Sızıntı Arşivi

Ocak 2001 · s. 585 · 4 dakikalık okuma

Aşk: Bülbül Hastalığı

· Edebiyat


Sevgili arkadaşım! On yıl sonra sana bu mektubu yazıyorum.
Evet on yıl sonra... Bu gecikmişlikte bir ihmalim yok, biliyorsun. Sana yazamazdım zaten... Buralarda değildin!... Ama şimdi yazıyorum!... Kendini öyle bir hatırlattın ki, yazmadan edemedim. Bir telefon görüşmesi buna sebep oldu:
– Nihat Dağlı ile mi görüşüyorum?
– Evet!
– Nihat Bey, İzmir Üçyol'dan arıyorum. Rahatsız etmeyeceksem bir şey sorabilir miyim?
– Rica ederim!...
– Nihat Bey! Sinan Bahar isminde bir arkadaşınız var mıydı?
Zihnimde trafik yoğunlaştı:
– Sinan Bahar mı!? Ne diyorsunuz siz!?
– Tanıyor musunuz?
– Evet tanıyorum, ama siz kimsiniz?
– Sinan'ın kardeşiyim...
– Kardeşi mi!?
– ...
Karşıdan cevap yerine hıçkırık sesi geldi. Ağabeyinin arkadaşını bulmuş olmanın heyecanını yaşayan, ama bu karşılaşmayla birlikte yüreğini tekrar acıtan o yakıcı hikayene ağlayan kardeşine ne söylebilirdim? Yaşadığı ikircikli durumun içine ben de düştüm. Bir şeyler söylemeye çalışırken zorlandım:
– Bu kadar yıl sonra beni nasıl buldunuz?
– Çalıştığım işyerinde Sızıntı'nın Mayıs sayısı elime geçti. Bir yazınız vardı, Papatya Falı... Yazının içeriğinden İzmir'de olduğunuzu anladım.
– Peki Sinan'ın, Nihat Dağlı isminde bir arkadaşının olduğunu nereden biliyordunuz?
– Sinan gittiğinde on iki yaşındaydım; o günden bu yana dosyasını, eşyalarını karıştırmak bende bir alışkanlık oldu. Sinan'ın dosyasında ona gönderdiğiniz iki tebrik kartı bulunuyor, sizi oradan biliyorum.
...
Sevgili arkadaşım! Arayan kardeşindi; oniki yaşında bıraktığın kardeşin...
Bir gün sonra, bu sefer annen aradı. Seni bulmuş gibi konuştu benimle; acısını, hasretini, hüznünü ve kırılganlığını aktardı birkaç cümleyle. Müsaade ederse, ziyaret etmek istediğimi söyledim. 'Ne demek' dedi, 'buyrun!' dedi.
Birkaç gün sonra onları ziyaret ettim. Baban ve annen beni kapıda karşıladılar; ellerini öptüm. Kardeşin sonra geldi. Bir şey dikkatimi çekti; onu da kapıda karşıladılar.
Annen:
– İkimiz de, sabah ve akşam onu kapıda böyle uğurluyor, yine böyle karşılıyoruz, dedi.
Yorgun bir anne ve baba... Çok erken bir yaşta trajik bir acıyla yüzleşmiş bir kız kardeş...
Akşam yemeğini birlikte yedik... Hala hikayenizin tesirinde olan bu insanları dinlemekten başka bir şey yapamadım. Acılarını yumuşatır diye söylemeyi düşündüğüm birkaç şeyi söyleyemedim. Geçen on yıla rağmen unutulamayan bir acıyı, söyleyeceğim şeyler hafifletemezdi zaten. Kardeşin dosyanı getirdi; sana yazdığım tebrik kartlarını inceledim, fotoğraflarına baktım... Sünnet fotoğrafların, öğrencilik ve askerlik fotoğrafların.. sonra sonunu hazırlayan nişan fotoğrafların...
...
Biliyorum, yazdığım bu mektubu okuyamayacaksın! Anlayacağın, sahibini bulmayacak bir mektup yazıyorum. Bilemediğimiz, ama insanların gitmeye devam ettiği bir yerdesin. Hatırlar mısın, en son Bornova'da, başka bir atmosferde karşılaşmıştık; üniversitede sürdürdüğümüz arkadaşlığımız burada da devam etmişti. Sonra, 1989'un Kasım'ında memuriyetim başlamıştı. Yine İzmir'deydim. Büyüdüğünüz kentte; aynı kentte, ama birbirimizden uzakta... (...) Günler sonra, bir öğlen tatilindeydi; yan masadan aldığım gazetenin ilk sayfasında yer alan bir fotoğraf ve haber beni şok etmişti. Gazete bir 'aşk intiharı'ndan bahsediyordu. Donup kalmıştım... Niçin?... Nasıl olmuştu bu?... (...) Geride yakıcı bir hikaye bırakarak gitmiştin. Hiçbir şey yapamamıştım o zaman. Cevapsız sorular ve bir boşluk duygusu kalmıştı senden geriye...
Sana ve gidişine dair zihnimde uçuşan soruları zamanla unuttum! 'Sinan Bahar' ismi, geçmiş zamanıma ait bir isimdi sadece. Okuldan arkadaşlarla bir araya geldiğimiz nadir zamanlarda, hep hayıflanmalarla anılıyordun... Hiç kimse gidişini kabullenemiyordu, ama gitmiştin işte.
...
Feridüddin Attar, Mantıku't–Tayr'da girdiğin çıkmaza işaret ediyor: Hüthüd kuşu, Simurg'a gitmek gerektiğini, çünkü Simurg'un gerçek sevgili olduğunu anlatır etrafındaki kuşlara. Onları, yolcudan fedakarlık isteyen bir yolculuğa çağırır. Bülbül, dudu, kaz, keklik, hüma, doğan, puhu, tavuskuşu.. bahaneler ileri sürerek, böyle bir yolculuğa çıkamayacaklarını söylerler. Özellikle bülbülün bahanesini ve hüthüdün bülbüle cevabını, aşka dair önemli bir hakikatı, 'bülbül hastalığı' diyebileceğimiz bir durumu göstermesi açısından buraya alıyorum:

Bülbülün bahanesi
Aşk sırları bende tamamlanmıştır. Her gece aşk sırlarını tekrarlar dururum. Neydeki feryat benim sözlerimdendir; çenkteki nağme benim feryadımdandır. Gül bahçeleri benim coşkun nağmelerimle coşar. aşıkların gönülleri benim feryatlarımla dolup taşar. Ben, gülün aşkına öyle daldım ki kendimi bile tamamıyla kaybettim, varlığımdan haberim yok. Ben de gülün sevdası var, bu sevda bana yeter. Çünkü istediğim ancak güzelim gül. Bir bülbülün Simurg'a gitmeye gücü yetmez ki!... Bülbüle bir gül sevdası yeter. Şimdi gül, gönüller çeken bir dilber gibi açılıp da bütün alem içinde güzel güzel yalnız benim yüzüme bakıp gülerse, / Gül, perde ardından çıkıp yüzüme bakarak gülümsemeye başlarsa, / Bülbül, onun sevdasından nasıl vazgeçer, buna nasıl tahammül eder?'

Hüthüdün bülbüle cevabı
'Ey dıştan görünene kapılıp kalmış olan, bundan ileri gitme.. artık bir güzel aşkıyla öyle nazlanıp durma! Gülün aşkı, seni nice dikenlere uğrattı, neler etti, neler... Nihayet de seni işinden gücünden alıkoydu. Kamiller, geçici bir şeye sevdalanmaktan usanır, bıkarlar. Gülün gülümsemesi sana tesir etti, ama gece gündüz de seni feryatlara düşürdü, ağlatıp inletti.'
...
Sevgili arkadaşım! Senin hastalığın bülbül hastalığıymış; gülün bahçesinde dolaşırken, hüthüdün seslenişini duymamışsın. Gülün gülümsemesiyle aklının üzerini çizmiş, bağrını dikenlere açmışsın. Yaralanmakla kalmamış, çekip gitmişsin. Seni aşk çarpmış!... Arşivimde duran bir yazının, aynı zamanda hekim olan yazarı yerinde bir tespit yapıyor: 'Aşk bir hastalık halidir, ama iyi bir hastalıktır.' Hastalık kişiyi nasıl kendine dair bir incelemeye götürüyorsa, aşk da, insana kendinde bir yolculuk yaptırıyor. Eğer bu yolculukta beliriveren soruların cevabı bulunsa ve boşluklar doldurulsa, insan kendi hakikatiyle karşılaşabilir.
Evet aşk bir imkandır; her şeyin metalaştığı bu zamanlarda, aşk, 'aşkın' olanın en son barınağı gibi görünmektedir. Katı pozitivizmin pompalanmasıyla çoraklaşan gönüller, aşka tutunarak canlılıklarını koruyabiliyorlar. Ancak aşk bir imkan olduğu gibi, yok edicidir de. 'Sevmek fiili tek başına bir mana ifade etmiyor; muhabbetin ne zaman sev(il)ene zarar vermeye başladığını kolay kestiremeyiz.' Bu sebeple, bülbül hastalığı dediğimiz aşka yakalanan, hüthüdün bülbüle cevabını dikkate almak durumundadır. Seninkine benzer bir gidişle geride kalanlara acı yaşatmak istemiyorsa...