Ocak 2001 · s. 588 · 10 dakikalık okuma
Akyuvarlar İş Başında
· Edebiyat
Genç adamın vücuduna yabancılar girmiş ve çatışmalar başlamıştı. Askerlik görevi akyuvarlara aitti. Hepsi her zaman savaşa hazırdı. Her an uyanık duruyorlardı. Nasıl bir savaş taktiği uygulayacaklarına yine hafızası güçlü akyuvarlar karar verecekti. Genç adam çocukken aşı yaptırmış ve vücudu aynı düşmanın zayıflatılmış hali ile o zaman tanışmıştı. Onlar da bu düşmanı hiç unutmamışlardı. O gün nasıl savaştılar ise, ona karşı hangi eğitilmiş savaşçıları ve malzemeleri kullandılarsa, bu defa da aynılarını kullanacaklardı. Hazırlıklıydılar. Onu nasıl mağlup edeceklerini biliyorlardı. Düşman vücuda daha evvel de girmiş ise; arşiv görevlileri onun hakkında bilgi verir, ilk defa giriyorsa ona göre bir taktik geliştirilirdi.
Genç alyuvar, bu ani hareketliliğin farkındaydı. Olağandışı bir durum vardı. Herkes görevinin başına geçmiş, çalışmasına, işine daha bir dikkat eder olmuştu. Özellikle akyuvarlar. Hemen silahlarının bakımını yapmışlar, zırhlarını kuşanmışlardı. Bir yandan da yeni yeni askerler göreve çağırılıyor, kemik iliği; akyuvar üretimini artırıyordu. Herkes görevini biliyordu. Sanki hepsi şuurlu, hepsi akıllı, hepsi askeri eğitimden geçmişti.
Her akyuvar ait olduğu taburda toplanıyor, hizaya giriyor, “marş!” emrini bekliyordu. Haber geldiği anda emredilen yere doğru hücuma geçecekler, saldırıya uğrayan arkadaşlarını yalnız bırakmayacaklar, ilk şoku çabuk atlatmaya çalışacaklardı. Aslında vücudun hiçbir noktasını, hiçbir köşe başını boş bırakmamışlardı. Bir damla kanda binlerce idiler.
Bu küçücük canlılardan kurulu büyük bir ordu idi. Talimleri, savaş taktikleri harikaydı. Hiç kimse vazifesini şaşırmıyor, görevini karıştırmıyor “bana ne?” demiyor, tembellik göstermiyordu. Kimse kendini düşünmüyor, mesele yapmıyordu. Önemli olan vücudun sıhhati idi. Biliyorlardı ki, o vücudun her hücresi, her organı bütün vücut için, yani birbirleri için çalışıyordu. Her hücre kendisini feda etmeye baştan razı idi. Vücudun bir yerinde bir rahatsızlık olduğunda kimse “elimde önemli işlerim var” demez, kendi işini de aksatmadan arkadaşlarının, kardeşlerinin yardımına koşar, onların ihtiyacına göre çalışmasına yön verirdi.
Genç alyuvarın daha hayatının ilk günleri idi. Milyonlarca arkadaşının, kardeşinin, abisinin olduğu bir ekipte çalışmaktan oldukça memnundu. Kendini onlarla birlikte daha güçlü hissediyordu.
Onlar taşıyıcı idi. Görevleri vücuttaki diğer hücre kardeşlerine oksijen taşımaktı. Genç adam nefes alıyor, havadaki milyarlarca oksijen taneciği akciğerlere, borulara, torbacıklara doluyor, oradan kana geçiyor ve bu düzenekte görev sırası gelince alyuvarlar denilen “beyaz yuvarlak taşıyıcı tanecikler” rollerini oynuyordu.
Genç alyuvar daha işe başlamamıştı. Gelişmeleri takip ediyor, hayata daha önce başlamış olan abileri tarafından eğitiliyor, gelişip palazlanıyordu. Göreve başlayacağı günü büyük bir sabırsızlıkla ve istekle bekliyordu. Akyuvar denilen “küçük savaşçı hücreler” de oksijeni onlara götürüyordu. Ne güzel şeydi... Bir hücrenin, bir akyuvarın imdadına koşmak, ihtiyaç duyduğu oksijeni vermek ve adeta hayatını kurtarmak, ölmemesi için yardımcı olmak... Sırası gelince “başla!” denilince var gücü ile koşacak ve ondan sonra artık hiç durmayacaktı. O küçük hücrecik bir vazifesi olduğuna, önemli bir işte çalıştığına seviniyordu. Çok huzurlu idi. Bu ona verilen önemi gösteriyordu.
Akyuvarların hareketliliği sürekli artıyordu. Birinci bölükte, çatışmanın çıktığı yere ilk müdahaleyi yapan akyuvarlar, piyadeler toplanmıştı. Güçlü güçsüz her düşmana onlar müdahale ederdi. İkinci bölükte, özel eğitimden geçmiş tim bulunuyordu. Onlarla birlikte istihbaratçı akyuvarlar da vardı. Zırhlı birlikler ve komandolar üçüncü bölükteydi. Dördüncü bölük ise, mekanik kuvvetlerden oluşuyordu. Merkezi kumandada da istihbaratçı hafıza hücreleri vardı. Savaşın seyrindeki merhaleleri onlar takip edecekti.
Genç alyuvar, tecrübeli bir akyuvarın yanına yaklaştı. Kıyafeti ve rütbesi, önemli birisi olduğunu gösteriyordu. Kendisi için gerekli olan oksijeni yine bir alyuvardan alıyordu. Selam verdi.
– Nasılsınız? dedi.
Tecrübeli akyuvar, ciddi bir askerdi. Alyuvara sevgiyle baktı.
– Teşekkür ederim, dedi, ya sen?
– Vazifeye çağrılacağım günü bekliyorum.
– Merak etme, burada kimse unutulmaz. Hazır olana görevi verilir. Sen de ihmal edilmezsin.
– Sizin göreviniz ne?
– İstihbarat subayıyım.
– Ne iş yaparsınız?
– Vücuda giren mikrobun, yani düşmanın özelliklerini tespit eder, eski bilgileri ana kumandaya bildirir, savaş taktiğinin belirlenmesinde yardımcı olurum.
– Mühim bir vazife.
– Bu vücuttaki her hücrenin görevi önemlidir. Bak, derideki bir hücre olmazsa, kesilse, yaralansa, düşmanlar oradan içimize sızar. Duvar görevi yapan bir deri hücresi bile nöbet bekleyen bir asker gibi önemlidir. Hem bu vücutta her hücre, yapabileceği en fazla işi yapar. Bir çoğumuzun birden çok vazifesi vardır. Deri hücresinin de... Bu vücut hepimizden oluşuyor delikanlı. Kimsenin tek başına bir kıymeti yok.
– Çok haklısınız.
– Seninle sohbet etmek çok güzel. Ama benim önemli işlerim var. Müsaade eder misin?
– Tabii ki, buyurun. Yalnız şey...
– Ne oldu?
– Bir sorum daha var, ama işinizden alıkoymaktan korkuyorum.
– Sor bakalım.
– Savaş çıkmış diyorlar, doğru mu?
– Evet.
– Halkın arasında durumun kötü olduğu söyleniyor. İşin uzmanı sizsiniz, sizce nasıl?
–Hiç merak etmeyin. Evet, bu kez düşman çok güçlü. Ama tanımadığımız bir düşman değil. Biz onu alt edecek güçteyiz. Sahibimiz de bizi yalnız bırakmayacak, bize düşmana karşı gerekli takviyeleri gönderecek, en uygun silahı verecektir. Hepimiz işimizin başındayız.
– Teşekkür ederim, beni rahatlattınız.
–Senin eğitimini tamamlarken bir görevin de halka moral vermek olsun. Git, bunları arkadaşlarına anlat. Zira böyle günlerde herkesin morale ihtiyacı var. Haydi hoşçakal.
–Hoşçakalın.
Düşman hücreler, genç adama solunum yolu ile bulaşmıştı. Hasta bir adam gencin yanında öksürmüş, mikroplar havaya yayılmıştı.
Adı, “Mycobacterium tüberculosis”ti. Çok iyi eğitilmiş, özel zırhlarla donatılmış bir mikroptu. Tam donanımlı bir gerillayı andırıyordu. Onunla kolay kolay başa çıkılmazdı. Alt etmek oldukça zordu.
Adam, o mikroplu havadan bir nefes çekince hemen içeriye hücum ettiler. Nihayet uzun süredir kolladıkları, bekledikleri şeyi başarmışlardı. Kahkaha ile gülüyor, birbirlerine kaş–göz işaretleri yapıyor, çığlıklar atıyorlardı. Adamın işini bitireceklerine söz veriyor, bunu değişik hareketlerle de ifade ediyorlardı.
–Akciğeri çok severim, dedi birisi.
–Ben de, dedi bir diğeri. Bu organa bayılıyorum.
–İlk taarruzu etkili yapmalıyız dedi başlarındaki bakteri... Tutunmak, zannettiğiniz kadar da kolay değil. Her şey olmuş bitmiş gibi kendinizi salmayın.
–Ayıp ettin, dedi genç ve cüsseli bakteri... Bu güne kadar verdiğin hiçbir işte gevşeklik gösterdik mi?
–Bize güven.
Komutanları olan bakteri sırtlarını sıvazladı. Başlarını okşadı. Pırıltılı gözlerle baktı.
Size çok güveniyorum, dedi. Hep birlikte “çin çin çin” kahkahalar attılar.
Nefes boşluğundaki yolculukları bitmek üzereydi, küçük bir kesecikten içeri gireceklerdi. Komutan sert ve kesin bir ifade ile emrini verdi.
–Hücum!
Çığlıklar atarak saldırdılar. İlk saldırı anı hiç de zor olmamış, fazla zayiat vermemişlerdi. Önlerine çıkanı dağıtmış, öldürmüşlerdi. Acımaları yoktu. Akılları hep ölmekte, öldürmekteydi. Adları belki de onun için mikrop olmuştu.
Nöbetçi askerler beklemedikleri bir taarruza uğramışlardı. Aslında gafil avlandıkları söylenemezdi. Gelenler başkaları olsa onları çok rahatlıkla yakalayıp, alt edebilirlerdi. Ellerinden geleni yapmışlar, cansiperane savaşmışlar, yakınlardaki akyuvarlar hemen yardıma koşmuş, binlercesi birlikte savaşmıştı, ama hayır! Bu düşmanı mağlup etmeye, vücuda almamaya güçleri yetmemişti. Binlercesi ölmüş, telef olmuştu. Bir o kadar da yaralı vardı.
Mikropların komutanı zafer naraları atıyor, ölü akyuvarların üzerine çizmesi ile basıyor.
– Zafer bizim! diyordu.
İstihbarat hücreleri hemen merkezi aradılar. Durum acildi. Vakit kaybetmeden harekete geçilmeliydi. Zaten sınırdan ilk bir–iki düşman askeri sızdığında, merkezin haberi olmuş, fakat destek kuvvetleri yetişememişti.
Savaş yeni başlıyordu.
Mikroplar da vücuda girdikten sonra ilk iş olarak etrafa gözcülerini dikmişler, çevreyi ve durumlarını gözden geçirmişler, savaşı idare edebilmek için bir kumanda çadırı kurmuşlardı. Onların teknikleri, taktikleri, hedefleri belli idi aslında... Süratle çoğalacak, vücudun erzak ve cephaneliklerini ele geçirerek, güçlenecek, kana karışacak, her yere yayılıp istila edecek ve organları birer birer düşüreceklerdi. Vücudun tamamını bitirene kadar savaşmaya söz vermişlerdi. Onlar için zafer ölümle gelecekti.
Vücuttaki tedbirler işte o andan sonra alınmaya başlanmıştı. Düşmanın durumuna göre kuvvetler cepheye sürülecekti. Paniğe, telaşa gerek yoktu. Daha olağanüstü önlemler alınmamıştı. Düşmanın gücü tartılacak, ne kadar kuvvetle alt edilip ortadan kaldırılabilecekse, o kadar kuvvet ayrılacaktı. Masraflar ve meşguliyet o nisbette olacaktı. Elbette vücut bütün faaliyetlerini bırakamaz, çalışmalarını ihmal edemez, diğer noktaları boşaltarak başka düşmanların iştahını kabartamazdı. Durum ciddiyetle ele alınmalıydı. Hissi davranmak herkese zarar verirdi.
Mikroplar akciğere yerleştiği için dıştan bakanlar, küçük gri noktalar, bezeler görebilirdi. Burada bir hastalık var diye herkes söyleyebilirdi.
Hemen birinci bölük cepheye sürüldü. Zira mikroplar bir an olsun boş durmamışlar, süratle yayılmaya başlamışlardı. Her geçen an mikropların lehine gelişiyordu. Binlerce piyade akyuvar bakterilerin karşısına yığınak yaptı. Onlara kimileri monositler diyordu. Canhıraş feryatlar duyuluyor, başlar kopuyor, gövdeler parçalanıyordu. Kan gövdeyi götürüyordu. Piyadeler ellerinden gelen her şeyi yapıyorlardı. adeta ölüme yürüyorlardı. Hiç kimse geriye durmuyor, her akyuvar daha birkaç saniye önce ölen bir arkadaşının bulunduğu mevziye seve seve atılıyor, adeta ölümü gülerek karşılıyordu. O vücut onların vatanı idi ve uğrunda gerektiğinde ölünemeyen bir vatanı; korumak, daha sonraki nesillere emanet etmek imkansızdı.
Fakat ne yazık ki her çatışmadan, her cepheden ölüm haberleri geliyordu. Merkez bu durumun farkında idi. Düşmanın ne kadar tehlikeli ve etkili olduğu elbette biliniyordu. Ama olan olmuş, genç adamın vücudu böyle bir düşmanla karşılaşmıştı. Kim bilir aynı mikropla savaşan kaç vücut vardı? O vücutlardan birisi de genç adama aitti.
İşin kötüsü o günlerde genç oldukça zayıftı. Morali bozuktu. İşleri iyi gitmiyordu. İyi beslenemiyordu. Belki iyi beslendiği, moralinin iyi olduğu, kendisini zinde hissettiği günlerde olsaydı, o mikroplar o adama hiçbir şey yapamayacak, gerekli takviye anında yetişecek, düşmana güçlenme fırsatı verilmeyecekti, ama hayır. Adam o günlerde iyi değildi ve belki de onun o hali, mikroplar için bir davetiye olmuştu.
Düşman orduları ilk meydan muharebesinden de zaferle çıktılar. Çok az kayıp vermişlerdi. Piyadeler, bu özel eğitimli, özel silahlarla ve zırhlarla donatılmış düşmana güç yetirememişti. Artık olağanüstü hal, seferberlik ilan edilmeliydi. Merkez telaşa düşmüyor, elindeki kuvvetleri bir anda kullanmıyor, her şeyin sırasının gelmesini bekliyordu.
Genç adam kendisini oldukça bitkin hissediyordu. Öksürüklerinin şiddeti ve sıklığı artmış, iştahı tamamen kesilmişti. Bu faaliyetlerden ötürü ateşi de bir hayli yükselmişti.
Özel savaşçıların, timin devreye sokulma vakti gelmişti. Kod adları lenfositti. Zırhlarını kuşandı ve düşmana ani bir baskın yaptılar. Şiddetli bir savaş oldu aralarında.... Artık mikropların da gözü korkmuştu. İstedikleri gibi at oynatamayacaklarını, istedikleri yerde dolaşamayacaklarını anlamışlardı. Durumun kendileri için de ciddi olduğunu yeni yeni hissediyorlardı.
Bu yeni takviye, düşmanın gelişmesini yavaşlatsa da işini tamamen bitiremedi. Hatta belki kısa bir süre sonra onları da alt edebilirlerdi.
Ordunun kumanda merkezi savaşı her adımda takip ediyordu. Hafıza hücrelerinden kurulu heyet ihtiyaç duyulduğu anda, bir sonraki merhaleyi haber veriyor ve önceden planlanan önlemler alınıyordu. Vücudu asla teslim etmeye niyetleri yoktu.
Fakat ne yazık ki genç adam bu konuda onlara hiç yardımcı olmuyor, kendisini yoruyor, iyi beslenmiyor, ilaç almıyor, onların direncini takviye etmediği gibi belki de kırıyordu.
Merkezi masa özel time yardımcı olsunlar, onları desteklesinler diye zırhlı birliklerin, komandoların devreye girmesine karar verdi. Komandolar mikropların korkulu rüyası idi. Onlara makrofaj adını takmışlardı. Piyadeler, tim ve komandolar omuz omuza çarpışacaktı. Durum çok ciddiydi.
Piyadeler; düşmanın kolay aşamaması için intihar timi gibi canlarını feda ederek etten bir duvar oluşturacaklar, özel tim yakın dövüş silahları ile baskınlar yaparak mikropları sindirecek veya en azından yıpratacaktı. Komandolar ise, birkaç tanesi bir araya gelerek vücutlarını birleştirecek, böylece kuvvetleri birleşmiş olarak, mikropları içlerine alıp eriteceklerdi. Plan, adım adım yürüyecekti. Bu etten duvar düşmanın yayılmasını engelleyecekti. Herkes onu ümit ediyordu.
Genç adam, kendi üzerinde, kendi içerisinde olan bu faaliyetlerin hiçbirisinin farkında değildi. Bir tanesiyle bile konuşmamış, hiçbirisi ile anlaşmamış, onlara ne yapmaları gerektiğini ve ihtiyacını söylememişti. Bu düzenli, bu sistemli, bu fedakarca mücadelenin idarecisi o değildi. Bütün bu şuursuz canlılar, bir maksatla iş gördüklerine göre; onları şuurlu gibi sevk eden birisi olmalıydı. Ama bunu; ne ilimsiz, gözsüz, kulaksız kemik iliği yapabilirdi, ne toplu iğnenin binde biri kadar olmayan akyuvar... Bu büyük savaş, gören, bilen merhametli bir makamdan idare ediliyordu.
Şükür ki, genç adam hastalığının belirtileri şiddetlendikçe, halsizliği, iştahsızlığı, ateşi, öksürüğü zorladıkça daha fazla ilgisiz kalamamış, bir doktora gitmişti. Doktor hastalığının teşhisini hemen koymuş, birkaç tahlil ve filmden sonra ona “verem” olduğunu söylemişti. Gerekli tedaviye hemen başlandı. Böylece vücudun savunma mekanizmasına takviye gelmiş oldu.
Komandolar her ne kadar mükemmel bir dayanışma örneği gösterseler, hücrelerinin sınırlarını kaldırıp birleşseler, verem mikrobu ile başa baş, dişe diş savaşsalar da, mikrobun dışındaki mumsu maddeyi aşamadıkları, zırhı eritemedikleri için tamamen imha edemiyorlardı. Hatta bazen mikrop bu birleşmiş komandoları parçalayıp içlerinden çıkıyordu. İlaç takviyesinin mikrobun cidarını zayıflatması ile savaşın seyri değişti.
Artık mekanik kuvvetlerin sırası da gelmişti. Kıyasıya mücadelenin olduğu, kavganın verildiği bütün savaş meydanlarının çevresine mekanik kuvvetler yığınak yaptı. Mikropların bulunduğu yerin etrafında ölmüş akyuvarlardan oluşan bir barikat kuruldu. Mikroplar, onları aşamayacak, beslenip güçlenemeyecek, çoğalamayacak, yayılamayacaktı. Planın son merhalesi, savaş meydanlarının çevresine aşılması güç bir duvar örmekti. “Fibröz doku” denilen bir maddeden oluşan ipliklerle duvar örüldü, adeta halı gibi dokundu. Binlerce komando, tim, piyade kendisini feda etmiş, çemberin içinde isteyerek kalmışlardı. Oldukça yıpranmış olan inatçı mikroplar artık her geçen gün biraz daha zayıflayacak, başkalarını öldürmek isterken aynı akıbete kendileri uğrayacaktı.
Vücut, bütün sistemleri ve organlarıyla, istihbaratından piyadesine bütün askerleriyle savaşı kazanmıştı. Her yerde sevinç, her yerde şenlik vardı. Genç adam artık sürekli öksürmüyordu. Kendisini oldukça güçlü ve neşeli hissediyordu. Yüreği, ona sıhhati veren Yaratıcısına teşekkür hisleri ile dolu idi.
Tücrübeli akyuvar etrafı dikkatli bakışlarla süzerken arkasından birisi yaklaştı.
– Efendim, dedi, oksijeninizi getirdim.
Geriye döndü akyuvar. Bu sesi tanımıştı. Bu savaş başladığında görüştüğü, görev bekleyen alyuvardı.
– Teşekkür ederim, dedi akyuvar.
Alyuvar kumandana büyük bir hayranlıkla ve sevgi ile bakıyordu. İçinden geçenleri söylemeden edemeyecekti.
– Sizler birer kahramansınız ve size minnettarız, dedi.
– Bu savaşta hepimiz görevimizi yapmaya çalıştık, dedi tecrübeli akyuvar. Hepimizin minneti ve teşekkürü; bize acıyan, bizi idare eden kumandanımızadır.
Tebessüm etti alyuvar... Tebessüm ederek ayrıldılar.