Nisan 2002 · s. 132 · 9 dakikalık okuma
Yoksulluğa Karşı Sosyal Dayanışma
Harun Avcı · Prof.Dr. · Edebiyat
Dünyadaki pek çok insan yoksulluk içinde yaşıyor. Hedefleri arasında yoksullukla mücadele de bulunan Birleşmiş Milletler (BM) tarafından hazırlanan raporlara göre dünyadaki her beş kişiden biri yoksul durumda. Bu teşkilatın çalışmaları hakkında dünya kamuoyunu bilgilendiren BM Enformasyon Dairesi'nin yayınladığı haberler ağırlıklı olarak açlık ve yoksullukla alakalı. Sadece Şubat 2001 haberleri arasında şunlar yer alıyor: "Filistin'de yoksulluk nispeti % 32'ye ulaştı", "Milyonlarca Sudan'lı ciddi açlık çekiyor", "Moğolistan'a 8,7 milyon dolar yardım çağrısı", "Bir milyon Afgan'lı inanılmaz açlık sefaleti içinde", "Burundi'de açlık". Buna benzer haberleri kendi medyamızda da sürekli dinliyor ve okuyoruz.
Yoksulluğun çeşitli sebepleri vardır, ama gelir dağılımı incelendiğinde düşünmeye değer sonuçlar ortaya çıkmaktadır. Çünkü gelir dağılımı bakımından ülkeler, bölgeler, iller, meslek grupları, eğitim dereceleri, iş alanları vb gruplar arasında korkunç bir dengesizlik vardır ve bu dengesizlik düşük gelirliler aleyhine giderek artmaktadır.
Yoksulluk ve zenginlik eskiden de vardı. Ama durum bugünkü kadar yoksullar aleyhinde değildi. Ayrıca geçmişte bu iki dünya birbirine çok uzaktı. Oysa şimdi yoksullar dünyası zenginler dünyasına hem bir televizyon düğmesi kadar yakın, hem de ulaşılamayacak kadar uzak halde.
İnsanlığın, bu problemi çözecek ve açlığı ortadan kaldıracak zenginliği, kaynağı ve kapasitesi vardır. Asıl mesele insana saygı, yardımlaşma, dayanışma gibi değerlerin yok olması ve neticede bu kaynakların adaletsiz dağıtılmasıdır. Mesela; dünyadaki en varlıklı 225 kişinin toplam servetinin, sadece % 4'ü ile bütün dünya nüfusunun, asgari gıda, su ve sağlık ihtiyaçları karşılanabilir. ABD ve AB'de bir yılda sadece parfümler için harcanan toplam para ile, dünya nüfusunun gıda problemi önemli ölçüde çözülebilir. 2000 yılı itibariyle dünyada silahlanmaya harcanan paranın sadece % 1'i bile, açlık meselesini ortadan kaldırabilir.
Bir ülkenin insanları çoğunluk itibariyle ne kadar zengin olursa olsun; toplumda özürlüler, hastalar, yetim çocuklar, yaşlılar vb zayıf ve duyarlı olanlar her zaman var olacaktır. Sel, deprem, yangın, kuraklık gibi tabii hadiseler ve istenmeyen savaşlar sebebiyle her an fakirler ve yoksullar ortaya çıkacaktır. Bundan dolayı, her bir ferdin mutlu olduğu, açlık ve yoksulluk sefaletinin bulunmadığı bir dünyanın kurulabilmesinde temel esas, insanlar ve ülkeler arasındaki yardımlaşma ve dayanışmadır. Dünya insanının buna ihtiyacı, su ve havaya olan ihtiyacı gibidir.
İçinde yaşadığımız dünyada bazı (veya ekseriyetle) zenginlerin sorumsuzca para harcamaları ve israfları; kapkaççılık, terör, anarşi gibi toplumun huzurunu bozmaya sebebiyet veren unsurların en önemlilerinden biridir. Parayı nerede harcayacağını, evini nasıl en lüks hale getireceğini, iştahını suni olarak artırmak için hangi yiyecekleri sofraya getireceğini bilemeyen ve bu hayatı şaşkınca ve sorumsuzca yaşayanlar, bazı fakirleri, toplumun huzurunu bozan davranışlara sevk etmektedir. Sokakta kadınların çantasını alıp kaçma, gündüz saatlerinde bile evlere girip kıymetli eşya ve paraları çalma gibi adi suçlardan, toplu isyan ve terör hareketlerine kadar toplumu rahatsız eden olaylarda zenginlerin fakirleri gözardı ederek sınırsız harcama yapmalarının payı yok mudur? Bu durum karşısında, zengin kişi ve zengin devletler fakirlerin haline duyarsız kalabilir ve onları görmezlikten gelebilirler mi? "Onları kendi hallerine bırakalım. Ne halleri varsa görsünler" diyebilirler mi? Halbuki, toplum hayatında zenginler ve fakirler, aralarında kurdukları denge sayesinde daha rahat yaşayabilirler. O dengeyi sağlamanın yolu ise; zengin ve üst tabakanın merhamet ve şefkatle, buna karşılık alt tabakanın da hürmet ve itaatle davranmasıdır. Eğer zenginler ile bilim ve teknolojik üstünlüğe sahip olanlar, bu imkanlara sahip olmayanlara yardım elini uzatmazlarsa, karşılarında, meşru yollardan insanca yaşama imkanı bulamayan soyguncuları, isyancıları, anarşist ve teröristleri bulacaklardır. Dünya medeniyeti 21. asra girmesine rağmen savaşlar hala devam ediyorsa, bunda zengin-fakir arasında yardımlaşmayla sağlanması gereken dengenin kurulamamasının önemli payı vardır.
Bediüzzaman, bu probleme Peygamber Efendimiz (sas) 'in "zekat İslamın köprüsüdür" hadisini esas alarak sosyolojik bir açıklama getirmektedir. Kısmen sadeleştirilmiş haliyle O'nun ifadeleri şu şekildedir: "Müslümanların birbirine yardımları ancak zekat köprüsü üzerinden geçmekle yapılır. Zira yardım vasıtası, zekattır. Toplumun tamamında intizam ve asayişi temin eden köprü zekattır. İnsanlık aleminde toplum hayatının hayatı, sağlığı yardımlaşmadan doğar. İnsanların ilerlemesine engel olan isyanlardan, ihtilallerden, anlaşmazlıklardan, ayrılıklardan meydana gelen felaketlerin ilacı yardımlaşmadır.
Arkadaş! Toplumun hayatını, sağlığını koruyan intizamın en büyük şartı, insanların tabakaları arasında boşluk kalmamasıdır. Zenginlerin, fakirlerden aradaki irtibatı kesecek derecede uzaklaşmamaları lazımdır. Bu tabakalar arasında kaynaşmayı temin eden, zekat ve yardımdır. Halbuki zekatın şart oluşu ile faizin haram oluşuna riayet etmediklerinden, tabakalar arası gittikçe gerginleşir, irtibat kesilir, alaka devam etmez. Bu yüzdendir ki, aşağı tabakadan yukarı tabakaya hürmet, itaat, muhabbet yerine isyan sesleri, kıskançlık bağırtıları, kin ve nefret çığlıkları yükselir. Keza yüksek tabakadan aşağı tabakaya merhamet, ihsan, iyilik yaparak gönül alma yerine zulüm ateşleri, zorla hükmetmeler, şimşek gibi hor ve küçük görmeler yağıyor. Maalesef zengin tabakadaki meziyetler, tevazu, alçak gönüllülük, acıma ve şefkatte bulunmaya sebeb iken, kibirlenmeye ve gurura sebeb oluyor. Fakirler tabakasındaki acz ve fakirlik, ihsan ve merhameti gerektirirken, esirlik ve yoksulluğu netice veriyor. Eğer bu söylediklerime bir şahid istersen alem-i medeniyete bak, istediğin kadar şahidler mevcuddur (İşaret-ül İcaz).
İnsanların gelir seviyeleri bakımından farklı olmaları, zenginleri fakirlere yardıma davet eder, hatta bu, insanlar arasında iş bölümünün yapılması, birbirlerinin ihtiyaçlarını görmeleri ve dolayısıyla ahenk içinde yaşamaları için gereklidir. Yardımlaşma toplum halinde yaşayan canlıların ortak bir özelliğidir. Nerede uyumlu bir toplum varsa, orada mutlaka yardımlaşma da vardır. Eğer bu yardım, muhtaç birine karşılıksız olarak yapılırsa, son derece makbuldür ve gerçek yardım budur. Çünkü, insanlar her durumda kendilerini güvende hissetme hakkına sahiptir ve günümüzde de bu bir insan hakkı olarak kabul edilmektedir. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nin 25. maddesinde "Her şahsın, gerek kendisi, gerek kendi ailesi için, yiyecek, giyim, mesken, tıbbi bakım, gerekli sosyal hizmetler dahil olmak üzere sağlığı ve refahını temin edecek uygun bir hayat seviyesine ve işsizlik, hastalık, sakatlık, dulluk, ihtiyarlık veya geçim imkanlarından iradesi dışında mahrum bırakacak diğer hallerde güvenliğe hakkı vardır." denilmektedir. Peki bu hakkı onlara kim ve nasıl verecek? Hatta, iyilik yapalım derken, fakirlerde gururun incinmesi, riyakarlığın artması; zenginlerde ise yaptığı iyiliği başa kakma gibi yeni sosyal problemler doğmaz mı? Bu hususa dikkat çeken Bediüzzaman, vicdan sahibi, cömert ve yardımda bulunan insanlara şöyle seslenmektedir: "İhsanlar zekat namına olmazsa, üç zararı var. Bazen de faydasız gider. Çünkü Allah namına vermediğin için, manen yapılan iyiliği başa kakıyorsun; çaresiz fakiri sana borçlu ve senin altında hissetme esareti altında bırakıyorsun. Hem makbul olan duasından mahrum kalıyorsun. Hem gerçekte Cenab-ı Hakk'ın malını kullarına vermek için bir dağıtım memuru olduğun halde, kendini mal sahibi zannedip Allah'ın verdiği nimetlere hürmetsizlik ediyorsun. Eğer zekat namına versen; Cenab-ı Hak namına verdiğin için bir sevab kazanıyorsun, nimete karşı şükür ediyorsun. O muhtaç adam dahi sana riyakarlıkla kendini beğendirmeye mecbur olmadığı için, izzet-i nefsi kırılmaz ve duası senin hakkında makbul olur. Evet zekat kadar, belki daha fazlasını gösteriş ve şöhret için verip yapılan iyiliği başa kakma ve yardım ettiğin kişiyi aşağılama gibi zararları kazanmak nerede? Zekat namına o iyilikleri yapıp, hem farzı eda etmek, hem sevabı, hem ihlası, hem makbul bir duayı kazanmak nerede?" (Mektubat)
Yoksulluk Birleşmiş Milletler tarafından dünyadaki en önemli 12 genel problemden biri olarak kabul edilmiştir. Bu çerçevede Birleşmiş Milletler 1996 yılını "Uluslararası Yoksulluğun Yokedilmesi Yılı" olarak ilan etmiştir. Başta Birleşmiş Milletler Teşkilatı olmak üzere bir çok milletlerarası teşkilat bu yönde çalışma kararı almıştır. 2000 yılında Devlet Başkanlarının katılımıyla gerçekleşen Birleşmiş Milletler toplantısından sonra yayınlanan "Binyıl Bildirgesi"nde de "yoksullukla mücadele" başlığı altında 10 madde sıralanmıştır. Bunlar arasında iddialı ifadeler de vardır. Mesela, "Hepsi kardeşlerimiz olan kadın, erkek, çocuk bir milyarı aşkın kişiyi pençesine almış bulunan ve kişiyi insanlıktan uzaklaştıran şiddetli yoksulluktan kurtarmak için hiçbir çabadan kaçınmayacağız. Günlük geliri bir doların altında olup açlık çeken nüfusu 2015 yılına kadar yarıya indirmeye ve aynı tarihe kadar, sağlıklı içme suyuna ulaşamayan veya gücü yetmeyen nüfusu da yarıya indirmeye karar vermiş bulunuyoruz." denilmektedir. Acaba dünya ülkeleri bu büyük hedefi gerçekleştirebilecekler mi? Yoksullukla mücadeleye bir ekonomik yatırım olarak mı, yoksa yardımlaşma duygusu içinde toplumun kendini güçlendirmesi olarak mı bakılacak? Ne yazık ki en zengin ülkeler bile bu hususta üzerine düşen görevi yerine getirmekten çekinmekte veya gecikmektedir. Mesela, Birleşmiş Milletler Enformasyon Merkezi tarafından 30 Mart 2001 tarihinde verilen bir habere göre, "ABD gerek BM bütçesine, gerekse barış gücü operasyonlarına olan yerine getirilmemiş yükümlülüklerde sırasıyla % 74 ve % 58 ile en borçlu ülke konumunu koruyor" denilirken, 22 Mayıs 2001 tarihli "insani yardımda kaynak yetersizliği" başlıklı haberde ise "dünyanın çeşitli bölgelerindeki çok sayıda BM insani yardım projesine kaynak sağlanması çağrısından altı ay sonra ihtiyacın ancak % 23'ü karşılanabilmiş bulunuyor" denmektedir. Bu durumda açlık ve yoksulluk meselesi nasıl çözülecek? Bu tür ödemelerin yapılmaması durumunda bir müeyyide uygulanması gerekmez mi? Eğer ödemeyi yapmayan dünyanın en güçlü devleti olursa, ona karşı kim müeyyide uygulayacak? Diğer bir açıdan bakarsak, yoksullukla mücadelede tek tek fertlerin veya şirketlerin sorumluluğu yok mudur? Kanunlarımızda ve milletler arası anlaşmalarda fertlere veya şirketlere böyle bir yükümlülük verilmediğini, eğer verilmiş olsaydı yoksulluk meselesinin bu boyutlara ulaşmamış olması gerektiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Devlet adamları veya Birleşmiş Milletler gibi teşkilatlar tarafından zenginlere sadece, fakirlere yardımcı olmaları yönünde çağrıda bulunulmakta, dolayısıyla inisiyatif kişiye bırakılmaktadır. Bu da meselenin çözümünü zorlaştıran bir husus olarak karşımıza çıkmakta, problem ortada kalmaktadır. Oysa İslam dini fakirlik probleminin çözümünü, zekatla varlıklı Müslümanlara yüklemiştir. "Eğer siz emredildiğiniz gibi yardımlaşmazsanız, yeryüzünde büyük bir fitne ve fesad olur" (Enfal-73) buyurarak Müslümanları yardımlaşmaya teşvik eder. Bu sadece bir teşvikle de kalmaz. Namaz kılmak gibi zekat vermek, hali yerinde olan her Müslümana farz kılınmıştır. Kur'an'nın zekatı bir içtimai mesele olarak ele aldığı açıktır. Burada en önemli gayelerden birisi fakir ve yoksulların korunmasıdır. Tevbe suresinde (34-35) zekatın kimlere verileceği belirtilmiştir ki, bunlar ağırlıklı olarak muhtaç, fakir ve yoksullardır. Zekatın verilmemesi şiddetli uhrevi cezayı gerektirdiği gibi (Tevbe 34-35), Peygamberimiz (sas) de, zekatı sevap umarak vermeyenden zorla alınacağını buyurmuşlardır (Ebu Davud, Zekat 4).
Sonuç olarak denebilir ki, yoksulluk ve açlık sefaletinin yaşandığı dünyamızda zekatın evrensel boyutta uygulanmasıyla; açlık ve yoksulluk meselesi çözülür, farklı toplum kesimleri arasındaki nefret, kin, zulüm gibi menfi duygular ortadan kalkar, bunun yerine karşılıklı anlayış, şefkat, saygı gelir ve neticede toplum rahat ve huzura kavuşur. Ülkemizde özellikle Ramazan ayında fakir ve muhtaçlara yapılan ve onları kısa bir süre bile olsa sevindirip rahatlatan yardımların giderek artması, barış ve yardımlaşma ruhunun canlanmakta olduğunun önemli bir işaretidir. Bu ruh ve bu sosyal sermayeye sahip bir toplumda açlık veya bakımsızlıktan ölen çocuklara, sefil bir şekilde yaşayan yetişkin ve ihtiyarlara, çaresiz hasta ve sakatlara rastlanmaz. Zenginliğin cinsine göre, mal, para, bilgi, teknoloji vb ile yapılan yardımlar sayesinde yoksulların alım gücü artar, işsizlerin iş yapabilme kabiliyeti yükselir ve böylece mal, para, bilgi ve teknoloji sadece belli bir kesimin elinde değil toplumun bütünü arasında dolaşır hale gelir ve ekonomi canlanır. Bundan dolayı bugün, devletlerin ortak aklı da diyebileceğimiz Birleşmiş Milletler Teşkilatı zenginleri fakirlerin yardımına çağırma gereğini duymaktadır. Aslında Müslümanlar için bu çağrı hiç de yabancı değildir. Yeter ki o çağrıya kulak verelim, onun eskimeyen, daha mükemmeli ve pratiği olmayan sosyal prensiplerine sarılalım. O zaman toplumda bir tarafta ulaşılmaz bir zenginlik, diğer tarafta dayanılmaz bir yoksulluk olur mu?