Sızıntı Arşivi

Ekim 2001 · s. 429 · 7 dakikalık okuma

Yola Çıkan Var mı?

· Edebiyat

Sözlere boğulmaktan, ifade edip de yarım kalmaktan korkan sevgili dost, sana yazmak ne zor şimdi... Yaz sıcağında pencereleri kapatılmış, perdeleri örtülmüş havasız ve ışıksız ortamına, ince kıvrımlarla uzak yerlere akıp giden ırmakların serinliğinden bahsetmek ne kadar imkansız bugünlerde...
Hüzünlü sonbahar rüzgarlarında yapraklarından soyunan ve bir kış boyu bağrı dövülen ağaçların sancısını çekiyoruz bu yaz sıcağında. İyi şeylerin uzağına düşmüş, korkunç bir boşluğa dönüşen ümitsizliğin içinde soluğunu tüketen bu ülkede nefes aralıklarımız bir bir kapatılıyor. Daha önceleri bizlere çok fazla serinlik katan çınaraltıları, şimdilerde bizi, ağırladığı insanların gözlerinde dolaşan boşluğun içine itiyor. Her birinde çok şey edindiğimiz buluşmaların bugünkü tekrarlarında yaşanan suskunluklardan yara alarak kalkıyoruz.

İnce belli çay bardaklarını kavrayan parmak uçlarımızda bir sıcaklık dolaşmıyor. İçtiğimiz çaylar içimizi ısıtmıyor. Soğuk içecekler, derinliklerimizdeki yanık kokusunu bastırmıyor. Bir serinlik hissetmiyoruz gölgeliklerde. Yanıbaşımızdaki sebillerden avuçlarımıza dökülen sular, yüzümüzdeki bunalmışlığı gidermiyor.

Küllerinden dirilmekten, beklentili aşklardan yorulan yürek!... Kapkara haberlerin, çaresiz mahkumu olunan ortamların, akıntıya karşı inadına kürek çekmenin içimize boşalttığı yorgunlukları dingin dost yüzlerde gidermek rahatlatır insanı, bilirsin. Ama anne ve babalarla asla!... Gecenin bir vaktinde, içinizdeki tonlarca ağırlıktaki yükün birazını annenizin iki eli arasına bırakmak istediğinizde, yükünüz daha da ağırlaşır. Kuşatması altında olduğunuz dert annenizi de içine alır; o sizi çok seven varlığın yüzünde aynı ağırlığı okur, yükünüzün katlandığını hissedersiniz. Sizden annenize, annenizden size acı akıp durur.

Diyorsun ki: 'Annem, babam kadar sakin ve iyi bir insanla nasıl tartışabildiğimi, ona nasıl kızabildiğimi soruyor. Oysaki farkında değiller, ben iyi olduğum sürece onlar iyiler. Ben şimdiye kadar kötü olmadım ki, onlar da kötü olsunlar... Nasıl da beklenti içindeler... Çok acı... Oysa sevgi muratsızlıktır, aşk beklentisizliktir. Ben bir martıyla yaşadığım heyecanı neden anne ve babamla yaşamıyorum?'

Bir martıyla yaşadığını, anne ve babanla yaşamana imkan yok! Martı da, annesiyle yaşamaz seninle yaşadığını. Çünkü anne ve babana aitsin, ve martı da öyle... Birbirinize ait değilsiniz!... Hiç, yeni yeni uçmaya başlayan bir yavru martının belirlenen alanın dışına kendince uçtuğunu gören anne martının nasıl kaygılandığını gördün mü? Bach'in Martı'sını hatırla. Bencillik değil onunki, korkudur anneyi kaygılandıran. Anneler kaybetmekten korkar, bilmez misin? Hani kitaplarda, annelerin korumacılığına, yavrularının tehlikeye giren hayatları karşısında hırçınlaşan tavuklar misal veriliyordu. Annelerin formlara girmeyen şefkatıdır maceracı ruhumuzu bastıran. Yoksa, yüreğimizin bize biçtiği 'bizce yolculuk' değildir onları kaygılandıran... Beklenti dediğin şey nedir ki? Onlar anlamazlar, hissederler!...

Biliyorum, ortam canımızı sıkıyor... Rüyalarımızda korkuluklar dolaşıyor devamlı... Yaşanan onca şey bizi boğuyor... Yüreğimiz bir vahanın hasreti içinde... Beyaz bir tayın üzerinde, bir ömür boyu aşk içinde dolaşmak, yaşamak istiyoruz. Ama bir yanlışımız var; çaresiz mahkumu olunan ortama direnmeyi bırakmış görünüyoruz. Sahici olmayan cansıkıcı ortamdan içimize sığınıp, orada yaşananları anlamlandırdıktan sonra belirleyebileceğimiz bir kendimizi gerçekleştirmekten vazgeçmişiz sanki. Kurtlardan kaçarken önlerine çıkan alımlı bitki örtüsüne ağız uzatan koyunlar gibiyiz. Ortamın büyüttüğü korkuyla titriyor, ama aynı zamanda yine bu ortamda biten gayr-ı sahih oyunların nesnesi oluyoruz. Kişilik bölünmesi denilen arızanın ruhlarımıza saldığı tedirginliği yaşıyoruz bu yüzden.

Farklı değilim senden!... Tıpkı sen gibi; o, bu ve diğerleri gibi, aynı düşüşü yaşıyorum ruhumda. Kendimle, herşeyle aram iyi değil; kendimi taşımakta, var olmak ve var kalmakta zorlanıyorum. Fakat biliyorum çözüm ortamı kabullenmek, akıntıya kendini bırakıvermek, daha doğrusu kendinden vazgeçmek değildir.

Akıntıya karşı inadına kürek çekmek durumundayız!... Başarmayabilir, akıntının yönünü değiştirmeyebiliriz. Ama en azından, kendilerinden vazgeçenler gibi, kendimizi akıntıya bırakmamış oluruz. Sonuçta akıntı bizi de kapabilir, ancak, akıntıya kapılmakla kendini akıntıya bırakmak arasında fark var. Çünkü biliyoruz ki, her yenilgi mağlubiyet değildir; her galibiyet zafer olmadığı gibi...

Koca bir tarihin karmaşasında şekillenen yaşayış biçimlerinin toplum denilen muhayyilenin, ebeveynlerin ve formel eğitimin eliyle dayatılmasına canı sıkılan sevgili dost! Haklısın, hayatla temasa geçen bünyemizde hareketlenen acıları ve sevinçleri anlamakta güçlük çeken, sahici sorularımıza cevap olamayan darlıkların içinde masalsız kaldık. Ağaçlardan yüksek binaların içine doğuyoruz; dikey büyüklükle kibirlenen yapıların evreninde, bulutlarla dudak dudağa gelen dağların coşkunluğu ve uzayıp giden ovaların genişliğinde dolaşan bakışların birikimleri yaşanmıyor. Bir öncesiz kalmışlıkta yorgun düşmüş anne ve babaların heyecansız hayatlarından, meta(litik) bir dünya sunan ekranlara sığınıyoruz. Evlerimiz 'ekranaltı'nda; üretilmiş yüzlerin kodlanmış dillerinden dökülen onca şey kalbimizi büyütmüyor; bizi saran maddi görüntünün ötesinde duran büyülü evrene kışkırtmıyor. 'Bana sormayın böyle nereye / Koşa koşa gidiyorum / Alnından öpmeğe gidiyorum / Evleri balkonsuz yapan mimarların' diyen şair mimarlarını buldu mu bilmiyoruz, ama 'ölümün cesur körfezi' balkonlar, 'bir tabut kadar yer' tutmaya devam ediyor. 'Ekranaltı' hayatı çoğaltıcı unsurlar evlerimize doluştukça, ninesinin masalına özlem duyan çocuk yüzümüze koyu bir ihtiyarlık vuruyor.

Binbir gece masallarına yataklık yapan derinlikli bir hayatın sürgünleriyiz. Bir düşmandan kaçar gibi kopmuşuz masal ülkemizden. Canlarını kurtarma telaşı içinde yanlarına sadece birkaç parça alabilmiş mülteciler gibi, bizi oluşturan çok hatırayı, çok kokuyu, çok sesi geride bırakarak ayrılmışız büyülü evrenimizden. Hayata aşkça baktıran ve aşk ile yaşatan o bilgece tasavvurumuz, kimbilir şimdilerde, geçmiş zamanın hangi kıvrımında saklı duruyor.

Beraberimizde getirdiğimiz birkaç parçayla konuklandığımız 'yeni hayat'ta, geçmiş zamanlarımızda kalan duyarlıkların boşluğunu, mecburen yerleştiğimiz mekanın sahipleri tarafından bizlere sunulan toplama kalıplarla dolduruyoruz. Dağılmış, bölünmüş, eksik varlıklarız artık. Kalbimiz masalımızın büyüsüne eğilirken, 'şimdi'de ve 'burada' yaşıyor olmanın inkarı mümkün olmayan zorunluluğuyla 'an'ın önümüze koyduğu yola giriyoruz. Gönlümüzdeki sevgi ve özlemin karşılığı olan yöne 'önemli' desek de, buraya yüzümüzü çevirecek iç enerjiden yoksunuz. Yüzümüzü çeviremiyoruz! Kendi imkanlarıyla yaşanılır bir ortam inşa edemeyen, gücüyle ayakta duramayan bir bünye, 'kendince' yürüyebilir mi? Biz de yürümüyoruz zaten; özlemin kanattığı bir kalple, üzerimize geçirilen gömleklerin içinde konumlanıyoruz.

Bu ne zamandan beridir böyle? Bu sorunun cevabı çok net değil ama, görünen o ki, kalbimizdeki yara kabuk bağlamış. Kopup geldiğimiz masal ülkenin özlemi kalbimize ulaşmıyor. Dahası hisseden, acı çeken, delicesine seven bir kalbimiz yok artık. Çok akıllıyız (!) şimdi; günübirlik rahatımızı temin edecek yer neresiyse oradayız, bizi kim 'çıkarımız'a taşıyabiliyorsa onun yanıbaşındayız. Ve hemen 'herkes' böyle; bizi 'herkes'ten ayıran, kendimize has renge sahip değiliz. İstek ve beğenilerimizin şekillendiği yer içimiz değil; birilerinin, bir yerlerin ürettiği, pazara sunduğu istek ve beğenileri seslendiriyoruz. O kadar rahatız ki, kendimize, yaşananlara ve hayata dair tek bir soru sormuyoruz, sormadığımız için de cevaplarımız olmuyor. İnsanların çok bilmişliğine bakmayın öyle. Baksanız da değişen bir şey olmaz, sonuçta herkes aynı cevapları veriyor.

Birkaç cümleden oluşan; yaralara merhem olmayan, duya duya anlamsızlaşan o tek tip cevapları ne yapacaksınız ki? Varoluşuna dair sorular geliştirmeyen, dolayısıyla cevapları da olmayan; gönül ve zihnin o çok fazla bilinmeyen ortamında çiçeklenen beğenilerden mahrum, sadece piyasaya göre kendini uyarlayan birinin varlığından bahsedilebilir mi? Eğer insan, duruşu ve diliyle var olabiliyorsa, piyasanın baskın diliyle konuşanlar yok demektir. Kurgulanan, üretilen bir varlıktan bahsedilebilir bu durumda...

Bir mobilya firmasının mevsimlik kampanyası için öne çıkardığı iki kelimeden oluşan slogan, bu insanı ele veriyor: Düşlerinizi taksitlendirdik... Düş neymiş? Oturma grubu, yatak odası, falan filan... Muhteşem yaratılışa anlam vermesi beklenen insanın düşü böyle mi olur? Bu kadar basit, bu kadar ufuksuz, bu kadar sığ... Ama ne yazık ki bu slogan insanları çarpabiliyor; taksitlenen düşü gerçekleştiren mağazalar, 'bir cennet' öncesinde uğranılması gereken çok önemli yerler olarak kabul ediliyor. Mağazaların içinde, düşlerin nesnesi oturma gruplarının önünde, 'Ya bu, ya da bu iş burada biter!' denilerek 'cennet' düşleri sona erebiliyor.

Buralara ait değiliz, ey gönül! Çaresiz tutsağı olduğumuz ortam(lar)da, denizin orta yerinde batan geminin yolcuları gibiyiz. Ortamı yeniden düşünmek gerekiyor; diplere düşmemek, yüzeyde kalabilmek için kulaç atmaktan başka çaremiz yok. Yüzümüz kıyıya dönük olmalı. Değilse 'öteki'leşeceğiz; baskın gücün onayladığı uysal birer zavallı olacağız. Baudelaire'e, 'Nerede yaşamak istiyorsunuz?' dediklerinde, 'Bu dünyanın dışında olsun da, nerede olsa olur.' dermiş. Eğer ortam canımızı sıkıyorsa, biz de, 'ortamın dışı'nda yaşanabilir bir yer inşa etmeliyiz.

Neye inandığımızı, değer verdiğimiz veya nefret ettiğimiz şeylerin neler olduğunu belirleme imkanı veren 'düşünce eylemi', bir imkan olarak karşımızda duruyor. İçimiz, gönlümüz bize çağrılar yapıyor.

İç sığınağımızda, üzeri tozlanan kalbimize üfleyebiliriz.

Üflesek ne olur?

Kalbimiz temizlenir, parlar; hayata dair ne varsa, daha net bir görüntüyle ona yansır. O zaman herşey kalbimize, kalbimiz herşeye dokunur. Daha fazla hikaye birikir kalbimizde. Sevinçlerimiz, acılarımız artar. Duygusuz, duyarsız biri olmaktan çıkarız. Bizi herşey ilgilendirmeye başlar, rahatsız oluruz. İlgili olduğumuz bütün bir varlığa anlam verir; kalbimizin verdiği anlamdan bir mana doğar bize. Bir şahsiyet, bir adam olarak çıkarız ortaya sonra; daha önce sahip olmadığı bir 'kendisi'yle nesnelerin (baskın gücün) boyunduruğuna girmek için değil, herşey karşısında sağlıklı duruş edinmek için yola koyuluruz.

Yola çıkan var mı?