Mart 1989 · s. 33 · 5 dakikalık okuma
Batılı Gözüyle Endülüs

Dr. Polat Has
Endülüs'ün yazımıza konu olması, aslında tarihi devir ve şartlar içerisindeki yerini mümkün olduğunca geniş bir şekilde gün ışığına çıkartılabilmesi ve insana sanki Simeranya ülkesinden seslenen bir medeniyet intibaı uyandırmasındandır. Endülüs, bugünkü İspanya topraklarında yaklaşık 900 yıl (8. asrın başından İspanyol müslümanları Moriscarlar'ın ülkeden çıkarılış tarihi olan 17. asra kadar) boyunca hayatiyetini devam ettirmiş olan İslâm medeniyetinin adıdır. Endülüs, İslâm medeniyeti ile o devir Avrupa'sı arasında mukayeseler yapmamıza imkân vermesi (mesela, kültür ve dikkat çekici bir husus olarak temizlik açısından hristiyanlar ile müslümanlar arasındaki akıl almaz farklılığı ortaya koyması); müslümanların — İslâmın bir gereği olarak— hristiyan ve yahudilere karşı müsbet tavrına mukabil, diğerlerinin aldığı tavrın mahiyetini göstermesi ve takip eden asırlarda Avrupa'da ilmi metod ve düşünce konularındaki gelişmelere temel teşkil eden ilim müesseselerinin o devir için en üstün seviyede olması cihetiyle ele alınmayı iktiza eder. Bu hususta Auguste Bebel'in, orijinal adı "Mohamedisch-Arabische Kulturperiode, Stuttgart, 1884" isimli eserinde ve Philip K. Hitti'nin "History of the Arabs, Mac Millan Newyork, 1968" isimli kitabından Endülüs'le ilgili paragrafları takdim edilecek, konunun batılı kalemler tarafından ifade edildiği ortaya konulmaya çalışılacaktır. "Kurtuba haşmet ve büyüklüğü yönünden Bağdat İle rekabet edebilecek durumdaydı. Şehrin yirmisekizden fazla banliyösü, yüzbinden fazla meskeni ve bir milyondan fazla nüfusu vardı. Bu nüfusun 130.000'i ipek dokumacılığıyla uğraşırdı. Yollar kaliteli bir biçimde döşenmişti ve akşamları sayısız fenerle aydınlatılır, Guadalkivir nehrinin kıyısında gece fenerlerin ışığında saatlerce gezilebilirdi. Bundan yediyüz yıl sonra Londra'da tek bir sokak feneri bulunmadığı gibi, kötü ve elverişsiz hava şartlarının hakim olduğu Paris'te insanların büyük bir sefalet içinde çırpınmaları da tabii ki kaçınılmazdı; aynı tarihlerde Berlin, adı bilinmeyen küçük bir taşra şehriydi. Müslümanları çağlarındaki hristiyanlardan ayıran bir diğer önemli farklılık "temizlik" idi. Müslümanlar nereye yerleşirlerse yerleşsinler, ilk iş olarak halka açık geniş ve sıhhi hamamlar kuruyorlardı; oysa aynı dönemlerde hristiyanlar için pislik ve tiksindirici artıklar içinde yaşamak, Allah'ın hoşuna gitmenin belirtisi sayılmaktaydı; hristiyan azizleri ve kendini dine adamış kimseler özellikle pislik ve kir içinde yaşamayı, Allah'ı hoşnud etmenin bir yolu sanıyor, ot yiyerek beslenmekten geri kalmıyorlardı. Yıkanmak ve üst-baş değiştirmek, dünyaya dönük çabalar sayıldıklarından, günahın da belirtisiydiler. Bütün ortaçağ boyunca rahibelerin yüz ve ellerinden başka bir yerlerini yıkamaları kesinlikle yasakdı. Ayrıca aziz Silvania'nın altmış yaşına kadar bir yerini yıkamamış olmakla ünlü olduğu, yalnızca komünyon toplantılarına giderken parmak uçlarını suya batırdığını bilmeyen yoktu. Tabenna'nın "melekler kuralı"da yıkanmayı kâfir işi diye yasaklamıştı. İslâmiyet ise, temizlik hususunda getirdiği ve teferruattaki tıbbi hikmetleri ancak bugün anlaşılan prensiplerle yıkanmayı ve sair temizlikleri müslümanın günlük hayatının ayrılmaz bir parçası haline getirdiğinden, bu durum, Müslümanların lehine çok önemli bir kültür özelliği ve hayatın dinamik bir unsuru olarak temayüz ediyordu. İşte bunun tabii bir neticesi olarak Kurtuba'da halka açık tam 990 hamam bulunmaktaydı. Ülkenin her yerinde, fert ve toplumun bütün hususlarda olduğu gibi temizlik konusunda da, sahip olduğu terbiyeyi hayata geçirmesi ile tezahür eden çevre ve ruh sağlığı, dönemin Avrupasıyla tam bir tezat oluşturacak nitelikteydi. İspanya dışındaki Avrupa'da, adına kitaplık denebilecek tek bir yer bulunmadığı gibi, üniversite ayarında ancak iki müessese mevcutken, İspanya'da yetmiş büyük halk kitaplığı bulunuyor ve yalnızca Kurtuba'daki kitaplıkta kitap sayısı 600.000'e ulaşıyordu. Yüksek okulların sayısı onyediydi; buralarda Hristiyanlar ve Museviler, Müslümanlarla birlikte bir dostluk ve huzur atmosferi içinde eğitim görüyorlar, birbirleriyle yarışırcasına öğreniyorlardı. İlkokul benzeri kurumlara da rastlamak mümkündü ve okuma yazma bilmeyen Müslüman yok gibiydi. Düşünce ve kültür dünyasındaki bu büyük atılımlar, hristiyan din adamlarının huzurunu kaçırmakta elbette gecikmeyecekti. Kilise, daha dokuzuncu yüzyılda, genç hristiyanların, kilise babalarını ve kutsal kitapları küçümsemelerinden, Latinceyi önemsemeyip bunun yerine büyük bir istekle Arapça öğrenmeye meyletmelerinden ve Arap edebiyatına hayranlıklarından şikâyet ediyordu. Zenginlerin, büyük giderleri göze alarak, sadece Arapça kitaplardan oluşmuş büyük kitaplıklar kurdukları, buna karşılık hristiyan eserlerini muhtevadan ve değerden mahrum bulduklarından bunlara kitaplıklarında yer vermediklerini hatırlatıp dert yanıp duruyorlardı. Söylenildiğine göre, bu gibi kimseler, kendi dillerini bir yana bırakıp yalnızca Arapça yazıp konuşuyor, edebiyatta da neredeyse Araplarınkini gölgede bırakacak Arapça eserlerle duygularını dile getiriyorlardı. Avrupa'nın hemen her ülkesinden akın akın gençler İsyanya'ya geliyor, burada bilgi ve eğitimin yanısıra İslâm terbiye ve nezaket prensiplerini öğrenmeye çalışıyorlardı; çünkü bu türden davranışlar konusunda da Kurtuba Sarayı büyük bir üne kavuşmuştu."
"İspanya'daki Müslümanlar, Batı Asya ülkelerinde tatbik edilip kullanılan bir takım ziraat usullerini buraya getirip sokmuşlar, İspanya'da sulama kanalları açmışlardır. İspanyolca'da "su kanalı"na "acequia" denmektedir ki, bu kelime Arapçadaki "Es-Sakiye"den gelmektedir. Müslümanlar bağ ve bahçe tarımını geliştirmiş, diğer bir takım bitki ve meyve ağaçlarından başka, pirinç (İspanyolcaya arroz olarak Arapça el-aruz kelimesinden geçmiştir), kayısı (İspanyolcada albaricoque ve buradan İngilizceye apricot olarak geçmiştir. Bu kelime Arapça el-barkuk kelimesinden gelir), şeftali, nar, portakal, şeker kamışı, pamuk (Arapça el-kutn kelimesi, İspanyolcaya coton, İngilizceye de cotton olarak geçmiştir), ve safran (İspanyolcaya azafran şeklinde giren bu kelime Arapça Ezza 'feran'dan gelmektedir) gibi nebat ve meyveleri de yetiştirmişlerdir."
İspanya'da Müslümanların, kendilerine karşı büyük bir hayranlık uyanmasını sağlayan çalışma ve incelemeleri özellikle tıp alanındaydı. Müslüman doktorlar usta operatörler olarak büyük bir üne kavuşmuşlar, hatta o çağlarda kadın doktor ve cerrahlar da yetişmişti. Onyedinci yüzyılda bütün İspanya yeniden hristiyanlaştırıldığında İspanyol doktorlar Avrupa'da rastlanabilecek en bilgisiz ve yetersiz doktorlar durumundaydı. Ayrıca, Endülüs'deki yüksek okullarda astronomi, kimya, botanik ve minerolojinin yanısıra dilbilgisi, matematik, tarih, felsefe ve hukuk sahasındaki inceleme ve araştırmalar İspanya dışındaki İslâm medeniyetinin diğer coğrafyalarından hiç de farklı olmayan bir biçimde sürdürülüyor, madencilik ve gemi inşaa alanındaki gelişmeler, İspanya'nın daha sonra bir daha hiç ulaşamayacağı bir seviyeye geliyordu. Durumu en iyi olanlar, hristiyanların kendilerini devamlı surette takip ve baskı altında tuttukları dönemlere kıyasla, durumları çok düzelen yahudilerdi Müslümanlar'a şükran borçlarını en iyi biçimde ödeyen yahudiler, yeni düzenin en ateşli savunucuları olup çıkmışlardı. Yahudilerin sayısı ve zenginlikleri arttıkça arttı; ama yıllar sonra hristiyan haçı İspanya'da yeniden hakim duruma geçince, bu zenginlik hristiyanların arayıp da bulamadıkları bir ganimete dönüştü. İspanyol hristiyanları daha önce müslümanların eline geçmiş ülkenin efendileri olur olmaz, Endülüslülere ve Yahudilere karşı acımasız, kanlı bir zulüm başlattılar. Kendilerine verilen sözlere mukabil teslim şartlarına uyulmadı; camiler tahrip edildi, binlerce Endülüslü müslüman ve İspanya'da yaşayan Yahudi katledildi. Hatta kıyım sırasında, hangi evin müslüman evi olduğunun anlaşılması için, içerisinde banyo yeri olup olmadığına bakılıyordu. Yıkıp yoketme hıncıyla, özellikle eğitim ve öğretim kurumlarına büyük bir hırsla saldırılarda bulunuldu. Yüksek okullar kapatıldı, kitaplar yakıldı, ilmi araştırmalarda kullanılan cihazlar kırılıp parçalandı, paha biçilmez değerler ihtiva eden kitaplıklar yok oldu. Daha sonraları Kardinal Ximenes bir milyon cildin yokedilmesi için buyruk vermiş olmakla övünmüştü.
Auguste Bebel yukarıda Endülüs'le ilgili bilgiler verdikten sonra kitabının sonunda şöyle bir netice veriyor: "İslâm kültür dönemi, Yunan—Roma kültürü ve Rönesans çağından beri yeniden doğan Avrupa kültürü arasındaki bağlayıcı halkadır. Avrupa kültürü, bu ara halka olmaksızın, bugünkü gelişmişlik seviyesine çok zor ulaşırdı. Hristiyanlar bütün bu kültürel gelişmelerin karşısında, sadece bir düşman sıfatıyla yer almışlardır."