Nisan 1988 · s. 108 · 3 dakikalık okuma
Akın Ve Akıncı Ruhu

Pek seri hareketlerinden dolayı Osmanlı Türklerinin hafif süvari kuvvetleri bu sıfatla tanınmışlardır. Avrupa sınırındaki eyalet ve sancaklarda bulunurlar bir program ve plan dahilinde yaz ve kış akın yaparlar, düşmanın umumi durumu, mühimmat depoları, stratejik yerleri hakkında mühim malumat toplarlardı.
Akıncı öncüdür serdengeçtidir, fedaidir ve bir gönül eridir. Yolu açan, arkadan gelenlere zemin hazırlayan odur. Fakat çoğu kez bu yolda başlarını ve canlarını feda ederler. Belirtmiştik, akıncı fedaidir. Osmanlı, adım atınca bu zor misyonu omuzlayan akıncı oldu. Akın, bir kara sevda, akıncı ise bu meşakkatli yolun kara sevdalısıdır. Ama nasıl bir karasevda...? Evliya Çelebi Viyana yakınlarında Kasım Voyvoda şehitleri ziyaretgâhına gittiğinde kırk yerde yığın halinde 12.000 akıncının silahlarıyla birlikte yattığını anlatır.
O aynı zamanda bir idealisttir. İdeal sahibi olmayanlar bu ocakta yer bulamazlardı. Bu kutsi ocak, ateşin çıraklarının kalp ve kafalarını yoğurarak tam bir hizmet eri yaptıktan sonra Avrupa’nın derinliklerine gönderecektir. Bu iş çok derin ve kavi bir iman gerektirirdi. Nitekim “Kelle koltukta, kefeni boynunda“ bir vazife üstlenmiştir. Cihad ideali, milli mefkûreler ve bilinmez ufuklara akma, akıncıyı Avrupa içlerine binlerce defa çekip götürmüştür.
Evliya Çelebi akıncıyı şöyle tarif eder: “Gazileri daima kılıcı belinde, tüfengi elinde adamlar olup, şeb-ü ruz (gece—gündüz) silahlar, ile yatarlar. Hatta gusl eder iken ve namaz kılar iken bile alat-ü silahlar, yanlarında amade durur”
Başka topluluklardan ocağa asker alınmaz. Akıncı olmak için Osmanlı Türkü olmak şarttır. Yaptığı iş, en ufak bir hatayı, gecikmeyi affetmez bir özellik taşır. Şahsi bir hata, bir akıncı birliğinin mahvına sebep olabilir.
Cesaret ve yiğitliğin yanısıra bilgi ve kültür esastır. Ekserisi Almanca, Lehçe, Macarca ve İtalyancayı ana dilleri gibi konuşur. Çünkü Venedik, Polonya ve Almanya devlet-i Ali ile hem huduttur. Akıncı sık sık bu ülkelere girip çıkar.
Akıncıların muntazam teşkilatları vardı. Akıncı kanununa göre bin akıncıya bir binbaşı, yüz akıncıya bir yüzbaşı ve on akıncıya onbaşı kumanda ederdi. Akıncı birliklerinin ne zaman, nerede olacağı belli olmazdı. Düşmanla karşılaşırsa derhal küçük takımlara ayrılır; hücum eden kısım bir mukavemete uğrarsa, arkadaki takim yıldırım sürati ile hücuma geçerdi. Pek ani ve sert olan hücum düşman saflarını sarsar ve parçalardı.
Akının “akın’ ismini alabilmesi için mutlaka başlarında akıncı beyinin yani kumandanının emri altındaki bütün askerlerle yapılması gerekirdi. Her akıncının ismi, hüviyeti, eşkali ve hangi mıntıka akıncıları olduğunu ihtiva eden defterleri vardı. Bu defterlerin biri devlet merkezindeki defterhanede diğeri ise eyalet kadılıklarında muhafaza edilirdi.
Akıncının maaşı yoktur; akına çıkmaları emredilince düşman hududuna kadar yetecek şekilde yiyecek verilir, daha sonra ihtiyaçlarını kılıçlarının hakkı olarak alana gittiği yerlerde elde ederlerdi. Yiyecek işleri de kendileri gibi hatifti. Atlarının eğerine asılı kuşhane denen küçük yayvan tencere ile işlerini görürlerdi, akıncının yemeğe ve uykuya ayıracağı kadar bol vakti yoktur.
Toplu olarak bir yerde bulunmazlar, Rumeli’nin muhtelif kısımlarında hizmete hazır beklerlerdi. Her mıntıkanın ayrı kumandanı olup, mensup oldukları kumandanların aile isimleri ile anılırlardı. Turahanlı akıncıları (üsleri Mora), Mihalli akıncıları (Sofya, Semendire) Malkoçoğlu akıncıları (Silistre tarafları) v.s.
Fatih, II. Beyazıt ve Kanuni devrindeki akınlar fevkalade hayret uyandırıcı mahiyette olmuştur. Beyazıt devrinde Venedik Dalmaçya ve Transilvanya, Kanuni devrinde Macaristan ovaları ile Almanya toprakları, akıncıların hedefi olmuştur.

Divan-ı Hümayun set yönünü çok önceden akıncı beyine haber verir ve akıncılar hazırlıklarını yaparlardı. Harp sırasında ordunun önünde sağa sola yayılarak ordunun keşif kolu hizmetini görüp, ordunun yolunu açarlardı. Bu surette düşmanın pusu kurmasına mani olurlardı. Bunun için asil ordudan 4—5 gün daha ilerde giderlerdi. Hafif süvari birliklerinden teşekkül ettikleri için düşman topraklarında inanılmayacak derecede süratli ilerler, etrafa şaşkınlık verirlerdi.
Avrupa, akıncı olmaksızın savaş kazanılamayacağını Osmanlılardan yüzyıllar sonra öğrendi ve kurduğu akıncı teşkilatına “komando” dedi.
Dün Moskova varoşlarından Orta Afrika’ya, Hint Okyanusu’ndan Atlantik’e kadar kutlu sancağı taşıyanlar hep akıncı ruhuna sahip insanlar oldu. Yarın da bu vatan ve topraklar için koşacak olanlar ancak akıncı ruhuna sahip insanlar olacaktır.
Çetin Sungur
Kaynaklar:Uzunçarşılı, İsmail Hakkı, Osmanlı Tarihi, c.1. Ankara1982
Uzunçarşılı, İ smail Hakkı, Kapıkule Ocakları c.2 1984
Öztuna, Yılmaz Büyük Türkiye Tarihi, c.18, İstanbul 1978