Sızıntı Arşivi

Eylül 1991 · s. 338 · 6 dakikalık okuma

Yeni Bir Dünyaya Doğru

M. Fethullah Gülen · BAŞYAZI

Cihan tarihinde hiçbir devir, bu asrın son yarısında olduğu kadar tek­nik buluşlarla dolu olmamış, insan­oğlu da bu kadar maddî zenginliği bir arada görmemiş ve bu seviyede teknolojik refaha ermemiştir. Ne var ki, insanın ma'nâlandırılması, ihtiva ettiği cevherler itibariyle yorumlan­ması ve ledünnî değerlerine göre bir yere oturtulması bakımından da hiç­bir çağda, bu dönemde olduğu kadar tereddüde düşülmemiş, zıtlaşmalara gidilmemiş ve belirsizlik içinde kalın­mamıştır.

Bu asra doğru gelinirken, bütün ilim mahfillerine, varlık ve insana ait, o güne kadar kabul edilen bütün de­ğerlerin tasfiyeye tâbi tutulacağı dü­şüncesi hâkimdi. Aklın herşeyi aydınlatacağı, ilmin, varlık ve eşya ile alâkalı topyekün tıkanıklıkları açaca­ğı, fizik, kimya, astrofizik ve biyoloji gibi ilimlerin kâinatı bir baştan bir başa keşfedecekleri ve tabiata ait bü­tün problemleri çözecekleri vehme­diliyordu. Oysaki, aradan bunca yıl geçmiş olmasına rağmen, hayâl edi­len şeylerin tahakkuk etmesi bir ya­na, zan ve tahminlerin aksine çok ciddî gelişmeler oldu. Max Planck'den sonra başlayıp, oldukça hızlı bir tempoyla gelişen "dalga me­kaniği" ve ''çekirdek fiziği", her şeyi maddede arayanların ve eşyayı bu­ğulu bir cam arkasından seyredenle­rin ilim sandıkları bitevî gümânlarını yıktı.. ve görünen âlemin yanında pek çok görünmeyen âlemlerin bu­lunabileceği gerçeğini de ortaya koy­du. Bugün artık, paramparça olan zaman-mekân-madde-enerji fanusu, kulaklarımıza alışageldiğimiz şeyler­den farklı ma'nâlar fısıldıyor.. ve adetâ bizi, yeni anlayış, yeni izah ve yeni yorumlara zorluyor. Yıllardan beri ilim yuvalan üzerindeki hâkimi­yetlerini devam ettiren bizim sair fi'l-menâm "uyur-gezer" entellerimiz, yarım asır önceki bayat şeyleri sayıklayadursunlar, dünya köklü değişme­lerin ağında ve yepyeni yapılanmala­ra gebe. Varolduğu günden bu yana, ölüm anaforları etrafında, hep şüphe ve kuşku soluklayıp duran de­terminizm, bugün iflah etmeyen bir girdap içinde son sözlerini söylüyor.. daha doğarken, anomali olarak do­ğan materyalizm, babasının red ve inkârına uğradıktan sonra, anasının sarıp-sarmalayıp bir kilise bahçesine bırakmasının hissettirdiği nesepsizlik duygusuyla iki büklüm.. zâten komü­nizmin, yalancı semavî kuleleri çok­tan yerle bir oldu ve onun yedeğin­de hayatı yorumlayanlar gidip hezimet gayyalarını boyladı...

Evet, bir yandan böyle târihî ya­lanlar, zamanın tefsiriyle gerçek yorumlarını bulup birer birer tasfiye olurken, diğer yandan da, metafizik ve metapsişik gelişmeler, beş duyu çeperlerini zorlaya zorlaya onda üst üste gedikler meydana getirerek, düşünce hayatında yeni ufuklar açma­ya başladı. Ortaçağda dünyanın belli bir kesimi eşya ve hâdiselere hiç mi hiç iltifat etmediği, iltifat etmek bir yana, ilim-irfan yuvalarının yerine si­hir, kehânet ve falın tedris edildiği hurâfehâneler ikâme ettiği için, daha sonraki çağlarla başa çıkamamış ve devrilip gitmişti.. şu son çağ ise, gökleri ve gökler ötesini bütünüyle defterden sildiği ve yeryüzüne takılıp kaldığı için bu güne kadar hep sü­rüm sürüm süründü.. şimdilerde ise kendi tezatlarının girdabıyla içice ve adetâ bir karadelikler ağında.

Evet, ömrünü, tabiatı tahlil ve yorumlamaya vakfetmiş bu dönemin materyalist ve bön insanı, kendi özüyle, kendi ma'nâsıyla hiç mi hiç ilgilenmediği gibi, Rabb'iyle münasebetlerinde de sığ kaldığı, hatta bütün bütün tabiata, eşyaya ve aklın oyun­larına teslim olduğu için bir bunalım­lar "fasit dâire"si içine girdi. Ne acı­dır ki, ilim ve teknolojinin desteğinde, tabakât-ı beşer çapındaki umûmî çalkantıların, menfaat ve çı­kar uğrunda kıran kırana boğuşmala­rın, vahşîlere rahmet okutturacak şe­kilde kan dökmelerin, kana gir­melerin tabiî görüldüğü bu kanlı dev­rede, bizim zavallı entelijansiyamız körkütük batı hayranı yaşıyordu. Onun batı yamaçlarında böyle bir "maşuk u meçhul" adına türküler söyleyerek yanıp-yakılmasına muka­bil, garbı o ürperten ruhu ile tanımış Bergson, Boutroux, Hamlin ve daha niceleri ilim ve tekniğin her mes'eleyi halledemeyeceğini ilân ediyor, onları sorguluyor, batıyı ırga­lıyor ve modern çağın bütün tabula­rına karşı yığınları uyarmaya çalışıyorlardı ki; biz de böyle bir uyanışın ve hele kendini bütün kesimlerde hissettirecek şekildeki bir uyanışın ömrü "25" sene ya var ya da yok.

Evet, geç de olsa, nihayet bizde de, bugüne kadar sımsıkı bağlı bu­lunduğumuz o acayip tecrübî düşün­ceden "deneysellik" o putlaştırılan pozitivizmden, o tuhaf akliyecilikten "rasyonalizm"; aşka ve kalbî haya­ta; tabiata bağlılıktan da rûhânîliğe ve uhrevîliğe doğru hızlı bir yöneliş hissedilmeye başladı. Bu yönelişin hedefine ulaşması ise, Allah'a, ahirete ve fizik ötesine inananların, ma­teryalistlere ve tabiatçılara galebe çalmalarıyla gerçekleşecektir.. ve bu galebe aynı zamanda; yılların mağduru, mahkûmu mü'minlerin ma'kûs kaderlerini de değiştirecek en büyük zaferlerden biri olacaktır.

Çeyrek asırdan beri bizim nesli­miz, her yerde bu zafer esintileri al­tında tabiatperestliğin; dolayısıyla da ilmî maddeciliğin iflas ve hezimetini müşahede ede ede, bunca zamandır ruhun, ruhâniyâtın, metafiziğin, psi­kolojinin yerine ikâme edilmek iste­nen o azgın akılcılık, o her şey olma iddiasındaki ilimcilik, kendi sahala­rındaki yeni tesbit ve yeni tecrübele­rin ağına alınarak iddiaları sınırlandı­rıldı ve ağızlarına da fermuar vuruldu.

Ne var ki, çağlar boyu, belli bir dünya tarafından hep hüsnü kabul görmüş ve adetâ bir ilâh gibi alkış­lanmış bu şımarık ilimcilik, bu aptal­ca akılcılık, "nefs-i emmare"den kurtulmuş ruhlarda, âsâb, hassasiyet ve damar gibi mekanizmalar, nefsin firavunluğuna vekâlet ettikleri gibi, bunlar da teknik ve teknolojinin ke­faleti altında daha bir süre mevhum rubûbiyetlerini devam ettireceğe benzerler. Ama bu, kat'iyyen uzun sürmeyecektir; zira, bugün artık yüz elli yaşına ulaşmış batı kültürü ve batı medeniyetinin, kendi kendine verdiği ma'nâ bütünüyle değişmeye yüz tutmuştur. 19. asrın yarısından itibaren başlayıp, düşe-kalka bugünlere kadar gelip ulaşan ve bir kısım müstağriblerce hakikat ölçüsü sayılan nesnelerin çoğu şimdilerde, itibarlarını yitirmiş, gözden düşmüş ve yerlerini birer birer başka değerlere bırakmaya başlamışlardır.

Günümüzde sadece İslâm dünyasındaki düşünürler değil; batının cins kafaları da Allah'a ve dine yöneliyor ve bu yönelişi de insan olmanın ve salim düşünmenin gereği sayıyorlar. Bugün şairlerin ve ruhçu filozofların yanında, tabiat âlimleri, hatta materyalistler ve bir kısım eski marksistler bile, sürekli fizik ötesi arayışlarıyla yeni bir bakış zaviyesi peşindeler.

Keşke Kur'ân arayan bu gönüllere, Kur'ân'la gelen mesajı, O'nun kendi solukları seviyesinde sunabilseydik.! Herhalde bu mesaj onlarda bir sayha ve ses şoku te'siri icra edecekti. Ses bu kadar cılız, temsil bu kadar zayıf, samimiyet bu kadar yıkık-dökük, "düşman bu kadar kavî, tâli'de bu kadar zebûn" olduğu halde, dünden bugüne Philip Hitti, Jean-Paul Raux, George Bernard, Fyodor Dostoyevski, G.M. Rodwel, Edward Montel, Descartes, Voltaire, John Davenport,- Lamark, Paskal, Dr. Gustave Le Bon, V. Hugo, Cariyle, E. Renan gibi yüzlerce ilim, düşünce ve san'at adamı O'nun haşyet tüten mehâbetli iklimi karşısında iki büklüm olup yerlere kadar eğildiler. Bunca devâsâ kametin, Kur'ân ve Sâhib-i Kur'ân hakkındaki o muhteşem itiraftan, o gürül gürül kabul gören solukları, yarım asır önceki batı temerrüdünü esas alıp ve onların arkasında aptalca saf bağlayıp duran bizim entelijansiyamız için ne müthiş bir şamardır!

Kur'ân'ın, herbiri bir hüccet has talebelerinin düşünce ve beyanları mahfuz, dünyanın değişik yerlerinde neş'et eden bu en seçkin dimağların, bu en âteşînî zekâların, Allah'a ve imâna yönelişleri, mukavemetsiz, zayıf, beden varlığı mülhidlerin, sıkıştıklarında "el-amân Allah'ım!" diye bağırıp-çağırmaları şeklindeki ümitsizlik, çaresizlik ve dehşet psikolojisine de hamledilmemelidir, evvelâ, modern batı, bugün sahip bulunduğu imkânları itibariyle çaresizler dünyası sayılamayacağı gibi, bu dünyada yeniden dine dönen aydınları da şaşkınlar ve şoke olmuş insanlar listesine almamız mümkün değildir.

Çağımızda dinî duygu ve dinî düşüncenin yeniden ön plâna çıkması, ne şundan ne de bundan; o, insanın kendi kendini yeniden idrak etmesinden, Allah'a olan ihtiyacından ve Allah'sız edemeyeceği hakikatından; yani vicdanın sesinin duyulmasından, varlığın perde arkası sırlarının dışarıya sızmasından, Allah rahmetinin gönüllerimizde bir kere daha perdesiz, hâilsiz hissedilmesinden kaynaklanmaktadır.

Aslında gerçek bir ilim adamı ve gerçek bir mütefekkirin inançsız olması ve hele Allah'ı kabul etmemesi anlaşılır gibi değildir. Bir kere, "Zât-ı Ulûhiyyef'i inkâr etmek için varlığın perde önü, perde arkası her haline ıttıla' şarttır. Hiç kimse böyle küllî bir bilgiye sahip bulunduğunu iddia edemeyeceğine göre inkâra, câhilce ve aceleden verilmiş bir karar nazarıyla bakılabilir. Bu itibarladır ki, Allah'a inanmak değil, O'nu kabul etmemek insanın boyunu aşan bir mevzudur.

Bizdeki birbuçuk asırlık müstağriplerin, o anlaşılmaz tuhaflıklarından vazgeçerek bu gerçeği anlamalarını ne kadar arzu ederdim...

SIZINTI