Mart 1990 · s. 56 · 6 dakikalık okuma
Batıda Çöken Aile
Seref Ali Tekalan · Doç. Dr. · Sosyoloji

Fert-aile-millet-bütün insanlık zincirinin sağlamlığı ancak zinciri meydana getiren bu halkaların sağlamlığı ile mümkündür. Bu zincirin en önemli halkası da şüphesiz ailedir. Zira fert, burada gözlerini dünyaya açar, en hassas devresini burada yaşar. Yetişmesi esnasında verilmesi gereken esaslar, ne kadar sağlam temellere dayandırılırsa içinde bulunduğu toplum, millet ve bütün insanlık huzur içinde olur. Tersine, ferdin içinde yetiştiği ailede değişik derece ve şekillerdeki bir bozukluk fert-aile-millet-insanlık zincirinin diğer halkalarında da daha bariz bir şekilde kendisini hissettirir; hatta bütün zincirin sağlamlığı dahi tehlikeye girer.
Çevre kirliliği, ozon tabakasının delinmesi, önlenemeyen bulaşıcı hastalıklar gibi, bütün insanlığı tehdit eden yeni durumlar ortaya çıkmaya başlamıştır; bunların herbirini şu veya bu şekilde korumaya matuf müesseseler kurulmaya başlanmış ve bu müesseseler gâyelerini izaha ve kendilerine has metodlarla bozukluğu düzeltmeye çalışmaktadırlar. Çevre temizliği ile ilgili resmi kuruluşlar, dernekler, sempozyumlar bunların başlıcalarıdır. Ne var ki, herşeyin kendisi için yaratıldığı ve yaratılanlar arasında da kendisine çok büyük değer verilen insan ve onun yetiştiği aile mefhumu ciddi sıkıntılarla karşı karşıyadır. Asıl ele alınması gereken acil konu da işte bu noktadır. Yoksa, ne diğer mevzularda elde edilen neticelerin başarısı işe yarayacak, ne de insanlık insan olabilmenin hazzını tadabilecektir.
NEDİR AİLE MEFHUMUNUN KARŞILAŞTIĞI SIKINTILAR
Özellikle son 20 yılda endüstrileşmedeki dünyayı altüst eden demografık gelişme, beraberinde günümüz cemiyetlerini de tehlikeli bir uçuruma doğru sürüklemiştir. Evlenme ve doğum oranlarındaki düşmenin ve gayriahIaki ilişkiler ve boşanmalardaki artışın bu hızla devam etmesi durumunda en yakın gelecekte şahıs ve devletler büyük bir tehlike çemberine girecektir. Bu gelişmeler karşısında uzun vadede alınacak tavır konusunda ise henüz birşey söyIenememektedir.
20 yıl önce Avrupa’da ortalama her kadına 2.1 çocuk düşerken, bugün bu oran %35 azalarak 1.4’e düşmüştür. Benzer şekilde, evlenme oranı da düşerken boşanma oranı, tersine 3- 4 kat artmıştır. Yine evlilik dışı ilişkiler Avrupa ülkelerinin herbirisinde %57den %70’e yükselmiş ve bu ülkelerde bu tür beraber yaşama, 1965’de 300.000 iken bugün 1.300.000’e çıkmıştır. Evlilik dışı doğumlar ise son on yılda %8den %25’e yükselmiştir. Bu rakamların hepsi de doğrudan aile müessesesine tesir etmektedir.
AKRABALIK BAĞLARI:
Avrupa’da bugün, 0-10 yaş grubundaki çocuklar ve gelecek nesillerin büyük bir kısmı çocukluklarını bir kardeşle geçirmek zorunda kalacaklardır. Bu durumun çocuğun duygusal hayatını menfi yönden ne kadar etkileyeceği aşikârdır ve ayrı bir araştırma mevzuudur. Umumi manada aile bağları gittikçe zayıflayarak; hala, teyze, dayı, amca, dede ve nineye karşı ilgisizlik bariz bir hal almıştır. Bu bir yana, dede ve nine ziyarete geldiklerinde dahi, televizyon engelini bile aşamamaktadırlar. Bu ülkelerden birinde, yaşlı bir karı koca, ‘eskiden bizde de sizlerdeki gibi aile bağları sıkıydı, şimdi ise maalesef torunlarımızı bile sevemiyoruz’, demişlerdir.Bakım evleri ise, gûya huzur evleri olarak bu hissi ve temel ilişkileri engelleyen bir hüviyete sahiptir ve gittikçe yaygınlaşan bu kurumlar hemen her memlekete alaka kopukluğu ve şefkat eksikliği gibi rahatsızlıkları getirmeye başlamıştır.
BOŞANMALAR:
Sadece Fransa’da boşanmış ailelerden açıkta kalan 1.110.000 çocuk mevcuttur. Değişik derecelerdeki israf sebebiyle aile ekonomisi sarsıldığından, anne de baba gibi çalışmak zorunda bırakılmaktadır. Bunun yanı sıra’‘her alanda eşitlik’ diye kadın-erkek ayrımı gözetilmesini istemeyen, gûya kadın hakları savunucuları bir grup, ailede ihtiyaç olmadığı halde, ev ve çocuk bakım işlerini bakıcıya bırakmak suretiyle günlerini dışarda geçirmektedirler. Böylece her iki durumda da bir hak arama duygusuna kapılan kadın, kocasına karşı tavır alıcı değişik davranışlara girebilmektedir. Dışarı ile ilgili daha başka şartların da eklenmesiyle huzursuzluklar ortaya çıkmakta ve netice boşanmalara kadar varmaktadır. Orta yaştan sonraki boşanmalarda kadın yaşlanmış olmakla, erkek ise yeniden evlenebilmektedir; bu durumda, kimsesiz, bakıma muhtaç yaşlı kadınlar grubu çoğalmaktadır. Bu sonuçtan, en çok kaybeden de şübhesiz çocuklar olmaktadır. Hele hele her davranıştan bir mana çıkarmaya çalışan ve gelişmekte olan duygusal hayatları altüst olan bu çocuklar, zihinlerinde o yaşta çözemeyecekleri büyük problemlerle karşılaşmaktadırlar. Normal evin dışında, yetiştirme yurtları gibi yerlere gönderilmeleri durumunda ise bu etkiler kat kat artmaktadır. Neticede insana ve topluma yabancı, bütün bir insanlığa düşmanlık duyguları besleyen, her türlü suç işlemeye yatkın, daha da kötüsü, ileride cemiyet hayatında kanser olabilecek potansiyel bir ikinci topluluk oluşmaktadır. Pek tabii bütün bu neticelere de ailedeki dejenerasyon sebeb olmaktadır. Ve aileden başlayıp cemiyete yayılan bu dejenerasyon bugün birçok ülkede hızlı bir seyir göstermektedir.
ŞAŞIRMIŞ AVRUPALININ ÇARE OLARAK TEKLİFLERİ:
Avrupa’nın değişik ülkelerindeki sosyologlar, psikologlar ailenin bu çözülmesi karşısında toplumu ve devleti hiç de iyi bir geleceğin beklemediği görüşündedirler. “Nasıl oldu bu iş, bir türlü anlayamadık dercesine çırpınıp durmakta ve bu çözülmeyle ilgili her yeni olay onların ümitlerini biraz daha kırmaktadır.
Gelecekte neler olabilir ve bu durum karşısında hangi çözüm yollarını kullanmak gerekir,düşüncesiyle değişik fikirler üretilmekte ve şimdiden cemiyete empoze edilmeye çalışılmaktadır. Bir araştırıcı, kendisine göre, bu gidişle ilgili olarak ayrı çözüm senaryosu teklif etmektedir: Birincisinde, fert aileye çok az bağlıdır. Geçicii basit beraberlik olabilir veya bir aile pansiyonu şekli düşünülebilir. Ayrılma durumunda çocuklar annenin yanında kalır. Pek tabii bu durumda baba-çocuk ilişkisi çok çabuk kopar. Devlet herbir ferdi otonom olarak ele alır.İkincisinde, ailede ayrılıklar olsa bile, devlet her yönüyle onların lehine çalışır. üçüncüsünde, her ne kadar bu durum demokrasi yanında tatlı bir totalitarizme gitse de, devlet en az üç çocuk sahibi olmayı ve hiç olmazsa onlann eğitimleri süresince ailede boşanmanın gecikmesini sağlamalıdır. Dördüncüsünde, hadiseyi zamana bırakıp, eskiye dönme yollan açılmalıdır. Bu da imkansız görünmektedir. Zira tehlike oldukça korkunçtur; bir yandan AİDS gibi bir bela, diğer yandan ailenin parçalanmasıyle meydana gelen yeni yeni ekonomik sıkıntılar bütün bir cemiyeti tehdit etmektedir. O halde devlet olarak aileyi ve çocuk sahibi olmayı desteklemeli ve psikolog, sosyolog ve diğer araştırıciların daha köklü çözümler getirmeleri sağlanmalıdır.
BİZDEKi DURUM VE BİZİM ÇARELERİMİZ:
Maalesef memleketimizde bu yangından etkilenmiş ve etkilenmeye devam etmektedir. Basın, radyo, televizyon ve diğer propaganda araçlarıyla aile mefhumunu yıkmaya yönelik davranışlar kültür ve medeniyetin bir gereği olarak “kaçınılmaz müsbet gelişme” şeklinde empoze edilmeye çalışılmaktadır. Her yönüyle yanlışlığı ve zararı bizzat batılı sosyologlar tarafından kabul edilen senaryolar, normalmiş gibi işlenmektedir. Basın haberleri, anketleri ve yorumları bu paralelde vermektedir. Bunun sonuçları ise toplumumuzda evlenme öncesi ilişkiler, boşanmalar, gayriahlâki davranışların yaygınlaşması, bakım evleri, çocuk yuvaları şeklinde ortaya çıkmıştır.
Şimdiye kadar söylenen bu durumlarda, pek tabii kültür çerçevesinin çok önemli yeri vardır. Bu çerçeveyi de gelenek görenekler ve edep, ahlak, namus, iffet, sadakat, doğruluk gibi daha birçok cemiyet hayatını düzenleyici unsurlardan oluşan din duygusu çizer.
Batıda bu çerçeve çoktan parçalanmıştır; bundan dolayı da karışıklıklara düşülmüş ve yeni bir çerçeve aranır hale gelinmiştir. Bizde ise bu çerçeve hala sapasağlamdır. Ne var ki, sanki, “bu çerçeveyi biz de kıralım ki, batılılarla beraber olup, yeni arayışlar içine girelim’’ şeklindeki fikrin savunucuları, Batı bu işten çoktan dersini alıp vazgeçmiş olmasına rağmen, maalesef seslerini duyurabilme imkanına sahiptirler.
Esasen aile veya diğer bir deyimle evlilik, Yüce Dinimizce çok mukaddes sayılmış ve aile “cennet köşelerinden bir köşe” olarak vasıflandırılmıştır. Boşanma ise Allah’ın sevmediği bir mübah olarak görülmüştür. Çocuk terbiyesi ve bu terbiyenin nasıl verilmesi gerektiği en ince teferruatına kadar yaş yaş belirtilmiştir. (bkz. Sızıntı 3. cilt, Gençliğin problemleri). Yaşlı anne babaya, “öf” bile dememe emredilmiştir. Değil evlilik dışı ilişki, normal insanî münasebetlerde bile cinsler arasında ciddi ölçüler konulmuştur. Dahası, bunların pratiği yapılmış ve asırlarca insanlık bu düsturları kullanan atalarımız sayesinde, tabir-i caizse rüyalar aleminde yaşar gibi yaşamıştır.
Netice olarak, Batıda aile müesseselerinin ve giderek toplumun çökmesi karşısında şaşkına dönüp çare arayan sosyologlar bile en doğru ve en etkili reçetenin İslam’da bulunduğuna inanmaya başlamışlardır. Çığ gibi insanlığı saran bu korkunç hastalıktan korunmada rakipsiz olan bu reçete kendi içimizde ne kadar sağlıklı uygulanırsa toplumumuzdan neş’et edecek olan bu ciddi inkılap, umulur ki, bütün insanlığı da düştüğü karanlıktan kurtaracak bir meşale haline gelecektir.