marksistler olmadığın belirtti ve şunu sordu: “Bundan böyle, ani değişikliklere başvuran bütün bilimsel teori ve izahları reddetmek mi gerekecek?”. Bu anlayışla mesela, “big bang” teorisinden vazgeçilmesi de istenebilirdi. Bu gerçekten gerekli miydi?
Diğer yandan, kladizmin zımnen “kesimi” bir evrim yorumu içerdiği doğru muydu? Birçok biyolog bunu reddediyordu. Kladizm sistematikle (taksonomi) ilgileniyor, evrimin ritm ve hızına dair bir şey söylemiyordu. British Museum’dan paleontolog Colin Pattersona göre, Halstead problemleri birbirine karıştırıyordu: ‘türleri sınıflandırmak ayrı bir şeydir, bu türlerin nasıl evrimleştiğine izah getirmek ayrı bir şeydir”. Ayrıca, sıçramalı bir evrime sadece kladizm yanlıları taraftar değildi. 19. yüzyılda transformizmin ateşli savunucularından T.H. Huxley, belli bir süreksizliğin taraftarıydı ve Darwin’in, tabiat sıçrama yapmaz” şeklindeki bir ön-kabulü doğru bulmasını üzüntüyle karşılıyordu.
Sonuçta, kladizmin bütün bunlarla hiçbir ilgisi yoktu ve kladizmle ilgili sorunların, evrimin sürekli veya kesikli karakteriyle ilgili sorunlardan ayrıştırılması gerekiyordu.
SINIFLANDIRILMASI ZOR FOSİLLER
Kladistler, “bu tür,
şu türlerin doğrudan atasıdır” şeklinde bir ifade kullanmaktan kaçınırken şunu
söylüyorlar: “Bir türün ata fosilini belirlemek pratikte imkânsızdır, çünkü ata,
sadece oğul-türe özgü sonradan türemiş karakterlere sahip değildir. Pratikte, bu
veya şu türün soy ağacındaki tam yerini belirlemek zor, hatta imkânsızdır”.
Böylece kladistler evrim tablosunu komplike hale getiriyorlar, her şeyiyle tamam
ve iyi düzenlenmiş bir “ağaç” düşünmek yerine, filogenetik sınıflandırmada
kendini hissettiren belirsizlikleri görüyorlar.
Hadisenin başka bir yönü daha vardı. Halstead kladizmin ötesinde bir başka teoriyi hedeflemişti: “Anî tür oluşumu”. S.J. Gould ve N. Eldredge kendilerine ait bu teorinin temel esprisini şu şekilde özetliyorlardı:“Evrimin çok önemli bir kısmı, merkezde değil de merkezden uzak çevre bölgelerde izole haldeki küçük popülâsyonlarda meydana gelen hızlı tür oluşumu (spesiasyon) olayları şeklinde olmuştur’.
Böyle bir teori şüphesiz "kesiklik” görüşü üstüne oturuyordu. Tedricilik yanlıları, küçük yerel mutasyonların yavaş yavaş biriktiğini, “ani tür oluşumu” yanlıları ise, evrimin olmadığı dönemlerin hızlı "tür oluşumları”yla kesintiye uğradığını ileri sürüyorlardı. Fakat Gould, ani ve hızlı bir şekilde yeni türlerin nasıl oluştuğu, söz konusu mekanizmanın bilimsel olarak nasıl açıklanacağı konusunda (bugüne kadar olduğu gibi) bir şey söyleyemiyor, fakat bunu şu şekilde açıklıyordu: “Ani tür oluşumunun delillerini bulma şansı çok zayıf. Çünkü değişim çok zayıf bir popülâsyonda çok hızlı bir şekilde oluyor”. Tabii, bu ifadeler, bir bilim adamından ziyade, masalcı teyzenin ağzına yakışıyordu: “Çayır perde? Keçi yedi. Keçi nerde? Göle gitti. Göl nerde? İnek içti. İnek nerde? Dağa kaçtı. Dağ nerde?...”
Darvin de benzer bir üslup kullanmıştı: “Tabii seleksiyon ancak çok hafif, birbirini izleyen uygun değişikliklerin birikmesiyle olduğundan, ani ve önemli değişiklikler üretemez, yavaş ve kısa adımlarla çalışır’ (Denton, 1985). Tabii bu da görülemez. Yani evrim, herhangi bir türe mensup bir ferdin fosil kalıntısı üzerinde görülemeyecek kadar çok küçük miktarlarda gerçekleşen ve dolayısıyla çok uzun zamana yayılan değişiklerle olmaktadır. Sonuçta evrim, ister tedricen ister aniden olsun, asla iz bırakmayan bir esrarengiz (!) olaydı ve bütün bu açıklamalar da bilimsellik kılıfı altında sunulduğundan itiraz kabul etmiyordu. Fakat aslında bütün bunlar, sorunun bilimsel metotlarla çözülemez türden olduğunu bir kez daha gösteriyordu. Zaten bazılarının anlamak istemediği husus, “teori” kavramının, olguları izah etme çabasından başka bir şey olmadığıydı.
Eldredge’in bir grup bilim gazetecisiyle yaptığı mülâkat da, İngiliz The Guardian Weekly gazetesinde şu şekilde değerlendirilmişti: “Dr. Eldredge’in dediği gibi, canlı yaratıklar evrim geçirdiyse, biraz öncekine, biraz sonrakine benzeyen geçiş yaratıklarına ait fosil bulunması gerekmez mi? Fakat buna dair hiçbir iz bulunamadı. Bu anormallik, fosilli tabakalardaki eksik zaman aralıklarına atfedildi, Tedrici evrim yanlıları, yeni tabakaların keşfedilmesiyle bu boşlukların doldurulacağını düşünüyordu. Son on yılda jeologlar son 500 milyon yılın bütününü temsil eden kaya tabakalarını keşfettiler, ancak bunların hiçbiri geçiş formu içermiyordu” (The Guardian weekly, 1978; in Denton, 1988).
Peki, Archaeopteryx veya bazı balıklar gibi, geçiş formu izlenimi veren az sayıdaki tür ne ifade ediyor? Bu türler böyle bir çağrışım yapsa bile, sonuçta fosil olduklarından, dipneuste veya monotremıalar gibi hâlen yaşayan gruplardan daha fazla geçiş formu niteliği taşıdıklarına dair bir ipucu yok. Oysa geçiş formu olarak nitelendirilen bu sonuncular (yaşayan gruplar) hem kendilerine en yakın kuzenlerinden çok uzak ve izole halde bulunuyorlar, hem de geçişi tanımlayan organik sistem özelliklerine sahip değiller.
Aslında bu teori, hayat tarihinde yeni türlerin aniden ortaya çıkışını “yaratılış” düşüncesiyle açıklayanların karşısına hem bilimsel olmak iddiasıyla, hem de Darvin’in tedrici evrim teorisinin göremediği ve açıklayamadığı süreçleri izah etmek amacıyla çıkartılıyordu. Buna göre, nispeten kısa bir zaman zarfında şu veya bu tür, yeni bir tür meydana getirerek alt bölüme ayrılıyordu. Daha sonra, az-çok uzun bir ‘denge” periyodunu (stase) takiben, yeni alt bölümler işlemeye başlıyordu ve bu süreç bu şekilde sürüp gidiyordu. Peki, bu yeni teorinin kladizm ve darwinizme göre yeri neresiydi? Kladizme yakınlığı olduğu doğru muydu?
Halstead’a göre, evet! Kladistik yaklaşım ile” ani tür oluşumu” teorisi arasında belli bir ilişki vardı. Özellikle, Eldredge ve Gould bu teoriyi Hennig ile (kladizmm babası) aynı şekilde kullanıyordu. Fakat birçok bilim adamı bu argümantasyonu yetersiz buldu.
S.J. Gould, Nature dergisine kladist olmadığını belirten bir mektup gönderdi. “Ani tür oluşumu” teorisi evrimin ritmiyle ilgileniyordu; kladizm ise bu konuda bir şey söylemiyordu.
“ANİ TÜR OLUŞUMU” TEORİSİ MARKSİST Mİ?
Halstead’a göre, marksist sisteme ve “sıçramalı” evrim kavramına esas teşkil eden aynı felsefeydi; değişiklik her iki durumda da, sıçramalarla oluyordu. Dahası, marksizmi babasının dizi dibinde öğrendiğini açıklayan bizzat Gould değil miydi?
Teorinin kurucularından Eldredge ise marksist değildi. Şüphesiz, Engels’in Tabiatın Diyalektiği adlı eserinde ve diğer çeşitli kitaplarda ilginç bilgiler bulunuyordu. Fakat bilimsel bir düşünceyi “diyalektik” olarak tanımlayan tamamen kesin norm ve kriterlerden yapılı bir düşünceye sahip olmak kolay değildi. Halstead’ın yorumuna göre, belirleyici olan, “sıçrama” kavramıydı; darwinizm ve marksizm arasındaki terslik de buradan gelmekteydi. Fakat durum tamamen farklı bir şekilde de değerlendirilebilirdi.
Tedrici evrime dayanan klasik evrim teorisi ile marksist kavramları telif etmeye çalışan Cambridge’den bir genetikçi, Gabriel Dover, bununla ilgili olarak Engels’e ait bir örneğe atıfta bulunuyordu: “Eğer su sürekli olarak ısıtılırsa, sıcaklığın yavaş ve kantitatif artışı söz konusudur; belli bir eşik noktaya gelindiğinde ise su kaynamaya başlar”. Bir başka deyişle, tedrici evrimden ayrı düşünülemeyecek bir sıçrama söz konusudur. Biyolojide ise Darwin’in teorisi tamamen benzer bir şema teklif ediyordu. Küçük sayısal değişiklikler birikir ve bu süreç kaçınılmaz olarak bir mahiyet değişikliğine yol açar. Yani, marksist teoriyle en iyi uyum sağlayan klasik darwinizmdir”.
Bu durumda en azından, kladistlere yöneltilen marksizm suçlamaları tartışmalıydı. Fakat Halstead’a göre, ideolojik faktörler yine de rol oynamıştı. Aslında bazı ideolojik kavramlar ile bazı bilimsel yorumlar arasında çeşitli etkileşimler vardı ve bu, oldukça örtülü bir şekilde gerçekleşiyordu.
Mesela, Gould ve Eldredge, “ani tür oluşumu” teorisini ileri sürdükleri 1977 yılındaki makalelerinde, tedriciliğin politik olarak saptırıldığını ve kraliçe Viktorya dönemi (1837–1901) İngilteresi’nin sosyokültürel geleneğine karşılık geldiğini açık bir şekilde belirtiyorlardı. Bunun anlamı şuydu: Darwin evrimi, belli bir felsefe ve sosyal şartlanmadan dolayı sürekli bir süreç olarak algılamıştı. Bu yüzden de tabiata özel bir ideolojiyle atf-ı nazar etmişti: sürekli bir düzen, ahenk ve değişim... Bu noktada Gould ve Eldredge’in Marks’ın yorumunu sahiplendiği açıkça görülmekteydi.
Gerçekten de Marks, Darwin’in, “tabiatta canlılar arasında mücadele olduğu” şeklindeki teorisini hem cazip hem de tehlikeli buluyordu. Çünkü ona göre bu teori, Viktorya İngilteresi’ndeki sosyal ve ekonomik rekabeti biraz fazla çağrıştırıyordu (Thuiııier, 1997).
Buna karşılık, Gould ve Eldredge’e göre, belli bir biyolojik kesiklik fikri Hegel, Marks ve Engels’in diyalektik görüşleriyle yakınlık arzetmekteydi. İki yazar bir yerde, marksizm-leninizme dair bir sovyet dönemi eserine atıfta bulunuyor ve birçok Rus paleontologun (Ruzhentsev ve Ovcharenko gibi) kısmi tür oluşumu şeklinde bir yorum önermelerinin şaşırtıcı olmadığını söylüyorlardı. Fakat Gould’a göre, bu benzerlik kendi teorilerinin sebebi gibi anlaşılmamalıydı; sadece marksist kökenini belirterek ani tür oluşumu teorisini kritiğe tabi tutmak doğru değildi. Ancak, bilim ve ideoloji arasında karşılıklı nüfuz girişimleri görüldüğünden, yukarıdaki felsefi ve siyasi arka-planların varlığını inkar etmek zordu. Sonuçta, bu tartışmalar sıkıcı, boş, hatta hayali kabul edilebilirdi. Marks ve Darwin’le uğraşmak yerine, gözlenen “olgular” test edilemez miydi?
“OLGULAR” BELİRLEYİCİ DEĞİL
Pierre Thuillier’ye göre, meydana gelen “olgular’ açık ve net cevaplar vermiyor. Jeolojik tabakalarda keşfedilen fosiller mükemmel, yani tümüyle devamlı seriler meydana getirmiyor. Her zaman söylendiği gibi, boşluklar ve eksik halkalar var. Eğer süreklilik taraftarıysanız, bu serilerin sadece görünüşte bile yetersiz olduğunu ileri sürebilirsiniz. Darwin’in yaptığı da buydu. Paleontolojik verilerin yetersizliğinden bahsediyor ve bazı fosillerin tesadüfî sebeplerle kaybolduğunu (veya henüz keşfedilmemiş olduğunu) ileri sürüyordu. Fakat bu, mümkün tek sebep değildir. Fosiller arası boşluk ve süreksizliklerin varlığı da bir gerçektir (“olgular”a bakarak). Bu durumda, birbirini izleyen basamaklı bir evrim hipotezi kurulmakta ve tedricilik kavramını temsil eden filogenetik ağaçlar yapay bir inşa olarak görünmektedirler.
Bu bakış açısı sadece Eldredge ve Gould tarafından değil, birçok bilim adamı tarafından da savunulmaktaydı. Chicago Üniversitesi’nden John Sepkoski açıkça şunu söylüyordu: “Fosil bulgularının yetersizliğinden söz edildiğini duymaktan yorulmuş bulunuyorum.” Bristol’den M.J. Huglıes-Games ise tedriciliğin delillerinin Halstead’ın düşündüğünden de zayıf olduğu şeklinde bir değerlendirmede bulunurken, Philippe Janvier bunların illüzyon eseri olduğunu söylüyordu. Fakat sonuçta, kültürel ve ideolojik kozlardan dolayı, fikirlerin çatışması meseleyi gerçek bir dinler savaşına döndürmüş bulunuyordu; yani tenkid yapılmıyor, aforoz müessesesi çalıştırılıyordu. Karışıklık, şu sorunun gündeme gelmeciyle had safhaya vardı: neodarwinci teori (yani sıçramalı evrim) madem ki böylesine kırılgan ve tartışmaya açık, bu durumda bilimsel bir teori olarak değerlendirilmeyi hak ediyor mu?
Aslında British Museum sorumluları bu konuyu kamuoyu önünde cesaretle ele almışları. Colin Patterson evrime dair yazdığı kitabındaki bir paragrafa, “evrim teorisi bir bilim midir?” başlığını atmıştı. Cevap yine de yumuşaktı: “Evrim teorisi ne tamamen bilimseldir (mesela fizik gibi), ne de tamamen bilimsel karakterden yoksundur (tarih gibi).” Böyle bir hüküm Halstead’a göre skandalın ta kendisiydi. New Scientistte şiddetli bir karşı-saldırı başlattı. Darwinizmin gerçek anlamda “bilimsel” olmadığını ileri sürenlere inanırsak bunun sonu nereye varırdı? Yaratılışçılar bu durumda avantajlı bir konuma geçmezler miydi?!..Dolayısıyla bütün bu söylemlere temel teşkil eden felsefenin kritiğe tabi tutulması gerekiyordu; yani Sir Karl Poppehn epistemolojisinin.
KARL POPPER’IN YAKLAŞIMI
1995’de ölen ünlü bilim felsefecisi Popper’a göre, bir teoriye, ancak deneysel olarak çürütülebilme yeteneği taşıyorsa, bilimsel denebilir.
Mesela fizik “gerçek bir bilim”dir. Çünkü prensipte, deneylerle çürütülebilecek tahminlerde bulunur. Bu, bir bilim dalı için zaaf olmak şöyle dursun, sağlam bir temel oluşturur ve büyük avantajlar sağlar. Çünkü hataların ayıklanmasına ve teorinin “tabiat”a uyum sancısının anlamlı olmasına imkân verir.
Buna karşılık psikanaliz Popper’a göre bilimsel değildir. Çünkü önemli bir defosu vardır: olgular onu daima doğrulamaktadır. Şu takdirde, reddedilebilirlik, temel bir kavramdır (buna “sınırları belirleme kriteri” de denebilir). Böylece bir yanda deneysel olarak çürütülebilecek teoriler, diğer yanda ise, çok bulanık ve kesin testlere izin vermeyecek kadar az işleyen teoriler söz konusudur.
Birinci gruptakiler bilimsel, ikinci gruptakiler ise metafiziksel teorilerdir. Evrim teorisi ikinci kategoriye girmektedir. Popper bunu net bir şekilde ifade etmektedir: “Darwinizmin test edilebilir bilimsel bir teori olmadığı, buna karşılık metafiziksel bir araştırma programı, yani test edilebilir bilimsel teoriler için mümkün bir çerçeve olduğu sonucuna varmış bulunuyorum”. Philippe Janvier, metafiziksel bir teorinin de gerçek olabileceğini, fakat burada önemli bir kusurun ortaya çıktığını söylemektedir: “Evrim teorisini doğrudan test etmek pratik olarak imkânsızdır.” Neodarwinizm ise, Popper’a göre, bazı özel araştırmaları yönlendiren bir programdan başka bir şey değildir.
Halstead, bu epistemolojik tezlerin basitçi ve tehlikeli olduğunu düşünüyordu. Bu noktada Popper, kendi bakış açısını belirlemek zorunda kaldı: Darwinizm az güvenilir bir teoriydi ve daha ziyade keyfi bir spekülasyondu. Birçok sorun çözülememişti ve aynı olguları bir başka teori daha hatalı ve inandırıcı şekilde açıklayabilirdi. Soyut anlamda bütün bunlar British Museum yöneticilerinin yaptığı bazı açıklamaları haklı çıkarıyordu: “evrim teorisi bir “gerçek”miş gibi alınmamalıydı, bu da diğerleri gibi, bir yorumlama şekliydi. Zaten Müze, “Türlerin Kökeni”yle ilgili bir sergide gösterilen küçük bir filmi şu şekilde yorumluyordu: “Tabii seleksiyon yoluyla evrim kavramı bilimsel değildir”.
1980’lerden bugüne, yeni çalışmaların büyük kısmı da, problemi keskin Darwinci bir evrim anlamında değil, sentetik bir tarzda ele alıyor, Fakat bu arada, popülasyonlar genetiğini esas alan ekollerle, paleontolojiye dayanan ekoller arasında olduğu gibi, bazı çatışmalar da olmuyor değil. Birinciler tedrici bir evrimi, yani genetik mutasyonların tedrici birikimini temel paradigma olarak alırken, ikinci gruptakiler kesikli evrimi savunuyor. Çünkü hayatın tarihçesi hakkında başvurulacak tek disiplin olan paleontoloji bu kesikliği açıkça ortaya koyuyor. Paleontologların dediği gibi, küçük değişiklikler birikmiyor.
Yazımızı, Thuillier’e ait şu ifadelerle bitirebiliriz:
“Evrimin vulgarizasyonu ve öğretilmesi oldukça dogmatik bir şekilde yapılmakta ve büyük problemler doğurmaktadır. Her şeyden önce teori, gerçeğin ta kendisiymiş gibi lanse edilmekte, hafta bazen resmi makamlara çağrıda bulunulmaktadır. Öğreticiler bu durumdan rahatsızlık duymaktadırlar. Baskılar karşısında başka stratejiler geliştirmeye çalışan bazı pedagoglar T.H. Huxley’e ait ‘Darwin’in bekçi köpeği’ deyimini sıkça kullanmakta ve problemi şu şekilde dile getirmektedirler: “Bilim ruhu bilimin ürünlerinden daha fazla bir değer ifade eder. Akıl dışı şekilde savunulan teoriler de makul hatalara göre daha rahatsız edici olabilir. Oysa bilimsel esprinin özü, tenkidi düşüncenin uygulanmasıdır. Dolayısıyla en iyi bilim eğitimi; insanlara, önlerine konan kavramları anlamak ve kritik etmek imkanı verendir”.
Kaynaklar
- Denton M. (1988) - Une theorie en crise, Flammarion, Paris.
- The Guardian Weekly (1978) - (26 November 1978, vol 119, no 22, p1; in Denton, 1988)
- Thuillier P. (1981)- Le ‘scandale’ du British Museum. La Recherche. Septembre (in La Recherche en Paleontologie, Janvier 1989. Editions du seuil) Paris.
- Thuillier, P. (1997) - Darwin chez les samourai (Science et societe), Livre de Poche, Fayard, Paris.