Sızıntı Arşivi

Temmuz 1995 · s. 259 · 7 dakikalık okuma

Batılı İmajlarla Başa Çıkmak

Salih Yücel · Sosyoloji

Çoğu zaman batının ifade hürriyetinden yana ol­duğu söylenir. Eğer bu hususta samimi olsalar­dı, batı kültüründe dün­yadaki mevcut birçok farklı kültüre ait farklı imajları gör­memiz gerekmeyecek miydi? Tıpkı hakikatin değişik, zengin renkleri gibi binlerce muhtelif imajın yaygın olması lâzım değil miydi? Fa­kat maalesef bu imajları gö­remiyoruz. Gördüğümüz birşey varsa, o da, tek bir dün­ya görüşü, tek bir hayat tar­zıdır. Teorik olarak herkes, istediği her türlü imajı oluş­turup neşretmede hürdür, ama pratikte o hâkim dünya görüşüyle bağdaşmayan imajlar çok fazla teşhir imkânı bulamazlar, bu yüzden de tesirli olamazlar. Eğer bir ülkedeki bütün anayollara sahipseniz, talî yollan kapat­manıza gerek kalmaz, zira bilirsiniz ki, trafiğin çoğu sizin yollarınızdan akar. As­lında bu talî yollara izin ver­mekle muhtemel feveranların da önüne geçersiniz, çünkü böylelikle insanlar istedikleri gibi hareket edebildikleri, kendileri için bir yön çizebildikleri zannına kapılır­lar. Aynı şekilde bütün bir medya sürekli olarak belirli bir imaj veya fikri işliyorsa, muhalif bir imaj veya fikri ifade etmek isteyenler için açılan ufak tefek menfezle­rin sayısı önemli değildir. Bu farklı imaj, çoğu zaman bas­kın imaj içinde boğulan in­sanlardan önemli bir bö­lümünün görüşlerini değişti­recek kadar yayın hayatında kalamaz. Hem kaç insanın bir radyo veya TV istasyonu kurmaya gücü yeter ki? Hat­tâ böyle bir şeye muktedir olsalar bile, bakış açılan hâ­kim kültüre zıt olduğu müd­detçe nasıl yayın izni alabi­lirler ki?

Batı dünyası ve özellik­le ABD tarafından muazzam miktarlarda medya ürünü imal edilmesinin sebebi, insanların zevk ve tercihlerini dünya çapında kontrol al­tına almaktır. İnsanların ha­reketlerini kontrol etmek için onları zincirlemenize gerek yoktur, daha tesirli bir yol (bilhassa büyük rakamlar mevzu bahis olduğu zaman) onların hareket edebilecek­leri bütün sahayı kontrol al­tına almaktır. Denetim, muh­temel faaliyet alanlarını ve görüş ufuklarını ele geçi­rerek uygulanır. Bu tür bir kontrol, çok sinsi ve teh­likelidir. Fertler her an her istediklerini düşünebildikleri­ni, söyleyebildiklerini, yapabildiklerini zannederler. Fa­kat bunlar toplandığında gö­rülür ki, mevcut kitlenin ço­ğunluğunun algıları, zevkle­ri, tercihleri ve faaliyetleri şaşırtıcı derecede birbirine benzer. İşte bu yüzden “Üçüncü Dünya” denilen ülkelerde kıt kanaat geçinen insanlar, maişetlerinden kı­sıp bir şişe Coca Cola aldığı zaman veya blujin giydik­lerinde bu dünyanın güzel­liklerinden bir pay da biz al­dık diye düşünmeye başlar­lar. Dünyadaki kültürel çe­şitlilik sistemli bir şekilde kısırlaştırılmaktadır. Öte yan­dan, bu alternatifler artık neşredilmediği için insanlar kültürel açıdan öksüz duru­ma düşmekte, geçmişle olan bağları kopmakta ve mil­letlerarası pazardan tecrit edilmiş, tek başına kalmış tüketiciler olmaktansa, rastgeldikleri herhangi bir kim­liğe sıkı sıkı sarılmaya çalış­maktadırlar.

İmajların sadece bir imaj olduğunu, kimsenin on­ların gerçek olduğuna inan­madığını söyleyebilirsiniz ve­ya insanların gördükleri reklâmların gerçek olmadığını düşündüklerini öne sürebilir­siniz. Fakat hakikat hiç de öyle değildir. Gariptir ki, bu gerçeğe rağmen imajlar ve reklâmlar güçlerinden hiçbir şey kaybetmezler. Herbir kültürde, insanlığın en bü­yük muallimleri, imajlarla dolu hayal gücünü kulla­narak ders verirler, yani şi­irleri, temsilî hikâyeleri, ben­zetmeleri ve tarihî tabloları kullanırlar. Çünkü bu edebî türlerde, sadece akla uy­gunluk veya sözlerin mantıkî gücü değil, bir dilin bütün marifetleri kullanılabilir. Fedakârlığı tasvir eden güzel bir hikâye, fedakârlığın nasıl bir fazilet olduğunu açık­layan, birçok delillerle des­teklenmiş, en felsefî metin­lerden daha tesirli, daha çok ikna edicidir. İmajların tesiri gözardı edilemez. Bir tehlike varsa o da onların gücünü küçümsemektir.

İmajlar Niçin Bu Şekilde Kullanılmaktadır?

Batı, diğer kültürleri sö­mürüp ezerek büyümeye ça­lışmaktadır. Bunun sebepleri oldukça eskilere uzanmakta­dır. İslâm medeniyetine zıt olarak batı medeniyeti hiçbir zaman hazmedici olmamış, yani diğer milletlerin ve kül­türlerin faziletlerini öğren­meye çalışmamıştır.

Batının yayılmacılık po­litikası her zaman şu görüşe bina edilmiştir: Ne hikmet­se, başkalarına sunulabile­cek ne kadar güzel şey varsa batı bunlara sahiptir ve bun­ları kabul etmek de diğer bütün insanların alın ya­zısıdır(!). İşte bu yüzden, bu­güne kadar, en bencil ve zorba politikalar bile diğergâmlık havasında takdim edilmiştir. Batı hâlâ Afrika, Asya ve Latin Amerika’ya yardım gönderdiğini iddia etmektedir. Aslında bu bölgelerdeki servetler, en son Somali’de olduğu gibi batıdaki refahı temin etmek için sürekli emilmektedir. Pa­ra ve mal olarak bir servet akışı varsa, o da batıdan bu­ralara değil, buralardan ba­tıya doğrudur. Geçmişte, Avrupalılar yeni yerler ele geçirdiklerinde, buralarda yaşayan insanlara hürriyet konusunda gerekli ilk dersi verdiklerini düşündüler. Av­rupalıların bu hususlarda kendi kendilerini aldatmaları o kadar kemikleşmiştir ki, asırlar geçmesine rağmen, hâlâ bu tür kuruntular ta­şımaya devam etmektedir­ler. Peki, bu vehimler nere­den kaynaklanmaktadır?

Bu tutumun iki ana kökü, tartışılmaz Hristiyan akideleriyle Yunan ve Roma’ya ait hukukî uygulama­lardı. Hristiyanlar, Yahudi­ler’den ilham alarak ken­dilerinin “seçilmiş” bir millet olduğuna inandılar. Ay­rıca Hristiyan olmayan in­sanların asla faziletli olama­yacakları inancını taşıdılar. Akla ve vicdana zıt bu an­layışı yumuşatmak için so­nunda ‘limbo’ kelimesini buldular. Limbo, cennetle cehennem arasında, Hristi­yan olmayıp da faziletli olan insanların (Sokrat ve Efla­tun gibi) gidebilecekleri bir yerdi. Sadece kendilerinin “kurtulmuş” olduklarına inandıkları için politik gücü elde eder etmez kendilerince “kâfir’’ ve “mürteci” olarak gördükleri Müslü­manları ezme, hatta yeryü­zünden silme konusunda kendilerinin haklı olduğunu düşündüler. Şu anda batıda, ‘dinî’ duygular taşıyor gibi gözüken bütün hükümetlerin estirdikleri terör havası­nın sebebi, asırlardır ruhları­na işleyen bu sakat düşüncedir. Dindar ve güçlü ol­makla birlikte hoşgörülü ol­mayı bir türlü becerememektedirler.

Laikliğin ‘medenî’ bir idare şekli olduğu kabul edil­dikten sonra seçkin ve ‘kur­tulmuş’ olma fikri ‘millet’ fik­rine dönüştü. Bu görüş Protestanlar için daha ge­çerliydi. Zira Katoliklerin ak­sine Protestanlar, Roma’daki Papa’ya bağlılığı olma­yan, millî ve müstakil kilise­lere sahiptiler. ‘Millet’, vatandaşlar veya tebadan olu­şuyordu, bunlar da eski Yunanlılar ve Romalılar’da ol­duğu gibi, ‘şahıs’ olmanın getirdiği bütün hukukî im­kânlardan yararlanıyordu. Milletin bir ferdi olmayanlar ise, bu statülerden mahrum­dular. Yunan olmayanları adlandırmak için kullanılan “barbar”, Yunanca bir terim­di ve bu terim ırk ayrımcı­lığından ziyade kültürel ay­rımcılığı yansıtıyordu. Bar­bar kelimesi ve “dinsiz’, ‘vahşi’, ‘ilkel’ gibi versiyon­ları, Avrupalı devletlerin ele geçirdiği bütün ülkelerdeki insanlar için, hiç ayrım gö­zetmeden kullanıldı. Avru­palılar, hâkimiyetleri altına aldıkları insanlar için hiçbir imtiyaz ve haysiyet tanı­madılar, zira onların toprak ve kaynaklarının denetimle­rinin sadece kendilerine ait olduğuna inanıyorlardı. Eğer Avrupalılar bu ‘barbarlar’ın yeteri kadar medenileştiğine’ karar verirlerse, (teoride) bu insanlara Avrupalılarınkine benzer bazı statüler ve­rilebilirdi. Bu tür statülerin nasıl gönülsüzce bağışlandığı ise bilinen bir gerçektir.

Son zamanlarda resmî tutumlarda (ve anayasalarda) bir değişikliğin olduğu doğ­rudur. Batılı ülkelerde ya­şayan bütün insanların aynı statüye sahip oldukları farzedilir. Ancak hukukî anayasa­larla, batılı insanların büyük bir çoğunluğunun zihnî ve hissî anayasaları birbirine pek paralel değildir. Popüler kültür, hâlâ kültürel ve ırkî üstünlük hislerini yansıtmak­tadır, yani batılı olmak güzel bir şeydir, batılı olmamak ise, en azından bir talihsizliktir(!).

Batı dünyasının kimliği ‘kurtulmuş’ - ‘kurtulmamış’, ‘biz’-’onlar’ ayrımına ihtiyaç duyar; hep nefret edip kor­kacağı bir ‘yabancı’ya gerek vardır. Komünizmin ‘belalı imparatorluğu’ artık çök­müş, batının hayal dünya­sında ‘onlar’ bundan böyle Müslümanlardır.

İmaj neşretmenin çok yavaş gelişen, hassas bir faaliyet olduğu unutulmama­lıdır. İmajların tesiri, ferdî ye hususî değil, umumidir. Ön plândan, yani gözönünde olup biten hadiselerden zi­yade arka plânda, yani şu­uraltında faaliyet gösterirler. Küçük değil, büyük ve geniş bir dalga şeklinde yayılırlar. İmajların yayılması, düşma­na bir taş fırlatmak gibi ani ve geçici değildir, yerçekimi gibi global ve görülmeyen bir faaliyet şeklindedir.

“Karadzic ayağımızın dibine getirilmeli”

Körfez Savaşı esnasında batılı yorumcuların kullandıkları ‘Saddam Hüseyin’i ayağımızın dibine getirmek’ ifadesi hiç de garip karşılanmadı. Bu ifade, huysuz köpekleri kontrol altında tutmak için kullanılan bir tabirdi. Bosna’da Karadzic veya Milosevic’in zulümleri kat kat daha fazla olmasına rağmen hiçbir yorumcunun ‘Karadzic ayağımızın dibine getirilmeli’ ifadesini kullanmaya cesaret edememesi anlaşılır gibi değildir. Aslında Bosna’da yaşanan hadiselerin Avrupalılar üzerinde bile şok tesiri yapması ve hu­zursuzluk doğurmasının sebebi, bunların Avrupa sınırları içinde vuku bulmasıdır. Gariptir ki dünyanın başka yerlerindeki benzer hadiseler hiç de huzursuzluk doğurmamaktadır. Mesela Müs­lümanların Burma’da maruz kaldıkları ‘etnik temizleme’ (ki yaklaşık yarım milyon insan evinden barkından edilmiştir) hakkında hiç yorum yapılmamıştır. Ermenistan’da Müslümanlar’a karşı estirilen terör havası için de aynı şeyler geçerlidir. Hindistan ve Keşmir’deki Müslüman katliamları ise, Hint hükümetinin hassasiyetine hürmeten batı medyasında sadece bir “içtimaî kargaşa” olarak ta­nımlanmıştır.

Neler Yapılabilir?

Olumsuz imajların gü­cüne ve yaygınlığına rağ­men, hep hak ve hakikattan yana olmaya, insanî fazilet­leri temsil etmeye ve İslâm medeniyetinin evrenselliği­ni göstermeye çalışılmalıdır. Müslümanlar, hâkim olduk­ları her yerde ‘yerli’ halkın hayat standardını arttırmış, kültürünü zenginleştirmişlerdir. İdare ettikleri halkla öy­lesine kaynaşmışlardır ki kısa bir süre içinde farklı farklı kültürlere sahip insanların sağlam bir içtimaî yapı teşkil ettikleri görülmüştür. Doğu ye Batı bugüne kadar ancak İslâm’ın sancağı altında tek medeniyet olarak birleşebilmiştir.

Yanlış imajlara karşı doğrularıyla cevap verilmeli­dir. Meselâ, Kristof Kolomb’la ilgili çevrilen yeni bir film, İspanya’daki ‘etnik temizlik’ görüntüleriyle, bu­radaki İslâm medeniyetinin izlerinin tahrip edilmesiyle başlamaktadır. Bu hususları öne sürerek yakınmak, ye­terli olmayacaktır. Kolomb’un bilinmeyen bir dünyaya değil, Müslümanlar’ın keş­fettiği bir dünyaya doğru yo­la çıktığına dikkat çekilmelidir. Kolomb, kendisinden yaklaşık 6 asır önce Güney Amerika’ya giden Malili siyahî Müslümanların rotası­nı takip etmiştir. Bu Müs­lüman denizciler keşfettikleri yerlerin haritalarını çizmiş, yerli halkla evlenmiş ve da­ha sonra Mississippi içlerine uzanarak oradaki Iroquo halkıyla kaynaşmıştır.

Bütün bunlar hakkında güvenilir belgeler ve arkeo­lojik deliller mevcuttur (buna bir ‘Yeni Dünya’ haritası da dahildir) ve bu deliller, yet­miş yıldır, batılı bilim adam­ları tarafından araştırılarak tespit edilmiştir. Fakat bu delillere rağmen sinema imajlarında bir değişiklik yoktur: Siyahî yerliler hâlâ tembel vahşiler, Avrupalılar da beyaz adamın cesaret ve merakıyla yola çıkan şevk dolu kâşifler şeklinde gös­terilmeye çalışılmaktadır. Batılılar tarihî vakaları tashih edebilirler, fakat bahset­tiğimiz sebepler yüzünden, belgelerle desteklenen de­lillere rağmen hâlâ hikâye anlatmakla meşguldürler. Gerçekleri araştırıp bulmak ve bu gerçekleri, yanlış imaj­ları düzeltecek şekilde tak­dim etmek Müslümanlara düşmektedir.

KAYNAK

— Norman, Dr. F. ; “Resisting Westem Images”. The Fountain, Oct-Dec. , 1994. Vol 1. No- 8, ss. 34-36