Sızıntı Arşivi

Mart 1991 · s. 72 · 3 dakikalık okuma

Bâsiret ve Fîrâset

Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE

BASİRET VE FİRASET

Sözlüklerin; idrâk, fetânet, delîl ve şahit kelimeleriyle karşılamaya çalıştıkları basiret, kamus ve ta’rifât kitaplarında: “Kalb gözünün açıklığı, idrâk genişliği, daha başlangıçta iken neticeyi görüp-sezme ve yarınları bugünle beraber değerlendirebilme istidadı” olarak ta’rif edilmiştir.

Gönül erlerinin muhaverelerinde basiret, bir başka derinlik ve iha­taya ulaşır. Şöyle ki; o, tefekkür ve ilhamın rehberliğinde biricik irfan kaynağı, eşyanın hakikatim kavramada ruhun ilk idrâk mertebesi; ak­lın, renk, şekil ve keyfiyetlere takılıp kaldığı noktalarda, ruhî değerle­ri görüp tesbit eden bir vicdanî şuur ve ilâhî tecellîlerle nurlanmış, Zât-ı ulûhiyyetin ünsiyeti ziyâsıyla sürmelenmiş öyle bir idrâkdır ki, idrâkların yalın ayak baş açık hayâllerle yorulup bîtap düştükleri va­dilerde o, delîl ve şahide ihtiyaç duymadan eşyanın perde arkası sırla­rıyla halvet olur ve aklın şaşkın şaşkın dolaştığı yerlerde gider haki­katler hakikatine ulaşır.

Basar, Allah’ın nûrefşân bir sıfatıdır; her müstaidin basîreti de Aralarında taksimi yapan Biz’iz” mîzanıyla bu ilâhî sı­fattan hissesi ölçüsündedir. Böyle kaderi bir tecellîde en büyük hisse ile, bu lâhûtî kaynaktan kana kana istifâde edip, sonra da ruhunun ilhamlarını arkasında saf bağlamış bendelerinin sînelerine boşaltma mazhariyetinin biricik sîmâsı, Hakk tecellîlerinin mücellâ âyinesi Hz. Muhammed(sav)’dir ve bu mevzûda onun eşi-menedi yoktur. " De ki; İşte benim yolum! Ben Allah’a -körü körüne değil- basiret üzere da’vet ediyorum.. Bana tâ­bi’ olanlar da öyle...” beyanı, nebiler sultanı ve arkasındakilerin bu ilâhî mevhibe ve onun varidatından istifâdelerinin azametine işaret et­mektedir.

Bu ışıktan idrâk sayesindedir ki, miracın kutlu yolcusu, idraksiz­ler için hemen her zaman, anlaşılmaz bir amâ sanılan varlığın perde arkasını, hem de bir solukta gezip gördü. Bir kitap gibi mütâlâa et­ti., îmân rükünlerinin misâli levhalarının sergilendiği gayb yamaçla­rında dolaştı.. kader kalemlerinin yürekleri hoplatan nağmeleriyle ürperdi.. hûri-gılman teşrifatçılığına uğrayıp geçti., “ne mekân var anda, ne arz u semâ...” duygularının mûsikîleştiği noktada “ = İki yay kadar hatta daha da yakın...” nefehâtiyle istikbâl edildi ve armağanlandırıldı...

Bazen basîretdeki temaşa zevki firâsetle ayrı bir derinliğe ulaşır ki, o zaman idrâk “Te’vîlü’l-ehâdîs’e= Eşyanın melekûtu yönlerine nüfuz ve hâdiselerin yorumu” uyanır ve ruh, üç buudlu şu mekânda birkaç buudu birden yaşamaya başlar. Derken vicdan, varlığın gören gözü, atan nabzı ve kavrayan aklı olur.

Sezme, anlama ma'nâlarına gelen firâset, idrâkin, iz’ânlaşması ve basiretin daha da derinleşmesi demektir. Hakk nurunun tecellîsine açık firâsetli gözler, gölgelere aldanmayan öyle ay yüzlülerdir ki, ba­siretlerinin nuruyla en karanlık zeminde dahi herşeyi apaçık görür, il­tibasları aşar, benzerliklere takılıp kalmaz., cüz’iyyatın esiri olmaz.. kamışın içinde şekeri, suyun ruhunda oksijen ve hidrojeni birden mü­şahede ve idrâk eder ve gönlü hep “fark” ikliminde dolaşır.

İnsan simasından kâinat çehresine kadar her nokta, her kelime, her satır “ = Elbette bunda basiret ve firâseti olanlar için ibretler vardır” gölgesinde seyahat edenlere çok ma'nalı birer lafız, hatta birer kitaptır. “ = Mü’minin firâsetinden korkun ve titreyin’. Çünkü o, Allah’ın nu­ruyla nazar eder” sırrıyla her tarafı görebilecek bir tarassut noktasına oturmuş bu yüksek kametler, eşyanın hakikatıyla temasa geçer, varlığın perde arkası çehresine muttali’ olur, herşeyin gerçek yüzünü ortaya koyarak hâdiselerin yüzlerine nur saçar. Ve ömrünü karadelikler etrafında geçirenlere rağmen hep firdevsî yamaçlarda zevkten zev­ke koşar-dururlar.

Gözleri firâsetle açılıp-kapanan bir ruhun nazarında, varlık, yap­rak yaprak bir kitap, canlı-cansız bütün eşya binbir ma’nâ ile ışılda­yan kelimeler, varlığın çehresi ve insanların sîmâları aldatmayan bi­rer beyan olur. Gönül erleri o kitabın tekvini âyetlerinden, o âyetlerin nûrefşân cümlelerinden, her gözün göremediği, her kulağın işitemediği öyle şeyler duyar, öyle şeyler görürler ki, en muhteşem dimağlar dahi tasavvurundan âciz kalır. Her mü'minin derecesine göre, gözle­rin görmediği, kulakların işitmediği ve hiçbir İnsanın tasavvur edeme­yeceği sürprizleri, onlar her lâhza burada duyar, sezer ve zevk ederler.