Mayıs 2003 · s. 182 · 10 dakikalık okuma
Akıl
Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE
Akıl
Anlama, idrak etme, us manalarına gelen akıl; ıstılah olarak, zahiri hasselerle idrak edilemeyen şeyleri kavrayıp değerlendirebilen ilahi bir nurdur. Akla, maddeden mücerret, ama faaliyetlerinde madde ile müşterek ve bitişik hareket eden bir cevher ve "ben" ile işaretlenen "nefs-i natıka" diyenler de olmuştur. Ayrıca onun, insan bedeninde ruha bağlı bir latife ve nefs-i natıkanın önemli bir buudu olduğunu iddia edenlerin yanında, ona, insan derununda, belli ölçüde de olsa, hakkı batıldan, iyiyi kötüden, güzeli çirkinden ayıran ilahi bir cevher nazarıyla bakanların sayısı da az değildir. Bu son tevcihe göre akıl, nefs-i natıkadan başka bir latife telakki edilmektedir.
Başka bir yaklaşıma göre akıl, nefis, zihin aynı şeyler olmakla beraber, fonksiyonları itibarıyla ayrı ayrı unvanlarla yad edilen çok yönlü bir vahiddir. Ona, mücerret ve nurani bir cevher olması açısından akıl, ortaya koyduğu aktiviteler itibarıyla nefis ve ihsasları zaviyesinden de zihin denmiştir. Bütün bunlar birer nazariye olmaları açısından önemsiz görünseler de, aklın, insandaki kuvvelerin en hayatilerinden biri olduğunda şüphe yoktur. İyiyi-kötüyü birbirinden tefrikte, güzeli-çirkini dış yüzleri itibarıyla temyizde mutlak hakim olmasa da, sadık bir şahit olduğu bedihidir. Evet yerinde o, yararlı ve zararlıyı birbirinden ayırt edebildiği gibi maslahat ve mefsedetler hakkında çok şey söyleyebilir; keza, zaruri ve nazari bilgilerin farklılığını sezebildiği gibi nefs-i emmarenin tesirinde kalmadığı sürece, kalb ve ruhun vesayetinde sahibini tefekkür, tedebbür ve tezekküre sevk ederek onda mealiye iştiyak arzularını şahlandırabilir. Ehlullah böyle bir akla, "akl-ı mead", "akl-ı ukba" diyegelmişlerdir ki, bunun karşısında da bütün bütün mealiye kapalı olan "akl-ı meaş", "akl-ı dünya", "akl-ı mecaz" vardır.
Ayrıca akıl, idrak ufku itibarıyla da farklı unvanlarla yad edilmektedir:
1- Söylenen sözleri anlayan, belli ölçüde hayrı-şerri tefrik, karı-zararı temyiz edebilen akla "fıtri akıl" demişlerdir ki, bu akıl ruhun lisanı, basar ve sem'in tercümanı, ilahi tekliflerin de muhatabıdır.
2- Kendini idrak eden, ilahi emir ve yasaklardaki espriyi kavrayan, bugünü-yarını ve bunların birbirleri ile olan irtibat ve münasebetlerini değerlendiren, dünyevi-uhrevi maslahatlarını idrak eden akla "akl-ı hüccet" diyegelmişlerdir ki; fıtri akıl ruhun basit bir nuru olmasına mukabil, bu seviyedeki akıl ruhun inkişaf etmiş bir ziyasıdır. Birincisi herkeste mevcuttur; ikincisi ise sadece i'mal-i fikredip tefekküre, tezekküre açık duran kimselerde bulunur.
3- Tekvini emirleri okuyan, teşrii disiplinleri kavrayan; okuduklarını sürekli terkip ve tahlile tabi tutarak ilim yolunda yürüyen, hakiki ilim ve marifet hedefli akla da "aklü't-tecribe" demeyi uygun bulmuşlardır. Bazen böyle bir akla ilim, hilm, nüha ve hica dedikleri de olmuştur ki, bunların hemen hepsi bu seviyedeki bir aklın, farklı fonksiyonları itibarıyla aldığı isimler olsa gerek...
Hangi mertebede olursa olsun akıl, ilahi ilmin bir nuru ve ziyası bulunması açısından hem kendini hem de bütün eşya ve hadiseleri -sınırlı da olsa- idrak edecek mahiyette bir cevher-i muazzezdir. Hatta nazarı, kalb ve ruhun temaşa ufkuna açık bir akıl, böyle yüksek bir maiyyete terettüp eden mevhibelerden istifade ederek onlarla aynı varidatı paylaşabilir. Akl-ı meaş, akl-ı dünya dediğimiz kalbi ve ruhi hayattan habersiz, kendi kendine kalmış gayr-i münevver akla gelince, o hemen her zaman, kapkaranlıklardan karanlık ufkuyla bir bahtsızlık örneği, "esfel-i safilin"le de iç içe ve yüz yüzedir.
Evet, cismaniyet, heva ve hevesin tesirlerinden sıyrılarak belli ölçüde de olsa aşkınlaşan akıl, kalbin birkaç adım gerisinde, fakat onun refiki ve kendi ufku ölçüsünde latife-i rabbaniye mevhibelerinin de mazharıdır. İşte böyle bir refakat sayesinde akıl, arz ve semayı aşar, esrar-ı kainatı temaşaya koşar ve gider ta "Mele-i A'la" sakinlerinin soluklarını duyabileceği noktalara ulaşır. Akl-ı meaşın sadece zahire takılıp kalmasına karşılık, akl-ı ukba ve akl-ı mead, bütün hasselerin ihsas alanlarıyla alakalı daha farklı ihtisas enginliklerinde dolaşır, varlığın batınına açılarak sebepleri hallaç eder; sürekli illetten ma'lule, ma'lulden de illete gelir-gider, hikmet ve maslahatların şifresini çözerek yaratılış gayesini okumaya çalışır. Öyle ki hemen her gün adeta hem bütün kainat ve hadiseleri hem de kendini daha değişik şekilde yeniden keşfeder ve sürekli dirilişler yaşar.
Böyle nuranileşen bir akıl, kalb ve ruhun ötelere açık menfezlerinden fizik ötesi alemleri mütalaa ettiği sürece, mütemadiyen onun ufkunda tecellileri tecelliler, inkişafları da inkişaflar takip eder.. ve böylece davranışlarıyla ufku arasında bir salih daire (doğurgan döngü) oluşur: Onun Hakk'a teveccühleri yeni yeni feyizlere kapılar aralar ve döner bu feyizler de onda teveccüh azmini şahlandırır; derken Namütenahiye yönelik bu karlı alış-veriş ve muamele sürer gider.
Aslında, yaratılış itibarıyla akıl, hep Yaratan'a açıktır, sürekli O'nu arar; heva ve hevese yenik düşmemişse mütemadiyen ışığı kovalar ve dünyeviliği aşabildiği andan itibaren de bir marifet mahzenine dönüşerek O'nun aşk u iştiyakıyla sabahlar-akşamlar ve kalbin süt emdiği aynı memeden süt emmeye başlar. Ruh, varoluş gayesi itibarıyla melekuta müteveccih ceberut hulyalı; latife-i rabbaniye, ceberuta nazır sır mefkureli; sır ise, her zaman şiddet-i zuhur ve azametle mest ü mahmurdur. Kalb refakatindeki akla gelince o, belli ölçüde bu payeleri tahayyül, hatta tasavvur eden fark ufkunun bir şahidi gibidir.
İslam hükeması açısından akıl; özü itibarıyla ruhla irtibatlı, kalb ufkuna açık, dimağ yoluyla nurunu neşreden öyle bir latifedir ki, insanoğlu hislerle algılanamayan şeyleri onunla avlar ve onunla kavrar. Sebeple sonuç, müessirle eser arasındaki münasebeti onun sayesinde idrak eder; bir sesten o sesi çıkaranın ne ve kim olduğunu, bir kokudan onun arkasında hangi çiçeğin bulunduğunu, bir izden oradan ne tür bir şeyin geçtiğini, bir sistemden o sistemin kurucusunu, bir nizamdan o nizamın nazımını aklıyla bulur ve değerlendirir. Aynı zamanda akıl böyle zahiri hasselerin ihsas alanları çerçevesindeki şeyleri kavrayan bir latife olduğu gibi, hiçbir duyu organının vesatetine ihtiyaç hissetmeden kendi kendine değişik düşünce ve mülahazalar da üretebilen ruhun önemli bir elemanıdır. Bakar-okur; tahlil ve terkipte bulunur; böler-parçalar, derler-toparlar; parçadan bütüne yürür, bütünden parçalara iner; hiç olmazsa potansiyel olarak her zaman bunları yapmaya hazır bulunur. Onun cüz'iden cüz'iye, fertten yine ferde intikaline temsil veya kıyas denir. Cüz'iden külliye, fertten bir nev'e, neviden bir cinse intikaline istikra (tek tek olanlardan genel hükümler çıkarma, tümevarım) denir ki, ilimlerdeki umumi kaidelerin büyük çoğunluğu bu yol ile tespit edilegelmiştir. Onun külliden cüz'iye, herhangi bir cinsten onun içindeki nev'e veya bir neviden o nev'e dahil herhangi bir ferde intikal ve ulaşmasına ise istintac (tümdengelim, istidlalde bulunma) denir ki, bu da hem tekvini emirlerde hem de teşrii esaslarda sonuç elde etme ve bir hükme varma adına önemli bir yoldur.
İlim dünyasında ehemmiyeti müsellem illiyet (kozalite) kanununun iyi kavranması sayesinde, yukarıda sözü edilen yollarla akıl, Allah'ın ayetlerinden, O'nun varlığına, birliğine ve rahmetinin enginliğine dünya kadar deliller, şahitler çıkarabileceği gibi, konumu, sorumluluğu ve akıbeti hakkında da bir kısım ipuçları elde edebilir. Ancak aklın, bu metotlarla bir netice elde etmesinin önemli iki yolu vardır: Bunlardan birincisinde akıl tedrici hareket eder, biraz aheste davranır ve işi zamana yayarak götürür ki, buna tefekkür, tedebbür, tezekkür yolu diyebiliriz. İkincisinde ise, zamanı aşar, müddete ihtiyaç duymaz ve bir hamlede, bir nefhada matluba, maksuda ve neticeye ulaşır ki, buna hads (sezgi-intuition) diyegelmişlerdir. Hadsin, mümarese ve tecrübeler sonucu elde edilenine kesbi, insani istidatların seri inkişaf etmesi veya bir ilahi mevhibe ile ulaşılanına da "kuvve-i kudsiye" mahsulü denir ki, herkes potansiyel olarak böyle bir varidata açık yaratılmıştır. Böyle bir varidat ve ilham sağanağının merkez noktasını enbiya-yı izam tutar; onların arkalarında da müstakim akıl, selim kalb ve nezih ruhlar yerlerini alırlar.
Ne var ki akıl, her hükmünde isabet edemediği, hatta yer yer hatalara düştüğü gibi; mantık ve muhakeme adına ortaya koyduğu tespit ve kaziyelerin de hakiki faili ve mucidi değildir; o, Cenab-ı Hakk'ın, icraatına sadece perde olarak kullandığı bir alet, bir enstrüman, verileni kabul eden bir kabil, Hak hitabını anlamaya müsait yaratılmış bir manevi sistem ve bir vasıtadır. Bu alet ve bu vasıta, konumunu kavrayabildiği takdirde hep Mevla'ya müteveccih durur ve O'ndan başkasına da asla teslim olmaz. Sürekli O'nunla muamele içinde bulunur; varlığa bakarken onu herkesten farklı görür ve düzgün okur. Duyup hissettiklerini, görüp öğrendiklerini marifete çevirip kalbe emanet eder ve oturur kalkar marifet ve muhabbet soluklar.
Marifet, akıl için hem bir ihtiyaç hem de tabiatına uygun bir beslenme kaynağıdır. Bu kaynağa ulaşan akıl, vücudun en ibtidai mertebesinden, onun zirvelerinden önemli bir şahika sayılan kendi durduğu noktaya kadar bütün mertebeleri tekrar tekrar mütalaa eder; duyup hissedebildiği mazhariyetleriyle gerilir ve sürekli Allah'a şükranla gürler. Elinde olmayarak heva ve heves, lüks ve fantastik düşünceler, ufkunu bulandırdığında da, hemen Hazreti Ruh-u Seyyidi'l-Enam (Aleyhi ekmelü't-tehaya)'ın vesayetine sığınır ve böylece kalbin bir iki adım gerisinde de olsa, onun refiki olma payesini korumaya çalışır ve gözünü onun fizik ötesi temaşa ufkundan hiçbir zaman ayırmaz.
Sofilere göre akıl, insanın en kıymetli latifelerinden biri olduğu gibi aynı zamanda onun felaketine de sebebiyet verecek meş'um bir alettir; evet, bir yönüyle o, insanı hayvaniyet ve cismaniyetin üstünde önemli bir noktaya yükseltir; ona kalb ve ruhun ihtisasları adına kendi diliyle ötelere ait pek çok müteal şeyler mırıldanır ve en aşkın şeylere hem ahizelik hem de nakılelik yapar; yapar ve yaptığı hizmetin değeriyle mebsuten mütenasip (doğru orantılı) ruh ufkunun bütün mevhibelerinden istifade eder. Bu itibarla da o, paha biçilmez bir kıymete yükselir ve adeta ruh olur, kalb olur ve sır ufkuna aşina hale gelir. Böyle bir aklın karşılığı ahmaklıktır ve Allah nazarında O'na muhatap olamayacak kadar da önemsizdir. Mevlana Hazretleri Mesnevi'sinde Efendimiz'in: "Kim akılsız ahmak ise o bizim düşmanımız ve yol kesen eşkıyamızdır." şeklindeki bir sözünü nakilden sonra şu ilavede bulunur: "Akıllı insan bizim canımızdır. Ondan gelen serin meltem bize reyhan ve fesleğen kokusu getirir. Akıl kızıp bana sövse de, ben rıza gösterir ona ses çıkarmam... Aksine ahmak gelip ağzıma helva koysa, ben onun helvasından ateşlenip hastalanırım." der. Başka bir münasebetle ise o: "Akıl, nurani ve iyiliğe talip bir hakikat arayıcısıdır." buyurur.. ve ayrıca, imanla tenevvür etmiş bir akıl için de şu övgüde bulunur: "İmanlı akıl, adil bir zabıta memuru gibidir; o, gönül şehrinin hem hakimi, hem de muhafızıdır." İman, adalet ve istikametle düzene girmiş bir akıl için böyle düşünen aşıklar sultanı Mevlana, Allah'a müteveccih olmayan aklı da ahmaklığa eş tutar ve "Eğer aklın hak yolunda sana ayak bağı oluyorsa, o akıl değil bir yılan ve akreptir." der. Aynı mülahazalara kendi üslubuyla iştirak eden Fuzuli ise:
Ben akıldan isterim delalet
Aklım bana gösterir dalalet.
diyerek bu müfsit akla göndermede bulunur.
Yine Mesnevi'de Mevlana, idlal eden böyle bir akıl için, biraz daha ağır bir üslupla şunları söyler: "İfsat eden bu aklı sat, elden çıkar, hayret ve hayranlığı satın al. Böyle akıl bir zan ve vehim kaynağıdır. Hayranlık ise farklı bir bakış ve görüştür. Aklı Hazreti Muhammed'e (Aleyhi's-salatü ve't-teslimat) kurban et. Sonra da "
Bazı mutasavvıfinin, Herakleitos ve Anaxagoras'ın, aklın özü, mahiyeti ve fonksiyonlarıyla alakalı düşüncelerine benzer mütalaalar ileri sürmelerine karşılık, diğer bir kısım sofiler ise onu, Zat-ı Baht'ın, bilinme mertebesine tenezzülü şeklinde anlamışlardır. Bunlara göre, uluhiyet mertebesi de denen hilkat vetiresinin bu basamağında, esma ve sıfat-ı sübhaniye, tecelli alanları itibarıyla henüz tafsil edilmemişlerdir. İşte böyle bir ilk zuhura "taayyün-ü evvel" mertebesi dendiği gibi, "tecelli-i evvel", "kabiliyet-i evvel", "makam-ı ev edna", "berzah-ı kübra", "ruh-u a'zam", "zıll-i evvel", "hakikat-i Muhammediye" de denmiştir. Böyle düşünenlere göre Allah, "hüviyet-i mutlaka" veya "la taayyün" aleminden Zat'ının muktezası olarak sıfat-ı sübhaniyesiyle tenezzül buyurunca bundan kainat ağacının esası olan hakikat-i Muhammediye taayyün etmiştir. Bazıları bu taayyüne "akl-ı küll", "kelam-ı evvel", "nur-u evvel" de demişlerdir. Bunu böyle kabul edenler nazarında, bütün varlık ve hadiseler bu mertebenin zuhur ve inkişafından ibaret cami bir aynadır.
Seyyid Şerif gibi bazı mutasavvıfin ise, akl-ı evvel; hakikat-i Muhammediye, hakikat-i esma-i sübhaniyedir ve kainat hakikatinin de özü, esası ve çekirdeği mesabesindedir, derler. Ona cevheriyeti itibarıyla "nefs-i vahide" ve nuraniyeti açısından "akl-ı evvel" diyenler de olmuştur. Nesimi bu mülahazaları kısaca şöyle ifade eder:
Cuş kıldı akl-ı küll geldi vücuda kainat,
Kaf-nun emrinden oldu bu cihan yekpare mest.
Bazıları akl-ı evveli, maddeden mücerret, gayr-i mahsus, levh u kalem unvanıyla da yad etmişlerdir ki, hilkat vetiresinde ilklerin ilki olması itibarıyla Hazreti Ruh-u Seyyidi'l-Enam bir kalem; peşi peşine taayyünler silsilesinin esası olması açısından da nurani bir levh hakikatidir. Ayrıca, bu tespitlerin hemen hepsi Efendimiz'e ait bir beyana dayandırılmakla takviye edilmek istenmiştir: Evet, aklın evveliyetiyle alakalı O'nun: "
Bunlardan başka az da olsa akl-ı evvele "beyza" diyenler de olmuştur. Bu isim onun gaybi olan ilmi vücud mertebesinden taayyün-ü evvel zirvesinde zuhuruna bakması açısından uygun düştüğü gibi, eşya ve hadiselerin, onun neşrettiği nur sayesinde okunan bir kitap, temaşa edilen iç içe meşherler haline gelmesi itibarıyla da ona beyza demek gayet muvafık olsa gerek. Aslında okunmayan bir kitap, temaşa edilmeyen bir meşher, keşfedilip ortaya çıkarılmayan hazineler bir manada madum mesabesindedirler ve yok sayılırlar. Taayyün-ü evvelle ilk zuhur ve ilk ziya ona bağlandığı gibi, bir sürü taayyünden sonra her şeyin, mükemmel bir nizam şeklinde harici vücutla şereflendirilerek kainat, eşya ve insan unvanıyla ortaya çıkması da yine onun bakıp görmesine, temaşa edip değerlendirmesine emanet edilmiştir.