Sızıntı Arşivi

Ocak 1981 · s. 2 · 5 dakikalık okuma

Yeni Tabu

M. Fethullah Gülen · BAŞYAZI

YENİ TABU

Asrımızda insan dehası daha çok teknik ve teknolojinin inkişafı yönünde seferber olduğu için, ister istemez topluluklar mistik bir hava içinde bu istikamete -kaymaya başladılar. İnsanlık bu süratli ve iradesizce kayıp gidişte, geleceğin renkrenk hayalleriyle mest ve sermest kendinden geçerken, o nisbette 1e geçmişinden ve kendinden uzaklaştıkça uzaklaştı.

Hele elde ettiği bir kısım zaferlere, gelecekteki tasavvurları da ilave edilince, tekniğin onun yeni ‘tabu’su haline gelmesi ve insanlığın müstakbel mihrabı olması muhakkaktı. Feza bir yumak gibi önümüzde açıldıkça açılıyor, şakuli keşiflerle mekanın derinliklerinde yeni dünyalar, yeni medeniyetler aranıyor ve ileri “uygarlıklarla” temas hazırlıkları yapılıyor ki, eğer bütün bunlar tahakkuk ederse, insanoğlu bu ölümlü dünyadan kurtulacak ve hayal ettiği cennetlere ulaşacaktır.Kim bilir, belki de şimdiden yıldızlar arası seyahat acentelikleri kurulmaya başlamıştır. İşte rönesansla bir kısım hülyalara kapılan ve kısa bir zaman sonra da yıkılan bu rüyalarının altında kalan ve ancak şimdi kendine gelmeye çalışan şaşkın beşer, bu defa da bir tahta parçasıyla etrafında dönüp durduğu girdabı, bir feza fevvaresi (1) sayarak ona türkü söylemeye başladı.

Işık hızına ulaşmalar; zamanın tersine işlemesi ve ‘uzay ın derinliklerinde bize saadet ve ölümsüzlük vadeden renkli dünyalar...

Aslında ileride olması beklenen- hatta bilfarz, olması muhakkak da olsa- bu şeylerden ötürü o kadar iyimserlik için ciddi hiçbir sebep de yok gibidir. Zira yeryüzünü keşfe koyulduğumuz günlerde de, etrafı böyle tozpembe görüyorduk. Altın yumurtlayan tavuklar, yağmur gibi yağan kudret helvaları, püryan olmuş bıldırcınlar hikâye ve romanlarımızın mevzuuydu. Ancak bu tatlı rüyalar az zaman sonra esefli birer hayal olup yerlerini kâbuslara terkettiler.

Fezanın va’dettiği mutluluğun da bundan daha uzun ömürlü ve daha kalıcı olacağına dair hiçbir teminat yoktur. Belki muvakkaten, bir kere daha insanlığın coşmasına ve yeni bir iyimserlik halinin doğmasına vesile olacaktır. Fakat, kat’iyyen devam etmeyecektir. 0 da bir önceki parlamalar gibi tedricen sönecek ve yerinde iz bile kalmayacaktır.

Dün binbir heyecanla, ellerinin yaratıcıya yükselmesini, dünya nimetlerinden istifade etmemeleri için bileklerine vurulmuş zincir sayan batılı; kalbiyle münasebetini kestikten sonra, eski hayâli zincire bedel, bin halkalı hakiki bir tasmanın ateşten ağırlığını vicdanında hissetmeye başlamıştır. Ama inancını bütün bütün yitirip şaşkına döndükten sonra...

Günümüzdeki tepiniş ve sıçrayışlar da, hep aynı tatlı hayaller peşinde ve tabii olarak da aynı inkisar ve aynı bunalımların eşiğinde cereyan etmektedir.

Eğer topyekün insanlığın talih ve kaderini alakadar etmeseydi, sırf merak hissini tatmin veya muvakkaten duyguları iptal eden bir müsekkin deyip bu son ‘tabu yu hiç kurcalamayacaktım. Ama insanımızın bir kere daha tecrübeye, bir kere daha aldanmaya tahammülü kalmamıştır. Okyanuslara açılma, kıtalar keşfetme onu mutlu etmedi; aksine ona sefaletler getirdi. öyle de, geleceğin rengarenk dünyalarından da elde edeceği fazla birşey olmayacağı kanaatindeyiz.

Keşke, ona va’dedeceğimiz yeni dünyalara bedel, ruhunu mahbesden kurtarıp, onu vicdani varlığına erdirebilseydik.. Eşya ile arasındaki yabancılığı giderip, kainatla bütünleşmesini temin edebilseydik. Heyhat, biz bunu yapmadık; o ise değişip duran çevre karşısında, sinema seyircisinin perdede cereyan eden hadiselere yabancılığı gibi, hep eşya ve hadiselere karşı yabancı kaçtı. Kendindeki ledünni (2) gücü kullanıp, bir an gibi binbir çiçekle sözleşmesi ve harika maharetiyle irfan petekleri inşa etmesi beklendiği noktada, kendi güdük, çevresi de değerlendirilmeyen katı ve camid malzeme yığını görünümüyle tarihin karşısına çıktı.

Benliğine gömülü ve varlığının özü olan ruhunu, geçmiş deyip üzerine bir mezar ördüğü kültürünü ve bütün duygu dünyasını bir haliçe gibi saran değerlerini göremedi, bilemedi ve tanıyamadı.

Rönesans şarabını içerken de, feza fevvaresine kapılıp yukarılarda dönerken de.

Şimdi insanımıza yeni bir bakış kazandırma ve kendi kendini yenilemesine delalet etme gibi, dev bir mesele ile karşı karşıya bulunuyoruz.

O’na gerçek hakkındaki tercihleri nasıl yaptıracağız? İç âlemiyle dış dünyası arasındaki kopukluğu nasıl gidereceğiz? Geçmişi hazır-zamanla, hazır-zamanı gelecekle uzlaştırıp beklenen terkibi yapabilecek miyiz?

Bunlar mutlaka yapılmalıdır. Çünkü bunda insanımızın kendine ermesi ve geleceğin ümit ve itminanı vardır.

Bu terkible afak, enfüsün emrine girecek, kâinat ruhun kitabı olacak, geçmiş geleceğin meşcereliği (3) haline gelecek ve insan gönlü, bu pozitif ve negatif kanatlarla yükseklere çıkacak ve orada gerçek mutluluk ve ümidin saraylarını kuracaktır.

Geleceğe karşı gözü kapalı kalmak bir körlük, geçmişe karşı alakasızlık ise bir talihsizliktir. Sadece mazinin türküleriyle avunanlar gelecekten nasibsizler olduğu gibi, geçmişin mirasını bütünüyle reddedenler de bir kısım ham-ruhlardır.

Bu iki anlayış da manasız olmakla beraber, kökünü inkâr eden müstağriblerin (4) durumu hepten zararlıdır. Zira evvelkilerin halini, günde iki defa doğruyu gösteren saate benzetecek olursak, ikincilerin durumu, daha ziyade hiçbir zaman doğruyu bilmeyen ayarsız bir saati andırmaktadır. Ve, toplum için bu tipler, daha zararlı ve daha aldatıcıdırlar.

Bizler millet olarak, içinde bulunduğumuz asra, böyle iki kanadı da arızalı olarak girdik. Toplumu temelden sarsan o günkü bunalımlar, bu anrızanın bağrında boy atıp gelişiyordu. Daha sonra ise, içtimai bünye büyük bir kısmı itibariyle eracif yığını haline geldi.

Şimdi onu, kendine has çizgide yeniden var oluşa hazırlayabilmek bir insanlık borcu ve bir vecibedir. Biz de bunu yapacağız. Ama bu ölü bünyeyi nasıl kanatlandırıp uçuracağız, meselenin en mudil tarafı da işte burası. Bir-iki asırlık teşhis ve mualecelerimizde, hep yabancıların rehberliğine tabi olduk. Yine de aynı şeyi düşünüyorsak, şimdiye kadar batı karşısında elli defa nakavt edilen dünyamız, artık batılı elin “buket” tutmayacağına, panzehir sunmayacağına iyiden iyiye inanmış bulunmaktadır.

Asırlardan beri izhar ettiği her canlılık emaresine karşılık batının ense köküne indirdiği balyozlarla, yerinden kımıldayamayacak hale gelen bu dünya, hiyânetine inandığı batı hekimine bir daha müracaat etmeyecektir.

Kaldı ki, batı, kendisi de üstüste bunalımlardan iki büklüm ve bitkin haldedir. Dış görünüşü itibariyle ne kadar görkemli ve zînetli olursa olsun; yıllanmış bir çınar gibi, içten içe çoktan kömürleşmeye başlamıştır. Onu h1A muhteşem ve gürül gürül görenler, hM hakka karşı kuvveti temsil ettiğine şahit olanlar, bu alabildiğine gerilmiş delik deşik olmuş asırlık ağacın içinden habersiz tufeylilerdir.

Bu itibarladır ki, tedavi ve mualecede; tefekkürde müflis, ruhta zelil ve sefil batı, ne derdimizi teşhis, ne de getireceği tedavi ile bizi ölüm döşeğinden kaldıramayacaktır. Kaldı ki o, hep eski alışkanlıkları içinde, içtimai meseleleri, iktisadi ve siyasi platformda ele almış ve birtürlü bunun dışına çıkamamıştır.

İş böyle olunca, dertlerimizi teşhis ve tespit için, kendi geçmişimiz, kendi harsımız ve kendi değerlerimizin meydana getireceği ‘‘gök kubbemiz ‘e sığınmalıyız. Dünyanın her tarafında, fevvareler halinde fışkıran ilim ve irfana ait güzellikleri alıp, bağrımızda eritmeli, hazmetmeli ve süt guddelerinden geçmiş mâyi’ haline getirmeli, sonra insanımıza takdim etmeliyiz.

Aksine, hazmedilmeden ve milli şekle sokulmadan millete aktarılan şeyler, kuşun yavrularına yedirdiği gaseyan gibi olursa, kendimize has seciye ve tabiatı ifsad etmiş oluruz.

Medeniyet ve kültür ne kadar âlemşümul hüviyet kazanırsa kazansın, bağrında yetiştiği milletin ruh haletini gamzedecektir. Bu itibarla da onu hazır bir elbise gibi görmekten daha ziyade, dikilmemiş bir kumaş olarak kabul etmeliyiz. Her milletin kendi kâmetine göre kesip biçeceği ve fakat mutlaka kendi bünyesine uyduracağı bir kumaş..

Geleceğin mimarlarının bu hususu nazar-ı itibara alacakları ümidini beslemekteyiz.

(1) Fevvâre: Fıskiye.

(2) Ledünni: İç âlemdeki gizlilik. Gizliliklere ve ilahi sulara vakıf olma ilmi.

(3) Meşcer: Ağaçlık yer, koni.

(4) Müstağrib: Garb hayranı.

SIZINTI