Sızıntı Arşivi

Haziran 2001 · s. 226 · 4 dakikalık okuma

Bahar Orucu

· Edebiyat


Her kış mevsiminin sonunda, karların eridiği, etrafın yeşillenmeye yüz tuttuğu demlerde, içimde bir fırtına kopardı. Artık yerimde duramazdım. Kafesteki kuş gibi çırpınırdım. Çok farklı şeyler hissederdim.
Arkadaşlarımızla kendimizi dağların, kırların bağrına atardık. İçimizi gezdiğimiz yerlere şerhederdik. Biz onların halini anlardık, oralar da bizim halimizi anlardı.

Bu gezintilerimizin, bir yönüyle bu coşkunluğumuzun iki sebebi vardı: birisi zahiri, diğeri ise batıni.

Zahiren; gördüğümüz yeşermeler, erimiş kar suları, coşmuş ilkbahar pınarları, kuytularda kalmış nadiren bulunan kar yığınları, etraftaki açan çiçeklerin tebessümleri bizi coştururdu. İçtiğimiz sular bambaşka, teneffüs ettiğimiz hava apayrıydı. Etrafta yeni doğmuşluğun bütün tazeliği, tatlılığı ve çekiciliği gözlenirdi. O duyulan hazzın tasvirine imkan var mıydı? Sanki kış bizi kendine esir etmiş bir despot, bahar da hürriyetimize kavuşturan bir cengaverdi. Bekleyip durduğumuz yiğidimiz, kurtarıcımızdı. Biz de zaten kendimizi onun bağrına atardık.

Bahanemiz, sonradan daha iyi anlayacağımız gibi, pek çocukçaydı; çiğdem, sümbül vb şeyler toplamak istiyorduk. Asıl gaye, içimizdeki, kışa ait durgunluğu söküp atmak, yeniden dirilme şenliğinde yerimizi almaktı.

Meselenin bir de batıni yönü vardı ki, esas demek istediğim de budur zaten. Tam olarak anlamasam da, hissettiğim kadarıyla; tabiatın bağrına 'ba's (dirilme) emri verilmişti. Makro alemde oluşan bu ba's, o kadar aşikardı ki, maddi alemde olmamıza rağmen o manevi emrin tayflarını, tedailerini ta yüreğimizin derinliklerinde hissederdik. Kalbimiz güvercin kalbi kadar incelir ve titrekleşirdi. Biz bile kendimizi tanıyamazdık. Şöyle yüksek bir yere çıkıp da ufkumuzu ötelere dikince, hafif hafif ve serin serin kalbimizi ısıtan meltem yumuşaklığındaki ince havayı ciğerlerimize çekerdik. Bu rüzgarda oluşan, verilen o ba's emrinin havası, tadı olmalıydı. Ölmediğimiz, canlı olduğumuz halde bizi bir kere daha diriltiyordu. Tekrar dirilişi çağrıştırıyordu. Bu havaya bir parmak da bizim gibi hala madde aleminde yaşayan insanlar için çalınmıştı. İşte o azıcık tadabildiğimiz hava... İşte o... Gözlerimizi hafif kapayıp da çektiğimizde burnumuzun kemiklerini sızlatmaya yeterdi. O ne müthiş iksir idi ki bizi kendine ram eylemişti.

Bir an kendimizi Sur'a üflendiği, herkesin yerinden fırladığı o müthiş ana götürürdük. Tam anlamasak da bizi bu kadar etkileyen cazibenin başka bir şey olmasına ihtimal vermez, buna yorardık. Biz de böyle dirilecektik ki, bizim maddi yönümüzü aşkın olan ruhumuz, bir ünsiyet peyda ederdi bu genel havayla. Bedenimiz tanımasa da ruhumuz galiba tanıyordu. Zira ruhumuz, bu gelen havanın emrinin verildiği ilahi kaynakla hemşehri olmanın avantajını kullanıyordu. Kullanıyordu da bedenimizi de kendisine bağlıyor, sürükleyip götürüyordu. Bu götürmede neler duyulur, neler hissedilir... Bunu ifadeye imkan yok.

O çekindiğimiz kıyamet sahnelerinin bir an çekinilmeyecek bir durum olduğu kanaatine varırdık. Zira o atmosferi azıcık hisseden ruhumuz bizi büyülemişti. Acaba tüm bunların kaynağı, bu gelen tılsımlı atmosferin membaı ne kadar güzel olmalıydı. İnsan oraya, kaynağına vardığı zaman zevkten sarhoş olurdu da kendisine zor gelirdi. Burnumuzun kemiklerini sızlatan tedailerin kucağına kendisini atardı belki de...

İşte ifadeye takılarak anlattığım, duyduğum şeyleri, o çocukluk döneminde manalarını anlamayarak her bahar tadarken, zaman geçti ve ben köyden ayrıldım. Zira okumam gerekiyordu. Ben bir öğrenciydim. İlk defa bu ayrılık acısını tattığımda Ramazan'dı. Manevi bir de hava vardı. Susuyor, akşamları iftarda susuzluğumu gideriyordum. Ama ben ruhumda bahar havasını tadamamanın orucunu tutuyor, bu orucun iftarını da hiç yapamıyordum. Ne kadar tatlı sularla kanmaya çalışsam da, gözümde sekeratta can çekişen birisinin gözünde canlanan şeffaf su gibi, benim baharımdaki derelerde akan suları düşlüyordum. Yani hep oruçtum... Gece ve gündüz... Tutsaktım, sabah ve akşam... Beni bekleyen, ayrılırken buluşma sözü verdiğim o bahara kavuşamıyordum. Oysa nasıl da özlemiştik birbirimizi. Birbirimizin halini nasıl da anlardık.

Birkaç yıl böyle sara nöbeti gelmiş gibi çırpındım. Şimdilerde ise o heyecanı yitirdiğimden olsa gerek iyice körlendim; çırpınmıyor hislerim. Sadece hayallerim akıl destekli çırpınıyor. Halbuki eskiden duygu destekli çırpınırdım.

Hani öğrenciydim, okuyordum ya!... Zamanla o Büyük Üstad'ı da tanıma şerefine nail olmuştum. O'nu hecelemeye çalışıyordum. Neden sonra, O'nun eserlerinde hecelediğim şeyleri, çocukluğumda duyduğum şeylerle kıyas ettim. Birebir örtüşüyordu. Sonra bu müthiş insanın sık sık kırlara çıkıp bahar meşherini okuduğunu, bunun ruhunun gıdası olduğunu öğrendim. Sağlamasını yapmıştım duyduğum şeylerin. O büyük insan daha neleri.. hem de her mevsim.. o umumi her an faal olan emri Sübhaniyi çok iyi okuyor ve bunları müthiş yorumluyordu. Ben de hislerimi O'na emanet ettim. Ödünç verdim ruhumu... Git, dedim, sana ben istediğini veremiyorum; o verir. Ondan bu tılsımın sırlarını öğren, hasret gider. Böylece de kendine gel! Hem bak rengin kaçmış hayli zamandır; yerine gelsin. Mutmain ol. O da pek fena bulmadı, durumu böylece idare ettik yıllarca.

Yer yer o havanın esintilerine tevafuk mesabesinde rast geldim. Bir an burnumun kemiklerini sızlattı ve de gelip geçti. Evet hep o atmosferi özleyecektim. Belki de dirilişe kadar.