Ekim 1991 · s. 422 · 6 dakikalık okuma
Arap Memleketleri , Osmanlı Devleti'ne İltihak mı Etmişlerdi?
Ahmet Akgündüz · Doç. Dr. · Tarih

1, Araplarla Müslüman Türkler Arasına Sokulmak İstenen Nifak Tohumları.
İslâm'ın iki bahâdır kahraman milleti olan Araplar ve Türkler arasında sun'î bir ihtilâf çıkararak İslâm zaferlerini gölgeleme gayretleri, Avrupalılar tarafından XVII. asırdan beri sürdürülegelen fesâd faaliyetinin başında gelmektedir
Maalesef bu fesâd faaliyetlerinin acı meyveleri 1. Dünya Harbinde görülmüş ve bir çok Müslüman millet kahraman ağabeyi olan Türkleri arkadan vurmuşlardır. Gerçekten Hindistanlılar paralı veya parasız İngiliz askerleri olarak ve düşman zannederek gerçekte ma'nevî pederi olan Türkleri öldürmüşler; şimdi başında oturmuş ağlıyorlar; zira babasız kaldıkları her hallerinden belli oluyor. İşte Araplar,yanlışlıkla ve düşmanın tahrikiyle kahraman kardeşi Türkleri arkadan vurarak öldürüp hayretlerinden ağlamayı da bilmiyorlar. İşte Afrikalı bir kısım müslümanlar.
Tanımadan kurşun sıktıkları biraderlerinin başında, şimdi vaveylâ ediyorlar. Kısaca, alem-i İslam, İslam’ın bin yıllık bayraktarı olan oğlunu gafletle, bilmeyerek öldürmüş veya öldürülmesine yardımcı olmuştur. Şimdi anneler gibi saçlarını çekip ah u zâr ediyor. Kısacası Osmanlı Devleti’nin himayesinden çıktı çıkalı hiçbir İslam ülkesinin iki yakası bir araya gelmiyor(1). Bu fesat faaliyetlerinin hala devam ettiğini, 1985 baharında doktora tezim ile alakalı araştırmalarda bulunmak üzere gittiğim Kuveyt’te de müşahede ettim. Osmanlı Devleti’nin Arap ülkelerini işgal ettiğini (işgal etmek demek olan "ihtilâl" kelimesini,. 1990 baharında gittiğim Suudi Arabistan'da da maalesef yetkililerin ağzından duyma acısını tattım) ye kendilerini sömürdüğünü müdafaa eden bir kısmı serseri mayınlara orada da rastladım. Daha da ötesi dikkatinizi çekerek belirteyim. Arapça öğretmek üzere açılan Lisan Okullarında okutulan, Amerikalı ve Kanadalılar tarafından hazırlanan ; Arapça Gramerinde, de "Osmanlı işgal etti" "Osmanlı sömürdü" gibi cümlelerin başka misâl yokmuş gibi dil kaidelerini açıklayan misâller olarak verildiğini esefle okudum.
Böyle bir durumda değerli araştırmacı Prof. Dr. Muhammed HARB gibi mes'eleye vâkıf insanların bu fesâd şebekelerini durdurmaları gerektiğine kanaat getirdim ve bu vazifeyi ifaya çalıştıklarını da yazdıkları makaleleri okuyarak anladım. Muhammed HARB, "El-Osmâniyyûn" adlı değerli eserinde haklı olarak şu sorulan soruyor: Araplar Osmanlı hâkimiyetini nasıl karşılamışlardır? Buna mukavemet etmişler midir? Nasıl bakmışlardır? Sevinmişler mi, yoksa nefret mi etmişlerdir? Sömürgeci mi yoksa kurtarıcı nazarıyla mı bakmışlardır?
Kuzey Afrika veya bir diğer adıyla Mağrib yani batı Arap Âleminin Yavuz'a ve Kanunî'ye mektuplar göndererek, Osmanlı Devletinin şemsiyesi altına girmeyi can ü gönülden istediklerini ve hatta Osmanlı Devletinin bir eyâleti olmayı teklif ettiklerini, biz daha önceki bir makalemizde belgeleriyle isbat etmiştik (2). Muhammed Harb de aynı şekilde değerlendirme yapıyor ve değerli ilim adamı Dr. Abdülcelil Et-Temimî'nin konuyla ilgili bir araştırmasından iktibaslar yapıyor. Ortadoğu’daki Araplar açısından ise, bu sualleri şöyle cevaplıyor:
"Evet! Doğudaki Araplar da tıpkı Mağrib'dekiler gibi, Osmanlı Devletini davet etmişler ve onlara merhaba demişlerdir. Bu durum Mısır fethinden kısa zaman öncesinden değil, belki çok daha evvel başlamıştır. Özellikle Mısır'daki Müslüman ahali İslâm'ı tatbik eden kuvvetli bir devlete tabi olmayı başından beri istemiştir. Ortadoğu’daki Araplar, tıpkı Mağribliler gibi, Osmanlı Devletini kendilerini Memlüklü devletinin zulmünden kurtaran bir kurtarıcı olarak görmüşlerdir.

Abdullah bin Rıdvan "Tarihu Mısır" adlı eserinde, Mısır âlimlerinin, Mısır'a gelen Osmanlı sefiriyle gizliden gizliye görüştüklerini ve ona Sultan Gavri'nin şer-i şerife muhalif hareket etliğini şikâyet ettiklerini ve kendilerinin Osmanlı Sultanının Mısır'ı fethetmesini beklediklerini ifâde eylediklerini kaydetmektedir (3). Suriye bölgesi de Mısır'dan farklı değildir. Mısır'dan yola çıkarak Şam'a gelen ve oradan da Haleb'e varan Kansu Gavri'nin, Haleb girişinde, çocukların "Yüce Allah sana yardım eylesin ey Sultan Selim" sesleriyle şaşkına döndüğünü tarihçiler kaydetmektedirler",(4).
II. Halep İleri Gelenlerinin Yavuz'a Gönderdikleri Mektub.
Burada Halep âlimleri kadıları ve halkın ileri gelenleri tarafından kaleme alınan ve Yavuz Sultan Selim'e takdim edilen bir ariza yani dilekçeyi de aslına uygun olarak takdim etmek ve bu dediklerimizi belgelemek istiyoruz. Muhammed Harb tarafından özeti Arapça'ya tercüme edilen bu belgenin aslı, Topkapı Sarayında bulunmaktadır. Gerçekten Halep'de âlimler, kadılar eşraf ve ileri gelenler bir araya gelmişler ve kendi durumlarını aralarında tartışmışlardır. Neticede dört mezhebin kadısının ve şehrin İleri gelenlerinin bütün halka vekâleten bir arıza yazmalarını ve arîzada Osmanlı Sultan Selim'e hitaben isteklerini dile getirmelerini kararlaştırmışlardır. Alınan kararlara göre, Suriye halkı Memlüklü zulmünden bıkmıştır. Memlüklü idarecileri şer-î şerife muhalefet etmektedirler. Sultan Selim, Memlüklü saltanatına son vermek isterse, Suriye halkı kendisine hoş geldiniz demeye hazırdır. Kendisini karşılamak üzere Antep'e kadar gelecektir. Bununla da yetinilmeyerek Yavuz'dan güvenilir bir vezirinin kendilerine idareci olarak göndermesi istenecektir.
Önce mektubun aslını zikredelim ve sonra da özet olarak sadeleştirelim:
a) Mektubun Aslı:
"Bismillâhirrahmânirrahîm İlâ Mevlânâ Sultân-Azze Nasruhû Kıssat'ul-abîd ehl-î Haleb Abdül-fakir Seydi Ramazan ve Şeydi ibrahim İbnân Saruhan, Abdül-fakir Ebül-Bekâ İbn-i Şıhne El-Kâdî Şafi''î, Abdül-fakir Şemsüddin El-Celâli El-Kâdî Hanefî. Abdül-fakir Kâdî Cemâlüddin Yusuf El Kâdî Hanbelî, Kadî Muhammed El-Mâlikî, Abdül-fakir Muhammed bin Bayram, Abdül-fakir Ali bin Ömer, Abdül-fakir îbn-i Şînî. Abdül fakir İbn-i Kaşşân, Abdül-fakir İbn-i Hucce, Abdül-fakir İbn-i Receb, Abdül-fakir İbn-i Salih, Abdül-fakir İbn-i Saffâh, Abdül-fakir İbn-i Boyacı, Abdül-fakir îbn-i Halil Beg, Abdül-fakir İbn-i Satî, Abdül-fakir Cemâlüddin, Abdül-fakir İbn-i Nefs, Abdül-fakir İbn-i Kasvan.
Cemi'ul-ekâbir vel-a'yân vel-eşrâf Ehl-i Haleb el-abîd Mevlânâ sultan-Azze nasru-hü- cümlesi tâi' muhtar, mutî, münkâddır. Cemî'isinin izniyle bu varaka ketb olunub Hazret-i âliye irsal olundu. Hâleb cemâ'ati kullarımız Sultân Hazretlerinden ahd ü emân taleb eylediler ki, canlarına ve mallarına ve ehl ü ıyâllerine emân taleb içün. Siz fekr etmenüz, buyurursanız Çerkez dutalum elünüze verelüm yahud kulum devletlü Hüdâvendiğar Ayntâb'a kadem basduğı vak'a cemî'i ehl-i Haleb kullarımız karşu gelür. İn kâne Türkmân önce gelmezse. Bizi Çerkez elinden kurtarma, hemân zâlim elinden, kurtarmaktır. Sultânıma şöyle ma'lûm ola, şerî'at asla yürümez. Hâs kendüler üstüne her nesne ki, beğenürler, eğer maldan eğer iyâlden hemân malın alırlar, kimesnenin hayı alınmaz. Her biri bir sultândur. Bizden yay istediler, her üç evden bir, mutî' olmaduk. Bundan adavet edüb Sultân'a çıkdılar.
Hüdâvendigarın devletlü başı içün bizi Tükmân elinde yesîr eylemeye. Önce Devletlü Hüdâvendigarunla bir yarar vezir gele ki, bizüm ehl-i ıyâlimiz emânda ola, kerem eyleyesiz, bir i'timâd ettüğünüz adam gönderesiz, sırran gelüb bunda bizimle buluşa, ahdü emân eyleye ki, abîdânın gönlü mutmain ola.
Sallallâhu alâ seyyidinâ Muhammed ve âlihî ecma'în.
El-Abd'ül-Kâdî Bi Haleb Şemsüddin Cemâlüddin."(5).
b) Mektubun Kısa Özeti:
"Mevlânâ Sultanımıza.
Biz Haleb'in ileri gelen âlimleri, eşraf ve a'yânıyız. Bütün Halep ahalisinin izniyle size bu mektubu ve arızayı yazıyoruz. Halep ahalisi Sultân'a itaatkâr, kendi arzumuzla emirlerine hazırız ve bağlıyız. Ahalinin İzniyle bu mektup yazılarak Yüce Hazretlerine gönderildi. Halep ahalisi, Sultanlarından ahd ü emân talep eyledik ki, canlarımız, mallarımız ve ehl ü iyâllerimiz mahfuz kalsın. Siz isterseniz, Memlüklüleri yakalar sizin elinize veririz. Sultanımız Antep’e geldiklerinde Halep ahalisi onu orada karşılamaya hazırdır. Eğer Memlüklüler Önce davranırsa, ne olur, bizi onların elinde esir olarak bırakmayın. Onların elinden kurtarmak zalim elinden kurtarmak gibidir. Sultanım bile ki, şerî'at asla uygulanmaz, malımızdan ve ıyâlimizden dilediklerini zulmen alırlar. Kimse hesap soramaz. Her biri ayrı bir sultan gibidir. Bizden asker istediler, vermedik, bizi Sultanlarına şikâyet ettiler.
Sultanımızın devletlü başı için, bizi Memlüklüler elinde esir bırakma. Güvenilir bir vezirini bize gönder. Gizlice gelsin, bizim başımıza geçsin ve bizi kurtarsın.
Halep Kadısı Şemseddin Cemâleddin"
Mazide İslâm'ın iki bahadır kahramanı Araplar ve Türkler, elele vererek, Kur'ân'ın sâdâsını aktâr-ı âlemde en yüksek gür sâdâlarıyla herkese duyurmaya çalışmışlardır, "İnşallah yine Araplar, ümitsizliği bırakıp, İslâmiyet’in kahraman ordusu olan Türklerle hakiki bir tesânüd ve ittifak ile elele verip, Kur'ân'ın bayrağını dünyanın her tarafında ilan edeceklerdir" (6).
DİPNOTLAR:
1. Bediüzzaman, Sunûhat, (Rü’yanın Zeyli.)
2. Belgeler Gerçekleri Konuşuyor. II, 17 vd.
3. Bu eser, Bayezid Kütüphanesi, Yazma No: 4971 'de bulunmaktadır.
4. Muhammed Harb, el- Osmaniyyün, Beyrut 1989, sh. 168–171.
5. Topkapı Sarayı Arşivi, No: 1 11634.
6. Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat, 93–94 (Hutbe i Şamiye'den).