Nisan 1993 · s. 2 · 7 dakikalık okuma
Bayram

Ruhlar bir aylık ramazanla tam kıvamını bulur, derinleşir, meyvenin çiçeğe yatışı gibi, olgunlaşır ve yeni bir oluşum bekleyişine geçer; derken bayram ufukta bir güneş gibi beliriverir. Bayram, bütün bir ramazanın, hatta geçmiş bütün ramazanların özü, üsaresi gibi bir duyguyla gelir. O, semaların en nurlu katmanlarından süzülmüş, meleklerin incelerden ince elleriyle örülmüş, sımsıcak, alabildiğine yumuşak bir tül gibi sarar benliğimizi.. ve kopup geldiği alemlerin şefkat ve duyarlılığını ruhumuza işlercesine, bir anne gibi kucaklar hepimizi. Biz, bütünüyle onun, o da bütünüyle bizim olur.. . ve gitmeyecek gibi okşar kaküllerimizi.. dönüp gelecekmiş gibi öper alınlarımızdan.. ve veda tavafı edasıyla uzaklaşır bizden.
Biz, bayramın bu ses ve soluklarını, bu şive ve bu nazını, meleklerle hemdem olmuş, peygamberlerle yaşamış olanlarımızın. gönüllere inşirah veren, dinlendiren, mutlu eden ve ebedi mutluluğa giden yolları açan sihirli uğultuları gibi duyarız., duyar ve müslüman olarak yaratılmış bulunmanın hazlarıyla talihlerimize tebessümler yağdırırız.
Bayramı duyup dinlemek, ruhlarımızda her zaman kevser çağıltıları hissini uyarır. Gönüllerimizi onun yumuşaklardan yumuşak esintilerine çevirdiğimiz andan itibaren, tıpkı rüyalarda olduğu gibi, kendimizi, gidip ta semalara kadar uzanan aydınlık bir geçmişin ışık kaynağının ortasında buluruz. Öyle ki atalarımızın arkada bıraktığı herşey, bizden kopup giden bütün değerler ve varlığımızı onlara borçlu bulunduğumuz bütün dinamikler yeniden bizim olur.. derken, ak çağın o nazlı, hülyalı günleri bir kere daha ufkumuzda tüllenir.. bizimle münasebeti olan herşey, İsrafil’in diriltici soluklarını duymuş gibi dirilir.. ve atalarımızla beraber kendimizi sırlı bir haşr u neşr arasatında buluruz; buluruz da, eski günlere ait bütün, zaman parçalarıyla beraber, geleceğin yaşanmaya açık zaman dilimlerini aynı anda iç içe duyar ve yaşarız. Hatta imanın aydınlık dünyasında, zikr ü fikr, tesbih u tehlillerin çağrıştırmasıyla henüz yaşamadığımız, görmediğimiz, hatta hatta tasavvur bile edemediğimiz ve dünyevi hayat normlarını aşan hatıralarla dolar taşarız.. bugüne kadar henüz tanışmamış olduğumuz lezzetlerin, saadetlerin ak ikliminde dolaşır, bilhassa günümüzde, herkesin boğulup bunaldığı dünyanın karanlık tünellerinde adeta Cennet yamaçlarında seyahat ediyor gibi, var olmanın, insan olmanın, mü’min olmanın en erişilmez zevklerini duyarız... Kulaklarımızda: “iman ma’nevi bir tuba-i cennet çekirdeğini taşıyor” hoş avazı, gönüllerimizde ebediyet arzusuyla meshur, tıpkı rüyalarda olduğu gibi, her gördüğümüz şeye ulaşmamız, her duyduğumuz nesneye sahip olmamız, her düşündüğümüz zevki kolayca elde etmemiz gibi, halden hale intikal eder, şekilden şekile girer ve hazdan hazza uçarız.
Bayram, dost-düşman hemen herkese kendini en yumuşak şekilde kabul ettirir ve daha önceden planlanmış bütün nizamları, intizamları, dizaynları bozar, ileriye-geriye atar, onların yerine kendi ahengini kurar. Evet, başka düşüncelere, başka ahenklere programlanmış bütün ruhlar, onun meltemlerini duyunca, Asa-yı Musa ve Yed-i Beyza -Hz. Musa’nın asası ve şık saçan eli- karşısında büyüsü bozulmuş sihirbazlar gibi, hemen gerçek kıbleye yönelir ve Firavuna karşı dedikleri gibi “Fakdi mâ ente kâd - Artık nasıl hüküm vereceksen ver” derler.
Bayram bize, her zaman söylenmesi çok zor şeyler fısıldar, ruhlarımıza ifadesi imkansız ma’naları duyurur.. ve daha ne gizli emellerimize su serperek onları birer tomurcuk haline getirir.
Bayramdaki temcid, sala, ezan ve gizli-açık her yanda duyulan evrad u ezkâr kulaklarımıza adeta, gök kapılarının gıcırtılarını aksettirir; tebrikler, tes’îdler, el öpmeler. ziyaretler ise şanlı geçmişimizden köpürüp köpürüp gelen ruhu ve ma’nayı andırır. Evet, öteler buudlu bu lahuti ses hevenkleri, bu mazi renkli töre ve merasimler, sanki ruhlarımızın, anlatmak isteyip de anlatamadıkları sevinçlerini, neşelerini veya hasretlerini ve hicranlarını söylüyor gibi gelir bize...
Bayram, hemen her zaman oldukça şümullü bir dil kullanır ve anlatılması gerekli olan her şeyi anlatır: İnsanın toprak gibi hiçliğini ve ayaklar altında oluşunu.. yağmurun toprağı kucakladığı gibi rahmetin de onu kucakladığını.. arı kovanından daha canlı, kuş yuvalarından daha yumuşak yuvalarımızın şefkatini.. ruhlarımızın ötelerle olan alakalarını, emellerini.. kalblerimizin huzur ve itmi’nanını.. fert planında insanın bir bilinmez noktadan başlayıp ve bir türlü bitmeyen sırlı yolculuğunu.. yolculuğun sevindiren veya ürperten son durağını.. toplum planında milletimizin doğuşunu.. çağlar ve çağlar boyu mücadelesini.. kültür ve medeniyetini.. örf ve adetini.. üslup ve şivesini, hem de senede bir iki defa ve toplumun bütün katmanlarına en beliğ bir dille anlatır.
Bu güzel dünyanın güzelliklere namzet çocukları olan bizler, kendi ruhlarımızın ifadesi olarak bayramlarda duyup dinlediklerimizi, coşup haykırdıklarımızı ve yaşayıp anladıklarımızı, evet, maziden bize miras kalan varlığımızın ruh ve ma’nasını daha sağlam blokajlara oturtmak, daha sağlam seralara alarak korumalı, geliştirmeli ve yaşatmalıyız. Zira bu bayramlar ve bayramlara ait ruh ve ma’naların gönüllerimize sinmesi, bütün bir millete mal olması, bunca his, bunca hayal, bunca düşünce ile bütünleşmesi için kimbilir ne kadar zamana ihtiyaç olmuş; uğrunda ne büyük gayretler gösterilmiş ve ne tahammülfersa şeylere katlanılmıştır!? Bizim o geçmişten, o say ve o gayretten haberimiz olmayabilir.. bayramları, iyi senarize edilmiş bir şehrayinin, birkaç başarılı aktörle canlandırılması şeklinde seyredebiliriz.. oysa ki bayram, bütün bunları aşan bir temaşa zevki bir televvün derinliği ile gelir. O, gökteki ilk aşılamadan sonra, yeryüzünde çağlar ve çağlar boyu sürüp gelen mukaddes bir hamileliğin en bereketli ürünüdür.
Bayram, hayatın içinde, fakat hayattan daha derin, daha güzel ve dünyada gerçekleşmesi imkansız gibi görünen bir rüyayı canlandırır ve bir gaye-i hayali düşlemeye dair enteresan ipuçları verir.. gönüllere istedikleri, bekledikleri günleri vad eder.. ve insan vicdanının gizli gizli arzu ettiği fakat bir türlü elde edemediği ebedi saadet ihtiyacına, kendine mahsus bir lisan kullanarak cevaplar verir.
Biz hepimiz, bir ölçüde ümit ve endişenin çocuklan sayılırız. Hemen hepimiz, ileride şimdikinden daha fazla mes’ud olacağımız mutlu günler bekler ve saadet sarayları hülyası ile yaşarız. Bu beklenti ve bu hülyaların gerçekleşmesini gösteren emareleri temaşa ettikçe ümitlenir, göremeyince de endişeye kapılırız.
Evet, bütün bir ömür boyu kulluk dünyamızda, Cennet’e doğru uzayan yollarda önümüzü kesen sıkıntı, meşakkat ve çeşit çeşit gailelerle; Cehennem’e çeken tünellerde pusu kurmuş bekleyen türlü türlü arzular, iştihalar ve şehvetlerle mücadele ede ede Cennet yamaçlarına ulaşacağımızı ümit ettiğimiz gibi, iyi bir imtihan verip hayatımızı “Hakk rızası” çizgisinde yaşayarak geçirdiğimiz veya geçireceğimiz ramazandan sonra da öteler adına önemli adımlar atmaya muvaffak olduğumuz mülahazasıyla, muvaffak eden Zat’a karşı içimizde rahmet buudlu bir kısım beklentilerin hâsıl olması -sinelerimizde o beklentileri hâsıl eden, niyetlerimizi dua yerinde kabul buyurup umduklarımızla bizleri şereflendirsin!- gayet normal ve hatta Allah’a inanmış olmanın gereğidir.
Ramazan ve bayramlar, diğer gün ve aylardan farklı olarak sanki yağmur yüklü bulutlar gibi gelir., eteklerindeki hayrat ve hasenat cevherlerini başımıza boşaltır..günahlarımızı çer-çöp gibi önüne katar, gufran denizlerine sürükler ve bize tekrar ber tekrar:
“Mevla bizi affede Bayram o bayram olur
Cürm ü hatalar gide Bayram o bayram olur”
M. Lutfi Hazretleri
dedirtir. Hislerimizin sınırsızlığı, hülyalarımızın sonsuzluğu, sanki bekaya açık bu fani günleri ebedileştirmenin büyülü formülüymüş gibi onların içine girince, bize sonsuzun sırlı kapılarını aralamış ve gönüllerimize ebediyyet duygusunu bir kere daha duyurmuş olur.
İnsan ne zaman, bayramı ve bayramla gelen sesi, soluğu dinlese, O günlere göre çok tekerrür eden o en güzel kelimelerden, en enfes ifadelerden, en manalı davranışlardan, hatta o güne ait duygu ve düşüncelerden fışkıran en latif iksirleri içer; içer de, saadetlerin en erişilmezini elde eder.
Bayramlar o kadar büyülüdür ki, gelişi bütün bir yıl beklenir ve gidişindeki keder de ancak, böyle bir ikinci geliş ümidiyle hafifler; tasa iken sevinç olur, hüzün iken beklenen bir sürura inkılab eder.
Bayramlar, biraz da namazlarla bayramdırlar. İş gelip namaza dayanınca, bayram artık yeryüzü işi olmaktan çıkar, semavi bir mana ve tesire ulaşır. Öyle ki o gün, Allah’a karşı vazife ve sorumluluklarını yerine getirmeye azmetmiş bütün ruhlar, camiye adımlarını atar-atmaz adeta vecde gelir, herbiri Allah’la münasebetine göre sonsuza yelken açar ve basiretlerine aralanan menfezlerden ukbayı temaşa ediyor gibi olurlar. Gönüllerinin bütün rikkatiyle duyup hissettiklerinden lezzet alan bu insanlar, halleriyle, dilleriyle, davranışlarıyla saygı duydukları bir huzurun hakkını eda ediyor gibi ağlar, inler ve kıvranırlar.. söylemek için söz arar.. matlubu yakalamak için halden hale girer.. his ve heyecanını haykırmaya çalışır, dili kelimelerin yetmezliğine takılır, yutkunur yutkunur ve “lâ havle” çekerler.
Hele bir de, minberde ve mihrapta aradığı sesi bulursa, sanki duyduğu, duyup yudumladığı şeylerle gençleşiyor, ebedileşiyor, zaman ve mekân üstü bir keyfiyete ulaşıyor gibi olur. Sonra da Allah’ın, gönlüne saldığı ezeli vaadlerle kanatlanmaya başlar. Bütün benliğini saran bu derinleşmenin vecd ü sekri içinde Cennete gidiyor gibi, Cennet ehline inkılab ediyor gibi, yer yer Yaratan’ın karşısında ter döker, zaman zaman da beraatı elinde köprüyü aşmış gibi neş’eyle köpürür.. ve öyle bir büyüye kapılır, öyle bir istiğraka kendini salar ki, bir daha da uyanmak istemez…