Sızıntı Arşivi

Mayıs 1987 · s. 12 · 4 dakikalık okuma

Ağrı Tedavisi

Polat Has · Dr. · Tıp

may87-13.jpg

Ağrı mevzuu tarih boyunca incelenmiş ve tedavisi için değişik çareler bulunmuştur. Bu çareler kaplıca, akupunktur ve ilaçla tedavi olmak üzere üç kategoriye ayrılmaktadır.

Birincisi mekânizması ısıya dayanan, bugün fizik tedavinin de aynı mekanizma ve gaye ile kullandığı kaplıca veya sıcak su tedavisidir. Günümüzde fizik tedavi bölümü bünyesinde kaplıca tedavisi yan bir ilim dalı olarak bulunmaktadır. Bu yan dal giderek gelişmektedir. Yani asırlardan beri uygulana gelen kaplıca tedavisi bugün de ilmi bir hüviyet kazanmış ve birçok hasta gerek doktor, gerekse yıllar öncesinden akıp gelen tavsiyelerle kaplıcaların şifa veren hususiyetlerinden faydalanmaktadırlar.

Kaplıca tedavisinin tesir tarzı bugün müsbet ilimlerin ışığı altında yeni anlaşılmakla beraber, ecdadımız bunu tecrübe yolu ile anlamış ve yıllarca bu faydalı tedaviden oldukça fazla istifade etmiştir. O zamanlar bilhassa romatizmal ağrılar için kaplıcalara gitmek, halk arasında oldukça yaygın bir alışkanlıktır.

Kaplıca en ehemmiyetli faydayı ısı tesiriyle göstermektedir. Isı, tesiri altında bulundurduğu dokularda metabolizmayı artırır. Metabolizmadaki bu artış dokularda pekçok artıkların birikmesiyle neticelenir. Bu artık maddeler arasında damarlarda genişlemeye sebeb olan histamine benzeyen maddeler de vardır. Isıtılan bölgelerde dolaşımın artması meydana gelen sıcaklığın diğer bölgelere dağılmasını sağlar. Böylece vücuttaki ağrı ve sızılarda mühim derecede azalma görülür. Bu yüzden bütün romatizma çeşitlerinde, siyatik sendromlarında, yüz felçlerinde, çok hafif bir ağrı olarak kabul edilen kaşıntılarda da çok iyi neticeler vermektedir (1).

Tarihte kaplıcalar mevzuunu el yazmalarında da görüyoruz. İbn—i Sina, hamam suları olarak adlandırdığı kaplıcaları, ihtiva ettiği menerallere göre ve bu minerallere tesirlerine göre de sınıflandırmıştır. Bakirli, demirli ve tuzlu suların eklem ağrılarına faydalı olduğuna temas edip, kemik kırıklarının düzelmesini hızlandırdığını ileri sürmüştür. Bakirli suların, ağız, göz ve kulak hastalıklarına, demirli suların dalak ve mide hastalıklarına, tuzlu maden sularının baş ve göğüs hastalıklarına, mide asiditesine, şaplı suların kan tükürmelerine, anüsten gelen kanamalara, şiddetli adet kanamalarına, kükürtlü suların sinirleri kuvvetlendirdiğine, eklem ağrılarını giderdiğine, ciltteki yara ve çıbanlara faydalı olduğuna temas etmiştir. İbn—i Sina'nın yukarıda belirtilen ve çeşitli mineraller ihtiva eden suların, hangi durumlarda faydalı olduğunu belirten listesi bazı değişiklikler olsa da bugünkü tatbikata yakınlık göstermektedir. Kaplıca mevzuu ancak son 150 yıl içinde ilmi yönden ele alınmış, maden sularının fiziki ve kimyevi hususiyetleri modern laboratuvarlarda incelenmeye başlanmış ve klinikte özellikle romatizmal hastalıklardaki tesir mekânizmaları ortaya konmuş, banyo, içme ve nefes açma metodları tıbbi kaidelere bağlanmıştır. (2, 3)

Kaplıcalara bu faydalı hususiyetleri sebebiyle Selçuklular döneminde oldukça fazla ehemmiyet verilmiş, aynı alaka Osmanlı döneminde de devam etmiştir. O zamanlardan kalan ve bugün halkın istifade ettiği kaplıcaların başında Ilgın, Kırşehir'de Kara Kurt, Havza'da Büyük ve Küçük hamamlar, Konya'da Hamidiye ve Boğazlıyan kaplıcaları gelmektedir.

İkinci tedavi şekli olan akupunktur ise bugün tamamen ilmi bir hüviyet altında incelenmektedir. Akupunktur ağrıyı kesme tesirini beyinden endorfin isimli madde salgılatarak yapmaktadır. Endorfin, bildiğimiz morfinden 100 kat daha tesirli bir maddedir.(4)

Bu tedavi şekli geçmişte de bugün de Anadolu'da kuru iğne, kesme, dağlama ve hatta bayılanlara bilek masajı şeklinde uygulanmaktadır.(5) Fatih devri hekimlerinden Şerafeddin Sabuncuoğlu'da birçok hastasını akupunktur tedavisi uygulayarak iyileştirmeyi başarmıştır.

Ağrı tedavisinde üçüncü tedavi şekli ise ilaç uygulamasıdır. Geçmişte bu alanda kullanılan ilaçların başında opium gelmektedir. 16.yüzyılda Nidai, "Menâfil'ün Nas" adlı eserinde bu ilacın farmakolojik tesirlerini anlatır. Yazar baş ağrısı için bu maddenin, altın para büyüklüğünde yassılaştırılıp başa yakı gibi yapıştırıldığını, kulak ağrısında, sütle ezilerek elde edilen karışımından birkaç damla kulağa damlatıldığını, ayrıca göz ağrısında göze sürüldüğünü bildirir. (6, 7). Yine Hekimbaşı Salih bin Nasrullah, "Gayet el-Beyan fi Tedbir—i Beden il—insan" adlı eserinde opiumun ağrı kesici hususiyetinden bahsetmektedir. Bu sahada Ebubekir Razi ve El Rami'nin eserlerinde de mafsal romatizmalarına ve el, ayak ve parmak hastalıklarına ait enteresan müşahedeler bulunmaktadır.

Osmanlı tababetinde de bu mevzuya yer verilmiştir. İbn—i Şerif "Yadigar" adlı eserinde değişik çareler sunmaktadır. Hekimbaşı Kaysunizade Mehmet Efendi ise Osmanlı sarayına girdikten sonra ilk olarak Şehzade Beyazid'in tedavisinde bulunmuş ve orada kendini tanıtmıştır. Daha sonra Yavuz Sultan Selim'in nikris (Gut) hastalığını tedavi ederek, hassa hekimleri arasına girmeyi başarmıştır. (8).

Bu şartlar altında ecdadımızın geçmişte, devrine göre modern sayılabilecek fizik tedavi prensiplerini uyguladığını ve bunda ehemmiyetli başarılar elde ettiğini söyleyebiliriz.

Dr. Polat Has

LİTERATÜR:

1. Sengir, O.: Fizik Tedavi Kitabı. S: 89 92, 104.

2. Özügül, Y.: İbn—i Sina'da Yaşam Boyu Spor ve Kaplıcalar S: 172.

3. Üstünbaş, H.B.: İbn—i Sina ve Halk Sağlığı, S: 73

4. Barlıktı, O.: Akupunkturun Temel İlkeleri. o. Gezen C: Akne ve Rozase tedavisinde akupunkturun yeri S:661.

6. Demirhan, A.: Tıp ve Eczacılık tarihinde opium ve folklorik tıptaki yeri. Sayı: 37, S: 529.

7. Nidai: Menafi in—Nas (Türkçe Yazma) İ. Ü. Tıp Fak. Tıp Tarihi Kürsüsü

5. Şehsuvaroğul, B. :BüyükTıpTarihi. S:14