Şubat 2003 · s. 9 · 9 dakikalık okuma
Yahya Kemal, Mehmet Akif ve Tevfik Fikret'in Eserlerinde Ezan
Fatih Bağcıoğlu · Yrd. Doç. Dr. · İnceleme
Bin yıldan beri günde beş defa semalarımızda dalgalanan ezan, modern Türk edebiyatında pek çok şair ve yazarımıza ilham kaynağı olmuş, ezanı konu edinen birçok şiir ve yazı kaleme alınmıştır. Fakat bunlar içinde bize göre en güzel olanı, Yahya Kemal Bayatlı'nın; "Ezan-ı Muhammedi" şiiri ile "Ezansız Semtler" adlı makalesidir.
Yahya Kemal, "Ezan-ı Muhammedi"(1) adlı şiirine
Emr-i bülendsin ey ezan-ı Muhammedi
Kafi değil sadana cihan-ı Muhammedi
beytiyle başlar. O, bu mısralarda ezanı; yüce, yüksek bir emir, Allah'ın buyruğu olarak görür. Ezan aynı zamanda, "emir" kelimesinin ikinci anlamıyla yüce bir hadise, çok büyük bir vakıadır. Çünkü ezan, Müslümanları sadece namaza davet eden, çağıran bir ses değildir. Ezan, namaza çağrıyla birlikte, Allah'ın büyüklüğünü, yüceliğini, azametini ilan eder; Allah'ın varlığını, birliğini, Hz. Muhammed'in O'nun resulü olduğunu duyurur. İnsanları ebedi kurtuluşa çağırır. Sabah ezanı ise, diğer ezanlardan farklı olarak; namazın, Allah'a kulluğun, uykudan hayırlı olduğu ikazını yapar. Ve sonunda tekrar bütün insanlığa ve kainata, Allah'ın en büyük olduğunu, büyüklerin büyüğü olduğunu ve hayatta ondan başka tapacak, ibadet edilecek, kulluk yapılacak hiçbir şey bulunmadığını hatırlatır. Beş vakit farklı makamlarla ve güzel bir sesle okunan ezan, insana tabiat ve varlığın gelip geçici, fani yüzünü gösterir, hayattaki gerçek yerini düşündürür. Sonu gelmez, boş hırslar peşinde koşmanın manasızlığını tefekkür ettirir. Ezan aynı zamanda, Müslümanların o ülkede hür olarak yaşadıklarının bir sembolü olarak görülmüştür. İşte bu yüzdendir ki, İstiklal Marşı şairimiz Mehmet Akif Ersoy da, İstiklal Marşı'mızda ezana bu açıdan bakmış, onu hürriyetimizin, istiklalimizin sembolü olarak görmüş ve hak, hürriyet, istiklal, vatan, yurt sevgisi gibi mukaddes kavramlarla birlikte, mabed ve ezanı da saymış, onu da bağımsız ve hür yaşamanın olmazsa olmaz şartlarından biri olarak görmüştür:
Ruhumun senden İlahi şudur ancak emeli:
Değmesin mabedimin göğsüne na-mahrem eli;
Bu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli,
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.
Yahya Kemal, işte böyle derin manalar ifade eden, çağrıştıran ezan sesine, İslam dünyasının kafi gelmediğini, İslam aleminin bu sadaya dar geldiğini düşünmüştür. Ona göre, ecel I. Selim (Yavuz Sultan Selim)'i genç yaşta almayıp, bütün dünyayı Muhammedi Şan (ezan sesi) fethetmeliydi.
Sultan Selim-i Evvel'i rametmeyüp ecel
Fethetmeliydi alemi şan-ı Muhammedi
Yahya Kemal'in gözünde Yavuz Sultan Selim bir cihan hükümdarıydı. Eğer ömrü yetseydi o, bütün dünyayı fethedecek, İslamı bütün dünyaya yayacak, Muhammedi Şanı (ezanı) dünyanın her yerinde okutturacak bir kahramandı. Şiirlerinde kişileri yüceltmeyen, sadece Türk milletinin kolektif dehasını ve bu dehanın meydana getirdiği medeniyetin ebedi değerlerini öven Yahya Kemal'in (2), Yavuz Sultan Selim'i bir istisna olarak görmesi, onun için bir şiir değil, birçok şiir yazması, onu "Türklük'ün timsali" olarak görmesi (3), Selimname'yi kaleme alması işte bu yüzdendir.
Yahya Kemal'in şiirinde yüzbinlerce minareden yükselen ezan sesleri, gökyüzünü nura garkeder. Bu arada Muhammedi ruh kanat çırpar. Bambaşka manevi bir alem oluşur:
Gök nura garkolur nice yüzbin minareden
Şehbal açınca ruh-ı revan-ı Muhammedi
Mehmet Akif'in "Ezanlar" (4) adlı şiirinde de benzer bir tabloyla karşılaşırız. Orada da bu İlahi ses, bütün cihanı sarsar. Ezan sesi gökyüzüne yayılınca her taraf nura garkolur. Ve gece karanlığında sadece canan görülür, her yer Allah'ın varlığıyla dolup taşar. Allahu Ekber haykırışı Mevla'ya yükselince, varlığın o karanlık sinesi Sina'daki tecelli makamına döner. Allah bütün azametiyle ve hakimiyetiyle hissedilir. Mesafeler her an onu anan sözlerle çınlar. Ezanlar, tesbihler, zikirler hep o hakimiyete duyulan saygının ifadesidir.
Ne lahuti sada "Allahu Ekber!" sarsıyor canı...
Bu bir gülbank-ı Hakk'tır, çok mudur inletse ekvanı?
Bu lahuti sada çıktıkça çuşa-cuş olup yerden,
İner esrar-ı kudret kibriya tavrıyla göklerden,
Bütün aheng-i hilkat yad ederken Hakk'ı ezberden,
Vicahi feyz alır artık o nuru'n-nur-ı ezherden:
Hüveyda şimdi canandır seherden, şam-ı esmerden!
......
Döner, "Allahu Ekber" cuşu yükseldikçe Mevla'ya,
O muzlim sine-i hilkat tecellizar-ı Sina'ya!
Senin, dem geçmiyor, yadınla leb-riz olmadan eb'ad!
Ne müdhiş saltanat ya Rab, nasıl asude istibdad!
O istibdada hürmettir ezanlar, subhalar, evrad..
Fakat Yahya Kemal, duygularını Mehmet Akif'e göre daha yoğun ve sanatkarane bir üslupla ifade etmiştir (5). Ayrıca Akif, "Ezanlar" başlıklı şiirini maalesef diğer şiirlerine göre daha ağır bir dille yazmış olduğundan, bu şiirin geniş kitleler üzerindeki tesiri Yahya Kemal'in "Ezan-ı Muhammedi" şiiri gibi kuvvetli olmamıştır.
Hayatının bir döneminde imanını kaybeden Servet-i Fünun şairi Tevfik Fikret bile, ezanı anlatan bir şiir yazmıştır. "Sabah Ezanında" (6) adını taşıyan bu şiirde Fikret, Allahü Ekber sesleri semayı sararken bütün tabiatı ulvi bir sessizlik içinde, Allah'a ibadet ediyor görür:
Allahü Ekber... Allahü Ekber...
Bir samt-ı ulvi: Güya tabiat
Hamuş hamuş eyler ibadet.
Gizli ve görünen, aydınlık ve karanlık bütün alemler sanki inleyen bir sükut içinde devamlı bir şekilde Yaradan'ı zikretmektedir:
Allahü Ekber... Allahü Ekber...
Bir samt-ı nalan: Güya avalim.
Pinhan u peyda, nevvar u muzlim;
Etmekte zikr-i Hallak'ı daim.
Tabiatın kalbi adeta ulvi bir sükut içinde, alemlerin ruhu inleyen bir sessizlik içinde daima Allah'ı anmakta, derin bir ürpertiyle Yaradan'a kulluk etmektedir:
Allahü Ekber... Allahü Ekber...
Bir samt-ı ulvi: Kalb-i tabiat,
Bir samt-ı nalan; Ruh-ı avalim,
Etmekte zikr-i Hallak'ı daim,
Etmekte ra'şan ra'şan ibadet.
Fikret'in yukarıdaki şiirinde dikkat çekici olan şey, ibadet edenin insan değil tabiat olmasıdır. Rübab-ı Şikeste şairi, "insana has vasıfları tabiata izafe ederek, onu beşeri bir varlık gibi duygulu kılmıştır." (7)
Yahya Kemal'in şiirinde ise ezan sesi arşa yükselip akseyleyince bütün ruhlar büyük Allah'ı görürler:
Ervah cümleten görür Allahu Ekber'i
Akseyleyince arşa lisan-ı Muhammedi
Yahya Kemal, bu şiirinde Tevfik Fikret gibi tabiatı değil, insanı ön plana çıkarır. Şiire baştan sona yaşayanlar ve ölenlerle birlikte insan hakimdir. Ölüsü ve dirisiyle bütün insanlar, "ezan-ı Muhammedi", "şan-ı Muhammedi", "ruh-ı revan-ı Muhammedi", "lisan-ı Muhammedi" ve "beyan-ı Muhammedi" karşısında mest ve sermesttir. Şair ezan-ı Muhammedi'nin güzelliği, tesiri, ulvi havası içinde bu duygularını dile getirdiği şiirini, çok sevdiği annesinin Üsküp'teki kabrine güzel bir armağan olarak sunar:
Üsküp'te kabr-i madere olsun bu nev-gazel
Bir tuhfe-i bedi ü beyan-ı Muhammedi
Yahya Kemal'in "Ezan-ı Muhammedi" başlıklı bu güzel şiirini, annesinin ruhuna hediye etmesi tesadüfi değildir. Ezan-ı Muhammedi şairi, hatıralarında kendisinin "hem dini, hem de milli terbiyesi üzerinde şiddetle müessir olan" kişinin annesi olduğunu ısrarla belirtir:
"Lakin benim hem dini hem de milli terbiyem üzerinde daha şiddetle müessir olan, annemdir. Annem çok Müslüman bir kadındı. Muhammediye okur, bana Kur'an öğretirdi. Annem, Yazıcızade'yi sabah namazlarını kıldıktan sonra okurdu. Beyaz başörtüsü ile, elindeki kitaba imanla eğilişini hala görür gibiyim" (8).
Böyle bir annenin çocuğu olan Yahya Kemal'in ezana karşı bakışı da milletinin inançlarına uygun olmuştur. O, ezan-ı Muhammedi'nin çocukluğunda ve daha sonraki yıllarda üzerindeki tesirini yine hatıralarında şöyle anlatır:
"O yaşlarımda ben, Üsküp minarelerinden yükselen ezan seslerini duyarak, içim bu seslerle dolarak yetişiyordum. Minarelerde ezan başladığı zaman, evimizde ruhani bir sessizlik olurdu. Galiba Üsküp'ün sokaklarında da böyle bir rüzgar dolaşır, bütün şehri bir mabed sükunu kaplardı. Yalnız ezan sesleri duyulurdu. Annemin dudakları ism-i Celal'le kımıldardı. Bin üç yüz sene evvel, Hazret-i Muhammed'in Bilal-i Habeşi'den dinlediği ezan, asırlarca sonra bizim semamızda hem dini, hem milli bir musiki olmuştu. O anda semamızın mağfiret aleminden gelen ledünni bir sesle dolduğunu hissederdim.
Bu sesler beni bütün ömrümce bırakmış değildir. Müslüman çocuklarının dini terbiyesinde ezan seslerinin büyük tesirine inanırım... Ben Paris'te iken bile, hiç münasebeti olmadığı halde, kulaklarıma Üsküp'teki ezan seslerinin bir hatıra gibi aksedip beni bir nostalji içinde bıraktığını hissettiğim anlar olmuştur" (9).
Yahya Kemal ezanla ilgili görüş ve düşüncelerini, Tevhid-i Efkar gazetesinde yayımladığı ve daha sonra Aziz İstanbul adlı eserinde kitaplaşan, "Ezansız Semtler" başlıklı makalesinde de ayrıntılı bir şekilde ortaya koyar. O, Türk çocuklarının milli ve dini terbiyesinde "ezan ve Kur'an seslerinin tılsımlı tesirine" inanır (10).
"Kendi kendime diyorum ki: Şişli, Kadıköy, Moda gibi semtlerde doğan, büyüyen, oynayan Türk çocukları milliyetlerinden tam bir derece nasib alabiliyorlar mı? O semtler ki minareler görülmez, ezanlar işitilmez, Ramazan ve kandil günleri hissedilemez. Çocuklar Müslümanlığın çocukluk rüyasını nasıl görürler?
İşte bu rüya, çocukluk dediğimiz bu Müslüman rüyasıdır ki bizi henüz bir millet halinde tutuyor. Bugünkü Türk babaları havası ve toprağı Müslümanlık rüyası ile dolu semtlerde doğdular, doğarken kulaklarına ezan okundu, evlerinin odalarında namaza durmuş ihtiyar nineler gördüler, mübarek günlerin akşamları bir minderin köşesinden okunan Kur'an'ın sesini işittiler, bir raf üzerinde duran Kitabullah'ı indirdiler, küçücük elleriyle açtılar, gülyağı gibi bir ruh olan sarı sahifelerini kokladılar. İlk ders olarak besmeleyi öğrendiler; kandil günlerinin kandilleri yanarken, ramazanların, bayramların topları atılırken sevindiler. Bayram namazlarına babalarının yanında gittiler, camiler içinde şafak sökerken Tekbir'i dinlediler, dinin böyle bir merhalesinden geçtiler, hayata girdiler. Türk oldular.
Bugünün çocukları büyük bir ekseriyetle yine Müslüman semtlerde doğuyorlar, büyüyorlar, eskisi kadar derin bir tahassüs ile değilse bile yine Müslümanlığı hissediyorlar. Fakat fazla medenileşen üst tabakanın çocukları, ezansız yeni semtlerde alafranga terbiye ile yetişirken Türk çocuklarının en güzel rüyasını göremiyorlar. Bu çocukların sütü çok temiz, hilkatleri çok metin olmalı ki ileride alafranga hayat Türklüğü büsbütün sardıktan sonra milliyetlerine bağlı kalabilsinler, yoksa ne muhit, ne yeni yaşayış, ne semt, hiçbir şey bu yavrulara Türklüğü hissettiremez"(11).
Yahya Kemal, daha sonra atalarımızın İstanbul'da Türk ve Müslüman olmayanların yani Avrupalıların oturduğu semtleri nasıl millileştirdiğini derin bir nostalji içinde şöyle anlatır:
"Ah büyük cedlerimiz! Onlar da Galata, Beyoğlu gibi frenk semtlerine yerleşirlerdi, fakat yerleştikleri mahallede Müslümanlığın nuru belirir, beş vakitte ezan işitilir, asmalı minare, gölgeli mescid peyda olur; sokak köşesinde bir türbenin kandili uyanır; hasılı o toprağın o köşesi imana gelirdi...
Cedlerimiz, frenk mahallelerinin toprağına böyle nüfuz ederlerdi." (12)
Yahya Kemal'in yukarıdaki şiiri, hatıraları ve makalelerinden açıkça anlaşılmakta, görülmektedir ki, ezan sadece Müslümanları namaza davet eden bir ses, bir çağrı değildir.
Ona ve Türk milletine göre ezan:
1. Dini ve milli bir musikimizdir.
2. İnsanların milli ve dini terbiyesinde, kendilerini Müslüman olarak hissetmelerinde önemli bir tesiri haizdir.
3. Ezan sesi, insana dünyanın faniliğini, her şeyin gelip geçiciliğini ihtar eden, onu boş ve adi hırslardan arındıran ilahi bir ikazdır.
4. Ezanın insan üzerinde, onu bu fani alemden alıp, ledünni bir aleme götüren manevi bir etkisi vardır.
5. Ezan sesleri insana, Yaradan'ın affediciliğini hatırlatır.
6. Ezanın insana en büyük olanın Allah olduğunu hatırlatan, insanı kibir, gurur ve enaniyetten uzaklaştıran önemli bir rolü söz konusudur.
7. Ezan, bizim toplumumuzda tarih boyunca insanımız tarafından kendi değerlerine, kültürüne uygun bir ortamda yaşadığının bir ifadesi, bir delili olarak görünmüş, ona; "Ben kendi memleketimdeyim, kendi değerlerime saygı gösterilen bir ortamda yaşıyorum." duygusunu vermiştir.
8. Ezan, insanımız tarafından yüzyıllarca, manevi bir inşirahın, ferahlamanın, huzurun kapılarını aralayan ilahi bir çağrı olarak algılanmıştır.
9. Yeni nesillerin milli ve dini terbiyesinde ezan seslerinin psikolojik büyük bir tesiri vardır. Yeni yetişen nesiller, müslümanlığın çocukluk rüyasını onunla görürler. İşte bu rüya, çocukluk dediğimiz bu müslüman rüyasıdır ki, bizi bir millet halinde tutar. Bizi biz yapar, bizi Türk yapar. Dağılmaktan, parçalanmaktan, milli bütünlüğümüzü kaybetmekten kurtarır.
Türkiye'de, Türk toplumu ve Türk kültürü üzerinde böylesine derin tesirleri olan ilahi bir çağrının önemini, bugün bile anlayamayan, kavrayamayan bazı aydınların olması, yüzyıllardır devam eden Batılılaşma macerası içinde, onların içinde yaşadıkları toplumun kültürüne ve değerlerine ne kadar yabancı kaldıklarının hüzün verici bir göstergesidir.
Kaynaklar
1. Yahya Kemal Beyatlı, Eski Şiirin Rüzgarıyla, 2. Baskı, İstanbul, 1974, ss. 43-44.
2. Bu konuda geniş bilgi için bk. Ömer Faruk Akün, "Osmanlı Tarihi Karşısında Yahya Kemal'in Şiiri", Ölümünün Yirmibeşinci Yılında Yahya Kemal Beyatlı, Ankara, 1983, ss. 63-80. Rıza Bağcı, "Yahya Kemal'in Şiirlerinde Türk Tarih ve Medeniyeti", Bizim Edebiyatımız, İzmir, 1997, ss. 135-142
3. Yahya Kemal Beyatlı, İleri, Nr. 1453, 8 Kanunisani 1338/1922.
4. Mehmet Akif Ersoy, Safahat Orijinal Metin-Sadeleştirilmiş Metin- Notlar, C.1 (Hazırlayanlar: Ömer Faruk Huyugüzel, Rıza Bağcı, Fazıl Gökçek), İstanbul, 1994, ss. 200-205
5. Zeynep Kerman, "Üç Ezan Şiiri", Yeni Türk Edebiyatı İncelemeleri, Ankara, 1998, s. 170.
6. Tevfik Fikret, Rübab-ı Şikeste ve Diğer Eserleri, (Tertip ve telif eden Fahri Uzun) İstanbul, 1973, s. 358
7. Kerman, "Üç Ezan Şiiri", Yeni Türk Edebiyatı İncelemeleri, s.169
8. Nihat Sami Banarlı, Nihat Sami Banarlı'nın Kaleminden Yahya Kemal, Bir Dağdan Bir Dağa, İstanbul, 1984, s.17.
9. y.a.g.e. ss. 17-18.
10. y.a.g.e.s. 18.
11. Yahya Kemal Beyatlı, "Ezansız Semtler", Aziz İstanbul, 3. Baskı, İstanbul, 1974. ss. 121-122.
12. y.a.g.e.s.122.